Kitap Seçkisi

Hazırlayan: Haluk Polat

İNTİHAR EYLEMLERİ, TALAL ASAD, ESKİ YENİ YAYINLARI

 “Teröristlerin işledikleri korkunç şeylerin, bazen ahlâki olarak meşru olduğunu bir mazeret olarak öne sürmek istemiyorum. Ben yalnızca, modern devletlerin daha kolay bir şekilde ve şimdiye kadar olanlardan da çok büyük bir ölçekte hayatı tahrip ve kesintiye uğratabilmeye muktedir oldukları ve teröristlerin asla bu kapasiteye ulaşamayacakları gerçeğinden etkilendim. Kitabın amacı terörizm, savaş ve intihar eylemi için ahlâki tepkileri önceden hazırlanmış olan kendinden emin kamusal söylemden uzak durabilmesi maksadıyla okuyucunun kafasını yeteri şekilde karıştırmaktır. Devletler kendi tepkilerini savaş terimini kullanmaktan ziyade güvenlik tedbirleri ya da polis eylemleri olarak betimliyorlardı. Liberaller için kınanacak bir şey olsa da Marksistlerin ve milliyetçilerin şiddeti, ilerleme ve seküler tarihe uygun olarak anlaşılabilir bir şeydir. Öte yandan İslami grupların şiddeti, çoğu kimse için, tarihsel bir anlatıya -bilinen anlamda tarihe- yerleştirilmediği için kesinlikle anlaşılamaz bir şeydir.”

Sivillere karşı terörist eylemler gerçekleştiren militanlar ‘son çare’ ile karşı karşıya kalmadığı için buna mecbur olmadıklarını söyleyen teorisyenlere karşı Asad, ‘bu kural neden devletlere uygulanmaz, savaşın son çare olmasını istemek savaşı imkânsız kılmaz mı?’ diye sorar. Asad’a göre İntihar eylemi çok karmaşıktır, hem kendini hem de başkalarını öldürmeyi sağlar. Savaşçının ölerek başkalarını öldürmesinin sebebinin izi, onun sistematik olarak maruz kaldığı mahrum edilme ve küçük düşürülme duygusuna ya da derin kişisel mutsuzluğa kadar sürülebilir. Onun için, karşı konulmaz ve acımasız düşmanla karşı karşıya kalındığında umutsuzluk ve öfkenin bir ifadesi olarak yegâne mümkün tepki, toplu yok etmedir. Ölüm isteği, başarısızlığın serbest bıraktığı enerjilerin taşkınlığından kaynaklanmaktadır: artık ne siyasi bir model, ne de bir ütopya, ne ümit ne de çözüm gibi bir şey olduğunda, mümkün temsiller engellendiğinde, kişi kendisini havaya uçurur!

 

 

 

OKSİDENTALİZM -DOĞULU BİR GEZGİNİN GÖZLEMLERİ-, MİRZA ABU TALEP HAN, IQ KÜLTÜR SANAT YAYINCILIK

Avrupalılarda gördüğüm en güzel şeylerden birisi de sakinlikleri, saygıları ve alçak sesle konuşmalarıydı. Örneğin birisi konuşurken diğerleri ona bütün dikkatlerini veriyordu. Herkes sırasına göre ses tonunu yükseltmeden konuşuyordu. Bir akşam yemek davetinde ev sahibesiyle koyu bir sohbete daldığımız esnada içeriye ellerinde porselen tabaklarla giren hizmetçi, ayağı halıya takılarak elindekilerin hepsini yere düşürmüştü. Bütün tabaklar bin parçaya ayrılmıştı. Ama ev sahibesi duruma kısa bir göz attıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi benimle aynı soğukkanlılıkla konuşmaya devam etmişti. Sonuçta onları tanımaktan çok mutlu olmuştum. Hâlbuki gemi limana yanaştığında güvertedeki tecrübeli arkadaşlarım onlar hakkında çok kötü şeyler anlatmış ve bende kötü bir önyargı uyandırmışlardı. Ben de bu yüzden korkarak ve çekinerek karaya ayak basmıştım. Ama onları görür görmez ön yargılarım silinip gitmişti.”

17. yüzyıldan itibaren Batılılar Doğu’ya çok sayıda yolculuk yapmış ve bundan sonra da adeta Doğu’yu bir laboratuvar gibi inceleme alanı olarak görmüşlerdi. Kitap, Batı’nın oryantalizm olarak adlandırılan Doğu’ya karşı keyfî ve taraflı bir tür kültürel emperyalizmine bir tepki niteliği taşıyan oksidentalizmin ilk metinlerinden olma iddiasında. İngilizler adına Hindistan’da vergi tahsildarı olarak uzun yıllar çalışan İran asıllı Hintli yazar, kitabını, Avrupalılarda yerleşmiş olan Asyalı kadınların Batılı kadınlardan daha az özgür oldukları düşüncesini çürütmek için yazdığını iddia ediyor. Yazarın Dublin, Londra, Paris, İstanbul ve Bağdat gibi büyük şehirlerde geçirdiği altı yıl içerisindeki tecrübelerine dayanarak aktardığı öznel izlenimlerine göre, İrlandalı, İngiliz, Türk, Fransız, Kürt ve Araplar hakkında ve şehirler hakkında birçok çıkarsamada bulunurken, bu tespitlerin oksidentalist bir yaklaşım mı taşıdığı yoksa oryantalist bir yaklaşım mı taşıdığı tartışılır cinsten.

POPÜLİZM: BÜYÜK HINÇ, ERİC FASSİN, HERETİK YAYINLARI

Okuyacağınız bu kitap, her şeyden önce, dünyanın hemen hemen tamamına hâkim olan neoliberal mantığa karşı çıkmaktan son derece uzak olan sağ popülizmin günümüzdeki başat yaklaşımlardan biri olduğunu kabul etmek ve hatırlamamakla birlikte, ‘solun’ benzeri bir popülist strateji uygulamasına karşı çıkmaktadır. Öte yandan, aynı şekilde aynı halkın bir kıyıdan (yani bir popülizmden) diğerine savrulacağına inanmanın yanlış olduğunu, taraf değiştirecekleri umuduyla aşırı sağın seçmenleriyle flört etmenin faydasız olacağını göstermeye çalışıyorum. Zira iki tarafın duyduğu nefret aynı değildir: Birinin öfkesi yalnızca elitlereyken, diğerinin kini yabancılara ve azınlıklara yöneliktir, hatta elitleri de bilhassa ‘gerçek halk’ karşısında yabancılar ve azınlıkların tarafını tutmakla suçlarlar.”

Fransız sosyolog Eric Fassin’e göre son dönemlerde Fransa ve Türkiye benzer süreçlerden geçmektedir zira sıkıyönetim sıradan hukukun bir parçası haline gelmiş; yürütme, her geçen gün kanun yapma yetkisini yasamanın elinden alıyor; polis artık yalnızca yoksul banliyölerde bulunan ‘göçmen’ dediğimiz ‘gençleri’ değil, aynı zamanda eylem ya da toplumsal hareketlere katılan sol ya da aşırı sol destekçileri baskılar durumdadır. Buna rağmen Fransa’nın artık bir demokrasi olmadığını ve bir diktatörlük olduğunu da söyleyemeyiz lakin günümüzün eğreti demokrasileri geçmişteki darbelerden de farklıdır. Neoliberalizmin otoriter rejimlere her geçen gün daha fazla eşlik etmesiyle yasal/demokratik darbeler tanklarla değil bankalarla yapılır olmuştur. Yaşadığımız şey militarizm ve sermaye himayesinde demokrasiden çıkıştır. Fassin’e göre popülizm kavramını kavramdan ziyade bir silah olarak görmek gerekir. Popülizm ne bir ideoloji, ne bir program ne de bir rejimdir. O, müphemlik ve muğlâklıklar içerisinde ancak somut olarak karşılaşıldığında görülebilecek bir şeydir.

ŞİDDETİN ARKEOLOJİSİ -İLKEL TOPLUMLARDA SAVAŞ-, PİERRE CLASTRES, NORA KİTAP

16. yüzyılın tarihçilerine göre inançsız, yasasız, kralsız insanlar. Sebebi de belliydi: doğal durumlarında kalmış bu insanlar, toplumsal duruma henüz erişememişlerdi. Yabanilerin dünyası Avrupa düşüncesi için kelimenin tam anlamıyla akıl almaz bir şeydi. İlkel toplumun varlığı hep, Batılı toplumun varlığına göre tamamen farklı bir yer, yokluğun -gözlemcilerin sosyo-kültürel evrenini oluşturan her şeyin namevcudiyetinin- tuhaf ve akıl almaz mekânı olarak kavranmıştır. Bu hiyerarşisiz dünyada kimse kimseden emir almaz; toplum zenginlik sahibi olmaya kayıtsızdır; şefler yönetmez; kültürlerin ahlâki sistemleri yoktur, çünkü günah kavramı bulunmaz; sınıfsız, devletsiz vb. toplumlardır bunlar. Özetlersek, eski gezginlerin ve çağdaş bilginlerin durmadan bağırdıkları fakat söylemeyi beceremedikleri şey ilkel toplumun özünde bölünmemiş olduğudur.”

Fransız antropolog ve etnolog Pierre Clastres, ilkel toplumlar hakkındaki önemli çalışmalarının bir ürünü olan kitabında şiddetin/savaşın ilkel toplumun genlerine işlenmiş bir zaruret olduğunu hatta ilkel toplumun varlığının kaynağı olduğunu savunuyor. Clastres, kitabında sadece ilkel toplumların politik-toplumsal tarihini aydınlatmıyor, günümüz devlet, toplum, politika kavramlarına aydınlatıcı fikirler veriyor. Clastres’a göre ilkel toplum her şeyden önce, başkalarıyla özdeşleşmeyi; onu kendisi yapan öz varlığını ve farkını, kendisini özerk bir Biz olarak düşünme kapasitesini kaybetmek istemez. Genelleşmiş mübadelenin ve herkesin birbiriyle dost olmasının yol açacağı özdeşleşme ortamında her topluluk bireyselliğini kaybedecektir. Herkesin birbiriyle mübadele yapması ilkel toplumun sonu olacaktır. Muhtelif sayıdaki Biz’in tek bir üst-Biz’de birleşmesi her özerk topluluğa ait farkların ortadan kalkması, Biz ve Öteki ayrımının yürürlükten kalkması, yani bizzat ilkel toplumun yok olması anlamına gelecektir. Burada ilkel psikoloji değil, sosyolojik mantık söz konusudur.