Ali Emre İle “Acar Süvari Tutuk Arbalet” Üzerine

Acar süvari; kısaca şiir, şiirimiz. Tutuk arbalet ise anlatma formu; o formlardan biri olan hikâye. Kitap, bütünlüklü yahut parçalı bir hikâyeyi içeren, işleyen şiirlere eğiliyor. Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz. Bu iki tür ( şiir ve hikaye) arasına bir sınır çizmek ise pek kolay değil. Elbette ikisini birbirinden ayıran ve bu yüzden ayrı bir tür olarak adlandırılmayı hak eden vasıfları, kendine has anlatım biçimleri var. Ancak iç içe geçtikleri, birbirinin imkanlarını sonuna kadar kullandıkları da çokça rastlanan bir durum. Ali Emre ile ‘Acar Süvari Tutuk Arbalet’i, ‘hikayeli şiirleri’ konuştuk. Hikayenin peşini kovalamaya bir kez olsun azmedince de başka hikayelerle, isimlerle, konularla karşılaştık…

Evdeki hesapların çarşıya uymadığı bir dönemdeyiz. Aylardır küresel bir salgının etkilerini sağaltmaya, yaygın ifadeyle “normalleşme”ye çalışıyoruz; fakat tünelin ucunu görmekte de zorlanıyoruz. Bu dönemi nasıl okuyorsunuz, karantina günleriniz nasıl geçti?

Her vakıa, her dönem; bizim için, imtihanın bir parçası. Salgın, ayrı bir zorluk yumağıyla geliyor elbette. Hastalanan, zorlu bir tedavi süreci geçiren hatta hayatını kaybeden insanlar oldu, oluyor. Ateş, düştüğü yeri daha fazla yakıyor elbette. Birçok aile, yakınlarını içine sinecek şekilde gömmeye bile fırsat ve imkân bulamadı. Bunları duydukça, gördükçe, öğrendikçe üzüldük; üzülüyoruz. Diğer taraftan bu süreçte ekonomik zorluklar çeken, dahası işinden gücünden olan insanlarla da karşılaştık. Krizi fırsata çeviren haysiyetsiz işletmeler olsa da kimi aileler gerçekten çok zor durumda kaldı. Ülke de dünya da bir anda geriledi, sendeledi, yoksullaştı. Çaresizlik ve korku, bir anda kitleleşti. Bunu gidermeye, azaltmaya çalışan insanlar, öbekler, çevreler iyiliğe dair umudumuzu pekiştirdi elbette. Devletin yanı sıra birçok kardeşimiz bu zorlukların aşılması için kolları sıvadı. Biz de gücümüz yettiğince bu çalışmaların içinde yer almaya gayret ettik. İnşallah bu tür sıkıntılar azalır, acılarımız daha fazla çoğalmaz, salgın bir an önce sonlanır.

Ben hastalığım, hastalıklarım nedeniyle risk grubundayım. Kalbimde neredeyse bir düzine stent var. Eşim, çocuklarım benden daha çok endişelendiler bir ara. Haftalarca sokağa doğru dürüst çıkarmadılar beni. Benim bir yere kadar aradığım, istediğim, özlemini çektiğim şeydi evde kalmak. Merdümgirizliğe meyleden bir tarafımın olduğu da söylenebilir zaten. Önceleri işime yaradı doğrusu. Okumak için daha fazla zamanım oldu. Yarım kalan birçok yazıya, dosyaya el atabildim. Baybars romanının yazımını ilerlettim. Şöyle bitireyim cevabı: Buna benzer güzellikleri, faydaları olsa da iletişimi ciddi anlamda sınırlayan; insanı insandan, sosyal hayattan, tabiattan epeyce koparan bu tür durumları yüceltmemek lazım. Biz müslümanız ve dinimiz, hayatın içinde duran, o vasatta gelişen, tebliğ ve mücadele eden bir din. Hira uzletine benzetenler oluyor fakat Hz. Muhammed (s) de peygamber olduktan sonra o mağarayabir daha gitmedi. İnşallah bu tür sıkıntılı süreçlerle, böyle salgınlarla bir daha karşılaşmayız.

“Acar süvariler”in, dilini çözmeye çalıştıkları “tutuk arbaletler”den söz ediyorsunuz son inceleme kitabınızda.Bazıları, kitaba isim koymanın içeriği oluşturmaktan daha zor olduğunu söyler.İsmin hikâyesini sorsam, süvari ve arbalet neye, nereye denk düşüyor?

Kitaplara isim bulma, isim koyma konusunda ben de çok iyi değilimdir aslında. Bazı kitaplarımın ismini dostlarım vermiştir hatta. Şimdilerde, bu konuda biraz daha istekli ve dikkatliyim.

Bu ismin, son yıllarda tarihe, savaşa, mücadeleye duyduğum yoğun ilgiden neşet ettiği söylenebilir. Son şiir kitabımda, Çeyizime Bir Kefen’de de böyle destansı bir eğilim, böyle epik bir damar öne çıkmıştı zira.

Acar süvari; kısaca şiir, şiirimiz. Tutuk arbalet ise anlatma formu; o formlardan biri olan hikâye. Kitap, bütünlüklü yahut parçalı bir hikâyeyi içeren, işleyen şiirlere eğiliyor. Giriş yazısında bu hususa değinmeye çalıştım. Hünerleri bitmeyen, farklı yataklardan akarak gelen yahut geniş bir alana sürülmüş cevval bir süvari gibi sağa sola koşturmaya doymayan bir şiirimiz var bizim. Fakat, en azından son asırda,çok genel ve bulanık anlatılara boyun eğmiş sanki. Gerekçesini ve çerçevesini kaybetmiş parça güzelliklere, minimize edilmiş içdökümlerine boğulup gitmiş. Bünyesini genişletecek, dilini çözecek ve yaralarını sağaltacak enstrümanlarla ilişkisi bulanıklaşmış. O araçlardan, imkânlardan biri olan hikâye ile nasıl bir ilişki kurması gerektiğini de çok az örnekle gösterebiliyor artık. Ya ses verecek esaslı bir hikâye bulmakta zorlanıyor ya da bulduğu hikâyeyi anlatmakta, etkili bir biçime dökmekte aciz kalıyor. Ya hemencecik destan ve efsane döneminin sert, aşınmış, çekim gücünü yitirmiş kalıplarına gidiyor aklı ya da başı sonu belirsiz sayıklamalara, kesitler cümbüşüne. Süvari yoruluyor elbette, arbalet köreliyor. Ben on şair, on şiir, on hikâye seçtim.Ara sıra dereyi tepeyi de dolaşarak onları incelemeye ve aynı zamanda şiirimizin son bir asrına çeşitli fiskeler eşliğinde göz atmaya çalıştım.

Şiir ile hikâye birlikteliğinin / etkileşiminin kadim zamanlara uzanan bir geçmişi var. Şiiri, hikâyesi olan ve olmayan diye ikiye ayırabilir miyiz? Bu etkileşim, birbirine yaklaşıp uzaklaştığında, metnin ufkunda ne tür dalgalanmalar oluyor?

Bu; çok sert bir ayrım olur. Biri diğerini etkileyip beslese de şiir ile hikâye son çözümlemede birbirine mahkûm ve mecbur değil.Şiir yahut nazım, bugün edebiyat dediğimizolguyu tek başına karşılıyor ve icra ediyordu eskiden. Şiir eşittir edebiyat demekti âdeta. Ta buradan, bu bütünlükten gelen bir bağ, bir ilişki var aralarında. Türler, formlar sonradan çıktı, çeşitlendi, müstakilleşti.

Klasik dönemdeki o devasa birikimde,bugün “olay anlatımına dayalı metinler” diye öğretilen ve aslında çeşitli hikâyeler içeren türler olduğunu biliyoruz. Batı edebiyatıyla çeşitli temaslar sonucu yenilenen birçok şiir anlayışı ve akımında da şiirin hikâyeler anlatmaya, hikâyeleştirerek aktarmaya uzak durmadığı, metinlerle izleyebileceğimiz bir gerçeklik. Hem şiirin hem de hikâyenin imkânlarından yararlanıldığı için, bir hikâyesi olan şiirler daha etkili ve akılda kalıcı görülmüş zira. Fakat zamanla iş değişmiş. Mesafe artmış. “Manzum hikâye” başlığı altına süpürülmüş bunlar. Küçümsenmiş hatta, şiirin taşrasına itilmiş. Bu bakış, bugün de baskın. Şiiri besleyen damarlardan biri kopmuş oluyor böylece. Şiir sadece kadim dönemde değil şu ahir dönemde de hikâyeler anlatabilir oysa.

Mehmed Âkif’in Safahat’ındaki şiirlerden bahsederken, ‘’Onların üzerinde yükseldiği temel sütun ahlak ve adalettir. Fakat şiirdeki bu çizgi hem kendi zamanında hem de sonraki yıllarda yeterli sayıda temsilci bulamamış, ne yazık ki kısa bir süre içinde sönümlenmiştir.” diyorsunuz. Âkif’in izini “sanat boyutunda” takip edenlerin azlığı hâlâ söz konusu mu?

Çok az evet. 15 Temmuz direnişinde Âkif’in sözü, kürsüye tekrar çıkar gibi olmuştu açıkçası. Ben de epeyce sevinmiş, umutlanmıştım. Fakat o hengâme içinde bir de baktık ki kürsüye gene başkaları çökmüş ya da tünemiş. O çizgiyi takip eden, önemseyen edip sayısı bir elin parmak sayısı kadar bile değil hâlâ.

Nâzım Hikmet’in “Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı”nı etraflıca elealıyorsunuz. Adı etrafındaki tartışmaların hiç eksik olmadığı birini konu edinen Nâzım’ın, Şeyh Bedrettin’e olan ilgisi ve bu ilginin odağındaki Şeyh’in anlaşılıp anlaşılmaması konusunda neler söylenebilir?

Kimi yönlerden “Şeyh uçmaz, mürid uçurur.” sözüne, gerçeğine iyi bir örnek Şeyh Bedreddin. Toplumsal hayata ve adalete yönelik birkaç cümlesi bayrak yapılmış. Hırsı ve kızgınlığıyla bütünleşen bazı yorumları çığırından çıkarılmış. Yeniden diriliş ve ahiret hayatıyla ilgili kimi çıkarımları, biyografisinin ve onca eserinin üstünü örtmüş. Efsanesi, adını daha büyük ve trajik bir hikâyenin içine sürükleyen talihsiz bir adam.

Şahsen, din ve tasavvuf konularındaki birçok görüşüne katılmam mümkün değil. Çoğu, yanlışlık hatta sapkınlık içeren, batınîliğin kirli çuvalında birikip çoğalan yaklaşımlar bunlar. Ancak son çözümlemede, adeta “fahri bir önder” olarak üstüne kalan hareketin akıbetinden kaçamayan bir sima olduğu söylenebilir. Efsanesi, insan ve toplum hayatı konusundaki tasavvurunu, muradını aşan; dahası, adamlarının yaptıklarının ceremesini çekmek zorunda kalan bir figür sanki. Yavaş yavaş içine itildiği çukurdan çıkamamış bir türlü.

Dikkatli bakıldığında “kamulaştırmayı” değil, “özel mülkiyet”i savunuyor aslında. Paşalara, bey ve ağalara “timar” ve “zeamet” olarak verilen arazilerin, çarçur edilen toprağın köylülere dağıtılmasını, mülkiyetin el değiştirmesini savunuyor. Nâzım Hikmet, şiirinde üzerinde durmuyor ama bu çıkışlarda Fetret Devri’nin, Timur’un yol açtığı sosyal ve ekonomik tahribatın, birçok bölgeyi aynı anda mağdur eden kargaşanın, açlık ve yokluk içinde dönenen kitlelerin haklı taleplerinin de etkisi var. İsyanın asıl koordinatörleri olan Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal’in, onun görüşlerini çığırından çıkardıkları, abarttıkları, allayıp pulladıkları ve kendisine de olağanüstülük, kutsallık atfettikleri anlaşılıyor. Şeyh, işin renginin değiştiğini anlayınca korkuyor aslında. Kastamonu’ya o yüzden sığınıyor. Fakat orada yüz bulamayınca adeta gizli ve kirli eller tarafından özellikle itiliyor Deliorman’a. Halkın teveccühü de başını döndürüyor muhtemelen. Şehzadelerin çekişmelerini, Rum soylularının ve idarecilerinin karanlık planlarını da hesaba katmak gerekiyor bu gelişmeleri değerlendirirken. “Yârin yanağından gayrı her şeyin ortak olması”na dayanan görüşler de daha çok adamları tarafından dillendiriliyor. Bir tür, “zoraki kahraman” Şeyh Bedreddin; hikâyesi ve akıbeti, bir şal gibi üzerine atılarak yerine başkaları konuşturulan, çok istekli görünmediği bir tarihi durağa sıkıştırılan bir adam.

Bazı yönlerine katılmasak da Nâzım’ın bu konudaki arayışı, cesareti ve başarısı da takdiri hak ediyor elbette. Kendi düşünsel ve sanatsal çıkmazlarını, çatışmalarını bu destansı biyografi üzerinden tartışmaya ve aşmaya çalışıyor nitekim. Başarısı ise, yaptığı işten daha büyük, çığır açıcı. Fazlaca çarpıtarak, zorlayarak da olsa köylü komünizmine, komünizmin geçmişine kendi tarihinden bir kahraman sıkıştırıyor resmen. Onun bu çabası, yıllar içinde, ciddi bir külliyatın oluşmasına yol açmış.

İkinci Yenicilerden bahis açıldığında, çoğunun; ağırlıklı olarak sıkıntılı, hastalıklı, yalnız, bungun yahut uçarı tipler üzerinde durduklarını, Akçaburgazlı Yekta’nın hikâyesini takip ederken okuyoruz. Bu şairler topluluğunu, birbirine benzer hikâyeler peşinde koşturan saik nedir?

Mizaç değil. Yaşanan acılar, sıkıntılar değil. İnsanî özlemler, beklentiler değil. Etkilendikleri, üstat belledikleri edipler değil. Ayrıntılara inildiğinde aralarında tonla fark da var aslında. Benzerlik yahut yakınlık; ülkeye dayatılan edebî tahayyülle ilgili daha çok. Batı’ya bakışla ilgili. Bir paratoner gibi hep o “yanılganinsan”ı buldular bu adamlar. Yeni teknikler denediler, evet. Klişelerden kaçındılar. Farklı bir şiirin peşinde koştular. Başarılı oldukları da söylenebilir. Ancak henüz Türkiye’de görülmeyen, gündemleşmeyen ya da kitleleşmeyen kötülük türlerini, sapmaları, pislikleri de boylu boyunca şiirimize boca ettiler. Dinî değerler ve kanaatkâr yaşayış biçimleri budanmıştı. Bu bağlamda hepsi de “ölü yıkayıcısı” dediler mesela; bir gassal, bir hoca, bir imam ya da müezzin yoktur şiirlerinde. Dünya savaşlarının getirdiği çökkünlük ve bunalım, her türlü ahlakî düşkünlüğe kapı aralamıştı. Seküler hayat biçimi her vesileyle dayatılmaya ve yaygınlaştırılmaya çalışılmıştı. Batı’dan yapılan çevirilerden gelen bilgi ve yorumlar, parça pinçik edilerek edebiyatın içine savrulmuştu. İçi zaten boşaltılmış olan gelenekle bağlar büsbütün koparılmış, boşlukta sallanan tipler arz-ı endam etmeye başlamıştı bu dönemde. Maddecilik ve hazcılık, derece derece aydınların çoğunu kuşatmaktaydı. Daha önce gelen cinsellik, erotizm anlatıları da birden büyük bir yekûna ulaştı bu arada. Bu yöneliş, bu saplantı; edebiyatta içerik açısından büyük bir bataklık oluşturdu. Son derece süfli yaklaşım ve anlatımların yanı sıra “kent patolojisi”ni, modern çıkmazları aşmada bir çare olarak gördü bu şairler üstelik.

Kitapta da belirttim. İyiler de, düzgün yaşamaya ve temiz kalmaya çalışanlar da vardı bu kentlerde. Onlar da itilip kakılıyorlardı. Bazen eşik mekânlarda yaşıyorlardı. Fakat onları gören, anlayan, anlatan pek yoktu. Cinsellik, yenilmişlik, umutsuzluk, alkolizm, intihar eğilimi ve kirlenmişlik sürekli öne çıkarıldı. Bunları anlatmaya yönelmek, bir saplantı hâline geldi neredeyse. Şiirdeki kamera hareketliydi fakat belli yerlere, kişilere, enstantanelere saplanmaktan kaçınmıyordu. Batılı algı ve akımların etkisinden kurtulamayan, gerçekçiliği ve nesnelliği bile sürekli kötü, çirkin, olumsuz ve huzursuz olana yoğunlaşarak anlatan bir eğilim söz konusuydu bu yıllarda. Kötülüğün, karanlığın, kirlenmenin, umutsuzluğun ve çürümenin her yere, herkese bir şekilde bulaştığı kabulüyle yola çıktı II. Yeniciler. Kendileri de ona dalmakta, abanmakta beis görmediler. Hatta onun bir parçası ya da gönüllü anlatıcısı oldular. Şiir eski zincirlerin çoğundan kurtuldu fakat boynunu sıkan fularlardan, omzuna düşen sıra dışı atkılardan, parmaklarını sıkan süslü eldivenlerden yine asıl gerçeği göremez, gösteremez hâle geldi.
İkinci Yeni şairlerinden, gerek dünya görüşü gerekse muhteva bakımından ayrılan ve hâlâ aramızda yaşayan bir isim; Sezai Karakoç. Gerek duruşuyla gerekse sanatçı ve mütefekkir kimliğiyle çağımıza yaşarken damga vurduğunu söylemek, sanırım mübalağa olmayacaktır. Karakoç, Doğu’nun kaçıncı oğludur? Masal şiirinde geçen ve duruşu ideal bir örnek olarak sunulan yedinci oğlu, ‘Diriliş eri’ olarak görebilir miyiz?

Bence göremeyiz. Olumlu birçok nitelik taşısa da Masal şiiri, Karakoç şiirini ve Diriliş düşüncesini yeterince temsil eden bir şiir değildir. Parça doğrular, kısmî güzellikler vardır sadece. Görürüz dersek Sezai Bey’e de haksızlık etmiş oluruz. Daha ilerisidir o, daha fazlasıdır, daha donanımlısıdır. Sonuçta bir yenilgi, çaresizlik hatta intihar vardır çünkü Masal’da.

Sadece yedinci oğulda değil; ikinci ve beşinci oğulda da ondan bazı izler, parça özellikler görmek mümkün. Fakat Karakoç burada kalmamıştır. Hem şiirini hem de düşünce dünyasını derinleştirip boyutlandırmaya, bütüncül bir ideal ve perspektif inşa etmeye çalışmıştır. Tartışmaya ve hatta eleştiriye açık bazı noktalar da taşıyan bu devasa birikimin, zamanla bir doyuma ve olgunluğa ulaştığı da söylenebilir. Sezai Bey, bence, geldiğimiz nokta itibariyle “Doğu’da bir baba vardı” mısraındaki o “baba”dır. O baba gibi okkalı, görkemli bir adamdır. O baba gibi yalnız ve mahzun bir adamdır. O baba gibi zaman zaman evlatları tarafından terk edilen bir adamdır. O baba gibi bütün güzel ve sahici yönlerine rağmen çekim gücünü büyük ölçüde yitirmiş, evlatlarını ve göçleri engelleyememiş, çözülüş ve yitişlere ket vuramamış bir adamdır. Yazık ki onun II. Yeni’yi de gölgede bırakarak açtığı yol da fazlasıyla mahzundur. Ham ve patika olarak kalmıştır.

Şiirin, en azından insani hizayı gözetmesinden bahsediyorsunuz. Zihnim, hemen bir dizeye uzanıyor: ‘Benim adım insanların hizasına yazılmıştır.’ Bu hizadan ne anlamalıyız, dahası bu dikkatin sınırlarını koruması nasıl mümkün olacak?

Temelde gerçektir, gerçekliktir insanî hiza. Kanıyla ve canıyla, derdiyle ve sevinciyle, marazları ve erdemleriyle somut insandır. İnsanlık hâlleridir. Edebiyatın, şiirin; salt eğlencelik tarafıyla yetinmek bana göre değil. Biteviye sevgilinin gözlerine övgüler düzmeye, haritalarda ceylan kovalamaya, avangartlık adı altında yapılan bitimsiz şaklabanlıklara, hissiz ve sorumsuz davranmayı matah bir şeymiş gibi sunmaya daima mesafeliyim. Yeni arayışlara, farklı söyleyişlere, tadında bırakılan deneyselliklere kapalı yahut düşman değilim elbette. Fakat ciğeri beş para etmez adamların, her şeye yukarıdan bakarak, leş gibi mevzuları ısıtıp ısıtıp önümüze koymalarına öteden beri tepkiliyim. Şiir, gerçek hayatın hiçbir birimine ve öznesine değmeyen bu çer çöp yığınına mahkûm değil. İnsanları şaşkın şaşkın kirli vadilerde dolaştırıp duran aylaklara mecbur değil. Dünyadan haberi olmayan, ekmeğin fiyatını bilmemekle övünen soytarılara hiçbir borcumuz yok. Değer atfetmemiz gereken şair; varoluş ve yaşayışını bir değerler dizgesi eşliğinde anlamlandırmaya çalışan, bir mücadele veren, maddi ve manevi olarak çırpınıp duran insanlarla göz hizasını, temasını korumakta da istekli, duyarlı olmalı.

Günümüz insanı ve dolayısıyla şairi, gerçeklikle karşılaşırken yalnız değil ne yazık ki. Temiz bir kalbe, berrak bir zihne sahip değil. Dünya ile arasında eskisine göre daha uzun, daha büyük bir mesafe var. Şiirin etrafı çeşitli gürültülerle, cinliklerle, perdelerle dolmuş durumda. Gerçeklikle, dünyayla çeşitli araçların, odakların ürettiği imajların süzgecinden geçerek ilişki kuruyor. Aynı sıkıntı bu imajların tasallutu altındaki dil için de söz konusu. Şair, şiire kalabalık, gürültücü ve kirli bir kadro ile, örtüler yahut perdeler yumağı ile, tadı tuzu kalmamış bir dil ile başlamak zorunda kalıyor bu yüzden. Rutin ilişkilerle, mekanik yaşantılarla malul bu atmosferde yeni bir duyguya, etkili bir edebî görüşe kaynaklık edecek yalın, sarsıcı bir kişisel deneyimin yaşanma şansı da kalmıyor neredeyse. İşte bunu aşmaya çalışan, yaptığı işi basit bir oyun ve eğlence olarak görmeyen, bazen dünyayı yutacak kadar büyüyen o esaslı gözyaşına yakın duran insanlar lazım bize. Bu konuda, halk içinde halkla beraber yürüyen Mehmed Âkif’in tutumu ve duruşu örnektir benim için.

Kitabı okuduktan sonra, yaklaşık yirmi sene evvel bir derginin sizinle yaptığı başka bir söyleşiye tekrar göz attım. Diyorsunuz ki: “Aramızda kimi görme, işitme, anlama özürlüler olabilir. Ama ben her şeye rağmen, bu mahallenin sokaklarının birbirleriyle daha fazla tanışıp bilişmelerini, birbirlerini daha fazla izleyip sevmelerini, ürettiklerine sahip çıkmalarını istiyorum.’’ Tanıdığım ve takip ettiğim kadarıyla yine aynı yerdesiniz. Peki mahallemiz hâlâ yerinde duruyorsa, mahalle içi etkileşim ne durumda?

Çok şey değişti elbette. Her şeyden önce o mahalle büyüdü, hacım ve cesâmet kazandı, iyi kötü iktidara yürüdü. Mahalle, ülke oldu büyük ölçüde. Ve iktidar ister istemez yozlaştırır, çürütür, birbirine düşürür. Siyasette de böyle bu, sanatta da. Üzülüyoruz fakat gerçek böyle. Yine de çok güzel, çok değerli insanlar ve öbekler var. Çok güzel işler de yapılıyor. Dünya ölçeğinde hem de. İyilikte dünya birincisi olmak, uzaya beş yüz tane uzay mekiği göndermekten daha değerli mesela benim için. İyi, nitelikli, donanımlı, ahlaklı, gayretli, cesur, adanmış insanlar her zaman azdır. Peygamberlerin yaşadığı dönemlerde dahi böyledir bu. Matematiğe gidersek, yüzde bir yeter. Ahlak ve adalete vurgun, cesaret ve vakar sahibi bir insan; zor zamanlarda yüz kişiyi etkiler, yüz kişiyi çekip çevirir, yüz kişiye istikamet tayin eder. O kadar var mıyız? Yokuz henüz. Fakat yüz kişide bir kişiye nasip olan, yüz kişide bir kişiye alımlı gelen o zorlu yolun delileriyiz biz. İleride akıllılarımız, güzellerimiz, güzidelerimiz de gelecek. Enseyi hiç karartmıyoruz o yüzden. Ye’se düşmenin haram olduğunu biliyoruz. Bütün eksiklerine rağmen dünyanın en güzel mahallesidir bizim kıyama durduğumuz, elimizi alnımıza siper edip yeryüzünü süzdüğümüz yer.

Kaleminizin bereketine tanıklık ediyoruz. Son yıllarda peş peşe tarihi romanlar(Nureddin Zengi, Selahaddin Eyyubi) kaleme aldınız, gördüğüm kadarıyla muhatabında da yankısını buldu. Devamı da çiçeği burnunda “Baybars” ile geldi. Nasıl bir biyografi ile karşı karşıyayız Baybars’ta?

Baybars, Nureddin ile başlayıp Selahaddin’le devam eden üçlemenin son kitabı olacak. Müslüman Şark’ın peş peşe tarih sahnesine çıkardığı üç önemli lider, üç büyük Ortadoğu kaplanı…Zorlu ve çekişmelerle dolu bir biyografisi olan, Eyyubilerden hemen sonra karşımıza çıkan ve bugün Filistin’deki bazı direniş gruplarının bile adını hürmetle andıkları Baybars, Haçlıların son kalıntılarını ortadan kaldıran adam. Dahası, o dönemde Frenkler gibi başka bir küresel istilaya girişen, büyük zulüm ve zorbalıklarla ilerleyen Moğolları ilk kez durduran, yenen komutan. Yine çok sıkıntılı bir dönemde müslümanların göğsünü genişleten, umudunu artıran bir önder. Kendi içinde çatışmaları, çelişkileri de var elbette. Özellikle de sultan oluncaya kadar, zaaf ile erdem, hayatında bir arada. Başından beri kabına sığmayan biri. Aynı zamanda o zamanın etkilerine, eğilimlerine de fazlasıyla açık. Çok cesur, pervasız. İnişli çıkışlı, fazlasıyla ilginç ayrıntılar içeren bir hikâyesi var. En yakın arkadaşlarının bile kanını döküyor yeri gelince. Nureddin ve Selahaddin gibi bilge biri değil, tarih sahnesine çıkarken. Fakat hayatında büyük acılar, büyük dönüşümler, büyük başarılar var. Sultan olduktan sonra yerini, kabını, şahsiyetini buluyor. Ciddi bir değişim geçirdiği söylenebilir. Yaşayışı, insana ve devlete bakışı, İslâm davasını kavrayışı kısmen dönüşüme uğruyor. Kudüs’e büyük hizmetleri oluyor meselâ. Bugünkü Mısır’ın ve Suriye’nin birçok şehrinde kıymetli eserler bırakıyor. Merhameti ve adaleti, gazabını zamanla bastırıyor. Eksiklerini, hoş görülmeyen özelliklerini üzerinden tamamen atamasa da yaşadığı zamanın belki de en büyük hükümdarı olarak görülüyordu Rükneddin Baybars.

Mustafa Akad’la ilgili bir araştırma yaparken, Selahaddin Eyyubi’yi anlatan bir film çekmek istediğini ancak ömrünün yetmediğini okumuştum; nerdeyse onun vefatıyla eş zamanlı olarak Cennetin Krallığı filmi vizyona girmişti. Filmde anlatılan Selahaddin’i nasıl buldunuz?

Kötünün iyisi denebilir. Genelde takdir edildi fakat ben hem Selahaddin’in anlatılış şeklini hem de onu canlandıran oyuncuyu beğenmedim. Arayış içerisindeyiz. Düşünüyoruz. Himmet sahibi insanlar, çevreler arıyoruz. Bu büyük önderleri, biz çekeceğiz inşallah.

Yakın bir zamanda emekli oldunuz, hayırlı olsun. Nasıl geçiyor emekliliğin ilk dönemleri? Ali Emre’nin masasında hangi kitaplar ve çalışmalar var?

Teşekkür ederim.

Salgın dönemine rastlaması biraz can sıkıcı olsa da edebî, kültürel çalışmalarım acısından güzel geçiyor. Daha fazla okuyup yazabiliyorum. Zaman ayırabilmek, artırabilmek için sürekli uykudan ve ailemden çalıyordum daha önce. Bu konularda biraz daha iyiyim şimdi. Gezmeye, görmediğim yerlere gitmeye de zaman ayırabiliyorum.

Masamı, hayatımı ve kafamı yeniden bir düzene kavuşturmaya çalışıyorum. Cemal Şakar öyküsü hakkında bir incelemem var, onu bitirmeye gayret ediyorum. “Necip Fazıl Şiirinde Lirik ve Trajik” başlık bir dosya hazırlamıştım, onu elden geçirmem lazım. Şairler, hikâyeciler, romancılar hakkında yazdığım yazıları toplayıp bir düzene koyacağım inşallah. “Roman ve Tarih” konusunda yazmak, böyle bir kitap yayımlamak istiyorum. Bunların dışında başladığım, yarım bıraktığım çok dosya vardı. Taslağını çıkardığım romanlar vardı. Gücüm yettiğince onlara eğileceğim. Allah her şeyin hayırlısını nasip etsin.

Bu kıymetli söyleşi için teşekkür ederim ağabey.

Ben teşekkür ederim. Allah razı olsun. Kolaylıklar dilerim.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir