Bal Ülkesinin Acı Tadı

“Hem size hem bize, yarı sana yarı bana.”

İnsan yaşamı boyunca her zaman ilişki içinde olacağı doğayı anlamaya çalışmıştır. İnsan ve doğa ilişkisi insanlık var olmaya başladığından beri süregelen bir durumdur. Nitekim bu ilişki aslında insanlık için bir zorunluluktur. Doğa kendi başına var olabilen, gelişebilen, kendi yaşamsal döngüsünü gerçekleştirebilen bir yapıdır. Fakat insanlar için doğa, üzerinde yaşadıkları fiziksel bir mekândır. Dolayısıyla insanların doğa olmadan var olmaları mümkün değildir.

Tarihsel olarak bu ilişkiye bakılacak olursa, filozoflar felsefenin başlangıcından beri doğaya merak duymuşlardır. İlk Çağ felsefelerinde ortaya konan görüş, doğayı merkeze alan ve onu anlamaya çalışan bir yaklaşım göstermiştir. Henüz tam anlaşılmayana, çözülemeyene duyulan hisle birlikte doğa, saygı duyulan, kutsallaştırılan bir şey haline gelmiştir. Fiziksel olarak zaten doğanın bir parçası olan insan, kendisini ruhsal olarak da doğaya ait görmüştür. Bu sebeple doğa, toplum tarafından sahip olunmak istenen bir nesne ya da meta olarak değil, ait olunan bir bütün olarak konumlandırılmıştır. Bu nokta önemlidir, çünkü değişimin başladığı mantık burada yatmaktadır. Bu dönemler insanlığın doğayı henüz tüketmeye hazır bir nesne olarak görmediği dönemlerdir. Doğa üzerine artan ve gittikçe biriken bilgiyle birlikte doğaya olan felsefi bakış açısı yerini teknik bir bakış açısına bırakmıştır. Bu da yine önemli bir husustur, çünkü biriken bilgiyle doğa ile başka türlü bir ilişki kurulması olasıyken böyle bir bilgi, doğa üzerinde tahakküm kurma arzusunu ortaya çıkarmıştır. Bu noktadan sonra ise doğanın dönüşümü artık kaçınılmaz hale gelmiştir. On yedinci yüzyılda modern bilimin gelişmesiyle insanın doğayı kavrayışı da farklılaşmıştır. Modern bilimin en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen Francis Bacon’ın bilimsel yöntem anlayışı geleneksel düşünce yapısının değişmesini sağlarken artık merkezde insan yer almaya başlamıştır. İnsanın merkeze konulması ve merkezden çevreye bakılmasıyla beraber artık insan dışındaki her şey bir öteki haline gelecektir. Doğanın bir olgu olarak ele alınıp incelenebileceği, üzerinde deney ve gözleme dayalı çalışmalar yapılabileceği düşüncesinin bu dönemin en yaygın kabulü olduğu belirtilebilir. Örneğin Bacon’a göre “insan, Doğa’nın yardımcısı ve yorumlayıcısıdır. İnsan ancak doğanın üzerinde çalışarak ve doğayı gözlemleyerek onun düzenini kavradığı ölçüde eylemde bulunabilir ve olup biteni anlayabilir. Bunun dışında ne bilgisine de gücü vardır.” Bu tarihsel çerçevede doğaya karşı bakışın felsefi ve düşünsel boyutlarının da değiştiği görülmektedir. Artık doğa insanların uyum içinde üzerinde yaşadığı bir mekân olmaktan çıkmış ve kontrol altında tutulmaya uğraşılan bir nesne haline gelmiştir. Doğaya değişen bakışla birlikte artık doğanın kullanıma açık ve ona hükmetme fikrine uygun bir hale geldiği ifade edilebilir.

Gelişen modern bilimle doğa, bağlamından koparılarak sadece faydalanılması gereken bir şey haline gelmiştir. Adorno ve Horkheimer’a göre “İnsanların doğadan öğrenmek istediği şey doğaya ve insanlara tümüyle egemen olmak üzere doğayı kullanabilmektir.” Doğaya yapılan müdahaleler ve doğanın bir hammadde olarak görülmesi daha sonraki dönemlerde çeşitli sorunları da beraberinde getirmiştir. Doğanın tahribatı, kirliliği ve tüketilmesi, iklim değişikliği, küresel ısınma, canlıların nesillerinin tükenmesi gibi sorunlarla doğa artık büyük bir tehlike altındadır. Böylelikle başlangıçta doğayla birlikte yaşayabilen ve saygı duyan insanlık zamanla onun üstünde egemenliğini kurmaya, onu sonu gelmeyecek bir biçimde kullanmaya, dönüştürmeye ve değiştirmeye başlamış ve bu da doğanın görünmezliğinin geri planda kalmasına sebep olmuştur.

Sinema sanatı ile birlikte çeşitli meseleler, çeşitli teknik ve türlerle bir anlatı dilini almıştır. Tarihsel olarak bakıldığında, dönemsel olarak birçok film türü ön plana çıkmış ve zamanla popülerliğini kaybetse de varlığını devam ettirmiştir. Özellikle son yıllarda etkisini daha çok gösteren “doğa” kavramı kendine sinemada da yer bulmuş ve hem dünya hem Türk Sineması’nda farklı anlatı tarzlarıyla büyük seyirci kitlelerine ulaşmıştır. Doğa farkındalığının artmasıyla birlikte ünlü yönetmen ve yapımcılar elde ettikleri imkanlarla izleyiciye “doğa ve insan” temalı filmleri sunmuşlardır. Şehir yaşamının olumsuz etkilerinden bunalan ve çözümü doğada arayan insanların anlatıldığı film sayısının artmasıyla birlikte, kavram hakkında bilinçlenme artmış ve popülerlik kazanımı sağlanmıştır.

Bu bağlamda belgesel sinema doğanın tahribinin görünür kılınması noktasında bir kamuoyu oluşturma bakımından alternatif bir araç sunmaktadır. Belgesel sinema toplumsal olan her şeye dair belli bir sorumluluğa sahiptir. Onun hem gerçekle olan bağı hem de olaylara yaklaşım biçimi özellikle son yıllarda farklı olana ulaşma konusunda oldukça önemli bir işleve sahiptir.

Edebiyat alanında doğa üzerine yazılmış eserlerin incelenmesi ile başlayarak günümüzde tüm kültürel ürünleri içine alacak şekilde genişleyen ekoeleştiri çalışmaları, kültürel metinlerde insana verilen ayrıcalıklı rolü sorgulayarak doğanın tüm varlıklarına özne konumunu geri vermeyi amaçlamaktadır. Ekoeleştiri kültürel metinlerdeki doğa temsillerini ele alarak bu temsillerin sorunlu ve eksik yönlerini ortaya çıkararak, insanın doğa ile olan karşılıklı bağına vurgu yapmaktadır.

Sinemada ekoeleştirel yaklaşım, doğanın kurmaca, belgesel, deneysel filmlerde ele alınışını inceleyen bir çalışma alandır. Doğanın ve insan-doğa ilişkisinin filmlerde temsil edilme biçimlerini ekolojik bir bakış açısıyla analiz ederek bunların olumlu ve olumsuz etkilerini araştırır. Sadece doğayı merkeze alan kurmaca ve belgesel filmler değil, işlediği konu ve türden bağımsız olarak her film ekoeleştirel yaklaşımla analiz edilebilmektedir. Ekosistemin insan olmayan üyelerinin filmlerdeki temsili, bu temsillerin yanlışlığı/yokluğu ekoeleştirinin ilgi alanındadır. Kültür ve doğanın filmlerdeki inşa edilme biçimleri, insan öykülerinin doğa içindeki konumlanışı, doğanın insan faydasından bağımsız olarak taşıdığı değerin anlatılması ya da görmezden gelinmesi gibi pek çok başlıkta filmler ele alınabilmektedir.

Yönetmenliğini Tamara Kotevska ve Ljubomir Stefanov’un birlikte yaptığı ‘Bal Ülkesi/Honeyland’ belgesel film özelliği taşıyan filmlerden biridir. Filme ekoeleştirel bir yaklaşımla bakmaya çalışacağız. Film bizleri Makedonya dağlarına ve burada bir dağ köyünde annesi ile birlikte yaşayan bir kadının dokunaklı hikayesine tanıklık etmeye davet ediyor. Ve bu kadının hikayesi eşliğinde hayata farklı bir pencereden bakmaya çağırmaktadır.

Filmin konusu ve künyesi şöyledir: Konu, Balkanlar’ın derinliklerinde yer alan modern yaşamın uğramadığı izole bir dağ bölgesinde geçer. Filmin ana karakteri olan Hatice ve annesi, doğru dürüst yolu bulunmayan, elektrik ve su gibi hayatı kolaylaştıran öğelerin olmadığı bir yerde yaşamaktadırlar. Burası küçük bir köy gibidir; insanlar gitmiş ve evler de harap durumdadır.

Filmin ana karakteri Hatice, yatağa bağlı, bir gözü kör ve biraz da sağır olan oldukça yaşlı annesiyle birlikte küçük bir taş kulübede yaşamaktadır. Bu iki kadın sadece bir köpek ve birkaç kedi ile birlikte kendi dünyalarındaki hayatı sürdürmektedirler. Yaşam alanlarının tüm yetersizliklerine karşın onlar, mumla aydınlatılan ve odun sobasıyla ısıtılan kulübelerindeki basit yaşamlarından memnun görünürler. Hatice ve annesi Makedonya’daki Türk etnik kökenli bireylerdir. Hatice, geleneksel yöntemle bal üretip, satarak para kazanmaya çalışmaktadır. O, geleneksel yöntemle bal üretimi yaparken doğanın kırılgan dengesini de dikkatli bir şekilde korumaya özen gösterir. Balın yarısını kendine alırken yarısını da arıların yiyecek hakkı olarak bırakır. Elde ettiği balları haftada bir kez başkent Üsküp’e yürüyerek götürür ve oranın halk pazarındaki esnaflara satar. Belgesel, ilk başta Hatice ve annesinin sessiz tarzdaki pastoral yaşamlarının devam edeceği gibi bir görünüm sunarken aniden yedi çocuklu ve sığır sürüsü olan gezici bir çoban aile onlara komşu gelir. Hatice ve annesinin huzurlu yaşamı onların gelişiyle bozulur. Hatice, Türk etnik kökenli bu aileyi iyimser bir şekilde karşılar, komşuluk ilişkilerine değer verir. Hüseyin, Hatice’nin arılarını tehlikeye sokan şeyler yapmaya başladığında, komşu sıcaklığı kısa sürede yerini sürtüşmelere bırakır. İlişkilerin gerginleşmesi ve çatışmanın varlığıyla öykü, beklenmedik bir dönüşüme bürünür.

Doğaya karşı yer alan insanın tutumu tarihsel olarak uzun bir geçmişe dayanmaktadır. ‘Bal Ülkesi/Honeyland’ belgesel filmini de insanın doğaya karşı tutumu üzerinden farklı birkaç düzlemde ele almak mümkün. Birinci okuma düzlemini, insanlığın kendi açgözlülüğünde yaşadığı bu dünyayı görmezden gelerek davrandığında, hem insanlık hem de doğa için ortaya çıkan tehlike yaratımı oluşturmaktadır. Film, insanların doğaya saygısızlık ettiğinde onları bekleyen tehlikenin altını çizer. Eş deyişle filmin hikâyesi, doğanın ve insanların iç içe geçmiş yaşam düzenini ve bu temel bağlantıyı görmezden gelme durumunda insanlığın ne kaybedebileceğini açıklayan bir mikrokozmos olarak okunabilir. İkinci okuma düzlemi, modern dünya insanın neredeyse unuttuğu bir figür olarak Hatice gibi kadınların var olduğudur. Filmde yok olan yaşam tarzları hakkında derin, insani bir hikâye ele alınmaktadır. Eş deyişle bir biyografi olarak film, dünyanın uzak/öte bir kısmına açılan bir pencere içinde yaşayan bir kadın ve onun yönlendirdiği günlük yaşama dair bir dizi antropolojik/ etnografik veri sunmaktadır. Üçüncü okuma düzlemini, özellikle kapitalist çerçeve içinde, doğal kaynakların sömürülmesi, kapitalist tüketim anlayışının etkimeleri oluşturmaktadır. Bu üçüncü okuma düzlemi bir anlamda yönetmenlerin bakış açısını da yansıtmaktadır. Yönetmenler bu konuda şunları söylemektedirler: “Bunların hepsi kapitalizmin sembolü haline geliyor. Hüseyin’in ailesi kapitalist dünyayı temsil ediyor, böylece olabildiğince çok kaynak almak istiyorsun ki, kişisel olarak gelişsin – bunun bir sonraki nesli nasıl etkileyeceğini düşünmeden…”

Filmin konusunun ana eksenini Hatice’nin doğal yaşamı koruma ve ona saygıya dair olağanüstü duyarlı yaklaşımı oluşturmaktadır. Gerçekten de doğal peteklerden her bal alışında Hatice’nin söylediği “hem size, hem bize; yarısı sana, yarısı bana..” sözleri çok kez tekrarlanır. Bu kolay ve basit görünebilecek bir duygudur ama modern yaşama dair güçlü uyarıcı nitelemeler de içerir. Filmin öznesi Hatice gerçek bir kişi ve geleneksel kırsal yaşamın neredeyse çok mükemmel bir örneği gibidir. Film, onu bir insan olarak tanıtırken aynı zamanda doğa ile bütünleşen/eklemlenen yaşam tarzını belirgin bir romantizm eşliğinde yansıtır; bunu yaparken de -örtük olarak- modern yaşamın çirkinliğine ve acımasızlığına göndermeler yapar. Hatice figürünün pastoral görüntüler içinde sunulmasına karşın onun bir kadın olarak da betimlenmesi eksik bırakılmaz aksine içinde bulunduğu yaşamla bütünleştirilerek verilir. Sözgelimi bazı sahnelerde, Hatice’nin alttan alta yatan özlemleri, mum ışığında yarattığı duygular seyirciye aracısız sunulur.

Çevremizdeki doğal hayatın gerçekliği ile bugünkü dünyanın tüketim anlayışının karşı karşıya kaldığı temel problem, öykünün ‘düşünsel çatışma’ eksenini oluşturur. Hatice, balın yarısını alıp diğer yarısını arılar için bırakma anlayışına sahiptir. Bir anlamda arılara yaklaşımında ‘sizden karşılıksız faydalanıyorum dolayısıyla ben de sizi gözetmek zorundayım’ düşüncesi vardır. Bu eko-sistem anlayışı herkes için ve her zaman için geçerli olmalıdır. Ancak Hüseyin, ailesi için para kazanmaya çalışmakta, umutsuzca balı çoğaltamaya uğraşmaktadır.

Film birbiriyle ilintili birden fazla temaya sahiptir: İlk tema modern tüketim ile doğal olanın elde edilmesindeki çelişki ve bu çelişkinin doğal kaynakları nasıl tamamen yok ettiğidir. İkinci tema kapitalist sistemin işleyişi üzerinedir: Hüseyin ve ondan bal almak isteyen-daha çok miktar talep eden- bal satıcısının konumlanması. Buradaki işleyiş sembolik olarak daha çok kazanç, ahlaki değerler ve toplumun yararı arasında ortaya çıkan çelişmenin yarattığı açmazlardır. Üçüncü tema kapitalizmin en kırsal alanlarda bile fonksiyonları kolayca icra edebilme gücüdür. Filmin önermesi, doğa ile insanlığın iç içe olduğu bir yaşamın sürdürülebilme gerekliliğidir. Bu temel gereklilik/önerme görmezden gelindiğinde insan-çevre yaşamına dair nelerin kaybedileceği alegorik olarak yansıtılmaktadır. Film bu önermeyi öğretici bir biçimde sesli yapmamaktadır. Aksine hikayenin doğal akışı içinde izleyiciye sunmaktadır.

Son dönemlerde küresel düzeyde çevre/iklim/doğa meselelerinde büyük bir hareketlilik söz konusudur. Doğaya karşı insanların vermiş olduğu ve vermeye devam ettiği zararı yine insanlar telafi etmeye uğraşmaktadırlar. Bu bağlamda belgesel sinema bu mücadelenin önemli ayaklarından biri olmaktadır. Belgesel sinema hem içerik olarak hem geleneksel anlatı kalıplarının dışında kalarak egemen olana, yaygın olan görüşlere karşı bir duruş sergiler. Biz de insan ve doğa ilişkisi üzerinden “Bal Ülkesi “ filmi özelinde bir inceleme / eleştiri yapmaya ve bu duruşa dikkat çekmeye çalıştık. Belgesel sinema hem Türkiye’de hem dünyada alternatif bir söylemde bulunmayı, başka bir yaşam formunun olabileceğini ifade etmeyi mümkün kılan, muhalif olanın sesini duyurabileceği bir alan aynı zamanda. Bal Ülkesi /Honeyland belgesel filmi de insanın doğa üzerindeki tahribatını, onu ele geçirme çabasını ve insanın doğaya müdahale ettiğinde aldığı sonuçları, öznelerini sade, doğal varlıklarıyla nahif bir üslupla ele almıştır. Belgesel sinemanın sahip olduğu, ya da toplumlar tarafından ona yüklenen ve ondan beklenen, “gerçeği” gösterme, “doğru”yu gösterme misyonları bu filmde de görülmektedir. Bu anlamda film Hatice karakteri üzerinden başka hayatlar üzerine derinlikli bir okuma yapmamızı sağlıyor.

KAYNAKÇA

Adorno, T. ve Horkheimer, M. (2010). Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar. (Çev: N. Ülner ve E. Öztarhan Karadoğan). Kabalcı Yayınevi.

Capra, F. (1992). Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası. (Çev: M. Armağan). İnsan Yayınları.

Coşkun, E. (2008). Düş Zamanı- En Eski Doğa ve Evren Anlayışı. Pera Yayınları.

Gül, F. (2013). İnsan-Doğa İlişkisi Bağlamında Çevre Sorunları ve Felsefe. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.

İlboğa, M. ve Aygül, H. H. (2015). Birlikte Yaşama Kültürü Bağlamında İnsan-Doğa Diyalektiği. Akademik Bakış Dergisi.

Şatır, S. (2004). Başlangıçta Bilgisizlik ve Korku Vardı. Pan Yayıncılık.

Şen, A. (2018). Bilimkurgu Sinemasında Ekolojik Adalet ve Ekoeleştiri. İlef, 5(1).

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir