201. Sayı Kitap Seçkisi

İMPARATORLUĞA MEYDAN OKURKEN – İKBAL AHMET – ZOOM KİTAP

“Öncelikle, terörizmin bir kişinin davranışını etkilemek, cezaya çarptırmak ya da intikam almak amacıyla yasadışı şiddet kullanımı şeklinde tanımlanması gerektiğini düşünüyorum. Eğer terörü bu şekilde tanımlarsak, keşfedeceğimiz ilk şey, küresel olarak hem hükümetler hem de özel gruplar tarafından çok geniş bir ölçekte hayata geçirildiğidir. Özel gruplar çeşitli kategorilere ayrılırlar. Politik terörizm, pek çok kategoriden yalnızca biridir. Terör hakkında konuştuğumuzda politik çeşitlilik hakkında konuşuyoruzdur. Politik çeşitlilikten söz ettiğimizdeyse sormamız gereken ilk soru kaynaklarının ne olduğudur. Terörist kimdir? Teröre ilişkin resmi tutum, nedenleri soruşturan her türden yaklaşımı askıya aldığı için sakatlanmıştır. Terörizmi yaratanın ne olduğunu nadiren sorarız. Dışişleri Bakanı George Shultz’a göre terörizmin nedeni yoktur. Yalnızca kötü bir suçtur. Resmi tanımlamalar, hatta terörün akademik tanımlamaları bile, yasadışı şiddeti dışlar: İşkence, köylerin yakılması, bütün bir halkın imhası, soykırım terörün tanımının dışında tutulur.”

İkbal Ahmed, 20. Yy'ın en etkili aktivist entellektüellerinden biri olarak kabul edilir. Hindistan ve Pakistan’ın ayrılmasından sonra Pakistan’a göç etmiş, eğitim için gittiği Amerika’da bir kolejde siyaset bilimi hocalığı yapmıştır. Kitap ise Davıd Barsamıan’ın İkbal Ahmed ile yaptığı uzun soluklu söyleşilerden oluşuyor. Kitap, Ahmed’in kişisel anlatısından, emperyalizme, Cezayir bağımsızlık savaşına, Filistin sorununa, Bosna ve Kosova katliamlarına, Ahmed’in Ortadoğu’ya dair geniş perspektifli değerlendirmelerine kadar birçok konuyu içeriyor. İlgi çekici bir şekilde dönemin etkili entellektüelleri Frantz Fanon, Malcom X, Edward Said ve Noam Chomsky ile olan ilişkilerini; bunun yanında Gandhi ve Yaser Arafat gibi siyasilerle olan etkileşimlerinide kitap bağlamında okumak mümkün. Kitabın önsözünü yazan Edward Said, İkbal Ahmed’ten ‘politik meselerlerdeki akıl hocam’ olarak bahsetmektedir.

 

HAPİSHANE ÇAĞI- IŞIK ERGÜDEN – SEL YAYINLARI

“Kapatma, hukuksal açıdan anlamsız ve işlevsizken; iktisadi açıdan -sistem için- aşırı külfetliyken; felsefi açıdan -insan varlığı için- saçmayken; bunca devasa bir kütlesellikte varlığını sürdürüyorsa, ütopik lafların ve tasarıların ardında başka bir gerçeğe denk düştüğü içindir: Sistem açısından ne işlenen suç ve verilen ceza önemlidir, ne de kapatılan kişinin rehabilitasyonu. Önem taşıyan tek şey, sistemin kendi varlığını sürdürebilmesi için birilerini dışlayabilir ve imha edilebilir olduğunu göstermek ve böylelikle tehditkâr olabilmek, dahası elbette fiilen dışlamak ve imha etmektir. Hapishane, toplumun tehdide dönüşmüş imgesidir. Foucault’nun deyişiyle, iki söylem yayar. Bir yandan, işte, toplum budur. Her gün okulda, fabrikada size yapılan yaptığım sürece beni eleştiremezsiniz, ben masumum; toplumsal bir uzlaşmanın ifadesinden başka bir şey değilim, derken, diğer yandan ikinci söylem de şudur: Hapishanede olmadığınızın en iyi kanıtı, diğer kurumlardan ayrı, özel bir kurum olan hapishanenin, sadece yasaya karşı suç işleyenlere yönelik olmasıdır.”

Yazara göre, Kapitalizm süreğen bir şimdiki zaman duygusu uyandırır, bugün var olan her şey hep varmış, ezeli ve ebediymiş gibi gelir. İnsan, içine doğulan zamanın olguları adeta varlığa içkinmiş, varlığı vazgeçilmezmiş gibi güdülenir. Kitaba göre bu ezeliyeti ve ebediyeti öğretilmiş(!) olgulardan biride hapishane olarak adlandırılan mekândır. Tarihi yaklaşık olarak üç yüzyıl kadar geriye gidebilecek olan bu mekânın doğuşu kapitalizmin ilk nüveleriyle paraleldir denebilir. Hukuk’un suça karşı oluşturduğu bir ceza biçimidir genel algıya göre. Peki, özü itibariyle hapishane neye tekabül eder? Işık Ergüden, kendi hapishane tecrübelerinden de mülhem bu konuyu derinlemesine analiz ederek, dikkate değer bir çalışma ortaya koyuyor. Kitabın amacı olarak da hapishanesizlik talebini her türlü mücadelenin başına koymaktır diyor. Her türlü fiziksel şiddet bir yana bırakılsa bile, kapatılmanın kendisi bizatihi çok büyük bir şiddettir. Israrla güdülenmiş bu insanlık dışı mekânın varlığı tartışılmaya açılmalı ve hapishanesiz bir yaşam talep edilmelidir yazara göre.

HEİDEGGER’İN KULÜBESİ- ADAM SHARR- DERGAH YAYINLARI

“Heidegger’in kulübe yaşamına dair retoriği onu varoluş ile sert bir ilişki içine yerleştirir. O, yapıyı ve çevresini mevcudiyete dair aktif soruların bir parçası olarak ortaya döker. Onun için bu yapı kendi sakinlerini ve etrafını güçlü bir şekilde düşünmeye dair işaretlerin izini sürerek çevreler. Kulübe, içindeki araç-gereç ve (kulübenin) ufak bölümleri, insanın ikamet etmesine olanak sağlayan boş kaplara dönüşür. Heidegger kulübenin temel konforunun; kendisini alışılmadık bir titizlikle, dağın havası ile ormandaki hayvanların ve bitkilerin doğasıyla -ki bunların algılanan hareketleri ile varoluşun sınırlarını belirlemek isterdi- temas ettirdiğini hissetmişti. Heidegger felsefi otoriteyi, bu şeylerde ve doğada olanlarda bulduğu düzene dayandırmıştı. Onun için Todtnauberg, inzivaya çekildiği anlarda dünyayı ölçüyordu. En derine geri çekilişte nerdeyse manastır yaşamına özgü bir mevcudiyet rutini aracılığıyla kulübeye ve onun dağlarına cevap verdi; yaşamın kutsal bir anlamı olduğuna ve bu rutin içinde yaşamın şekillendiğine ilişkin inancını doğrulayarak.”

Alman filozof Heidegger, oturma ve yer üzerine yaptığı çalışmaları ile 20. Yy’ın birçok aydınını etkilemiştir. Bu çalışmalar sadece felsefecilerin değil mimarlarında yakından ilgisini çekmiştir. Heidegger, kırsal da kendisi için bir kulübe inşa ettirmiş, yılın belli zamanlarını burada geçirmiştir. Bir dağın yamacında, yerleşim alanından fark edilir bir uzaklıkta bulunan kulübe filozof için önemli bir yere sahiptir. Kulübenin yanında yamaca paralel yerleşmiş çeşmeden, kulübe çevresinden bulunan patika yollara; rüzgârın esişiyle beraber kulübenin ve doğanın ilgi çekici sesleri filozofun varlıkla ilgili yakın temasını arttırmıştır. Adam Sharr, bu denli yoğun teorik anlatının oluştuğu mekânı kendi deyişiyle bir mimar olarak anlatmaya ve analiz etmeye çalışır. Yazar, Kulübenin detaylı fotoğrafları, çizimleri ve maketiyle nitelikli bir metin ortaya koyar.

TÜRK’E TAPMAK- ONUR ATALAY-İLETİŞİM YAYINLARI

“Lenin’in ölümünden sonra, Rus Ortodoks geleneklerindeki mevkilerin seküler karşılıklarını işgal etmeye başlar. Özellikle de üç mevkiin: aziz, peygamber ve şehit. Tıpkı bir aziz gibi vücudu bozulmadan kalacaktır ama bu bozulmama hali azizlerde olduğu gibi emr-i ilahi ile değil bilimin yol göstericiliğiyle sağlanmaktadır. Tıpkı bir peygamber gibi kutsal mesajı taşımıştır, ama bu Tanrı’nın mesajını halka iletmek şeklinde değil, Marksizmin mesajını işçi ve köylülere iletmek şeklinde vaki olmuştur. Ve sağlığını hiç düşünmeden devrim yolunda kendini feda ederek de, örnek bir ‘devrim şehidi’ mertebesine çıkmıştır. Aziz, peygamber ve şehit olarak Lenin imajı, ölümünü müteakip hem halk arasında hem de bu imajın gücünü fark eden devlet katında varlığını uzun süre muhafaza eder. Halk arasında onun aslında ölmediği, uyuduğu inancı yayılmakta ve devlet de bu tarz inançların basında çıkmasına göz yumarak mitolojinin gelişimine destek olmaktadır. Fabrikalarda ve devlet dairelerinde ‘Lenin köşeleri’ biçiminde mabetler oluşturulur. Hatta evlerin içerisinde, eskiden dini temsillerin bulunduğu yerler, ‘Lenin Köşeleri’ne dönüşmeye başlar.”

Cumhuriyetin ilanının paralelinde, laiklik kabul edilmiş ve peşi sıra kamusal alan Cumhuriyet kadroları tarafından seküler bir zeminde inşa edilmeye çalışılmıştır. İktidar alanı dinin içeriğinden bağımsızlaştırılıp yeni bir form oluşturulmaya çalışılmıştır. Bu, yazarın iddiasına göre ‘din’siz bir form olmayıp bilakis ‘seküler bir din’in inşasıdır. Yazara göre, üç yeni kutsal etrafında bu inşa sürdürülmüştür: medeniyet, bilim ve milliyetçilik. Bunların kutsallığı farklı veçheleriyle tekrar tekrar üretilmiştir. Medeniyet, bilim ve milliyetçilik sonunda şef kavramlarının kutsallık halesiyle çevrilip, Cumhuriyet’in ‘yeni insan’ının özü mayalanmıştır. Yazar dönemin kaynaklarını ciddi bir biçimde tasnif ederek, genç cumhuriyetin ‘manevi’ temellerini yeniden değerlendirmeye çalışıp geleneksel dinin evreninden Kemalist kavramlara doğru yaşanan kutsallık naklinin farklı yönlerini ortaya koyuyor.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir