GARBİYATÇILIĞI ANLAMA REHBERİ

Yazar: Sezai Ozan Zeybek

 

Garbiyatçılık (Occidentalism), çok kabaca tarif etmek gerekirse Doğu’daki Batı tahayyülü demek. Fakat aynı zamanda Batı’nın gözlüğünü ödünç alıp/içselleştirip kendine bakmayı da içeriyor.

Bu ufak yazıda Türkiye’de Garbiyatçılığın nasıl işlediğini şematik bir şekilde anlatmaya çalışacağım. İddiam şu olacak: Türkiye’de bir şekilde biz ve ötekiler ayrımına dayanan pek çok mesele, Şark ve Garb ikiliğine dayalı kısıtlı bir anlam çerçevesine dayanıyor. Daha doğrusu, meselelerin ele alınış tarzı ve konuşulma şekilleri belli bildik kalıplara göre biçimleniyor. Bu kalıplar sınırlı sayıda; dört tane. Konu eğitim de olsa, kadınlar da olsa, Avrupalılar da olsa ve hattâ futbol da olsa dört kutulu bir şablonun içinden anlam üretiliyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin dünyanın geri kalanıyla ve kendi içindeki dinamiklerle ilişkisi son derece indirgemeci. Kullanılan bu hegemonik kalıplar bir yandan karmaşık mevzuları kestirme bir şekilde açıklamayı, diğer yandan siyasî-kültürel bazı iddialarda bulunmayı mümkün kılıyor. Belirli temsil sistemlerine ve hikâye örgülerine dayanıyor. Önemli nokta şu: Bu kalıplar farklı gruplar tarafından (Müslümanlar, solcular…) ufak değişikliklerle yeniden ve yeniden kullanıma sokulabiliyor.

Bu kısa girişin ardından hiç vakit kaybetmeden bu dört ekseni tarif etmeye geçeyim.

 

  1. HAYRAN OLUNAN BATI

 

Başlık kendini anlatıyor diye tahmin ediyorum. Kahvehane muhabbetlerinden akademik tartışmalara kadar uzanan geniş bir kapsama alanı var. Bu başlık etrafında, “onların” [yani Batı’nın] ne kadar medenî, ne kadar temiz, ne kadar özgür olduğuna vurgu yapılır. Hemen her konuda [bizden] daha iyi oldukları söylenir. Avrupalılar belli bir sistem kurmuşlar, her işlerini saat gibi yürütmektedirler. Bu politikada da böyledir, futbolda da ve hattâ kadın-erkek ilişkilerinde de… Amiyane tabirle, Avrupa bizim geçtiğimiz yollardan belki bir yüz yıl önce geçmiştir!

Bu bahsi derinleştirmeden evvel, belki önce Batı’nın bir hayranlık nesnesi hâline nasıl geldiğinden bahsetmek gerekir. Batı, her zaman bu şekilde medeniyetin öncüsü olagelmemiştir. (Bu arada ufak not: Batı’yı ve Doğu’yu bu şekilde sanki sınırları belli, kendinden menkûl birimler olarak ele almanın kendisi asıl büyük sıkıntı; bahsi geçen kalıpların eleştirisini sunarken bu noktaya da geleceğiz.)

Yakın zamanlara kadar Batı tabir edilen coğrafya ekonomi, teknoloji veya bilim anlamında diğer yerlerden, bilhassa Asya’daki imparatorluklardan daha gelişmiş değildi. Örneğin Tarihçi John Hobson, 18. yy’a kadar Çin’in pek çok anlamda (şehirleşme, hijyen, ortalama ömür, askerî güç, teknolojik altyapı, üretim hacmi vs.) Avrupa’dan üstün olduğunu gösterir (Hobson 2004). Benzer şekilde Andre Gunder Frank da yakın döneme kadar dünyadaki ekonomik merkezin Avrupa değil, Asya olduğunu ileri sürer (Frank 1998). İşin aslı, “Avrupa sömürgeciliği” başlığı altında tekil bir olay gibi anlatılagelen hikâyenin ilk zamanları, kapsamlı bir sömürgecilikten ziyade ufak ticarî girişimlerden ibarettir. Örneğin Uzak Doğu’nun geniş coğrafyasında Hollandalılar ve bilhassa Portekizliler uzun bir süre ancak küçük tüccarlar olarak varlıklarını sürdürürler.

James M. Blaut’a göre bu durum adım adım değişir ve bunun temel sebebi de dünyanın diğer ucundaki Amerika’nın zaptedilmesidir. İşgalden evvel büyük bir veba salgınıyla nüfusunun önemli bölümünü kaybetmiş, savaşlarla zayıf düşmüş, tutucu bir coğrafyada 1492’den yalnızca iki yüz yıl sonra bir burjuva devrimi gerçekleşir [1688’de İngiltere’deki “Şanlı Devrim”]. İcatlar birbirini kovalar, düşünce iklimi radikal bir şekilde değişir, askerî dengelerde (Osmanlı aleyhine) üstünlük kazanılır, yeni ulaşım ağları, altyapı tesisleri, yeni şehirler inşa edilir. Kısaca başka bir coğrafya çıkar ortaya. Peki, bu nasıl gerçekleşir?

Burada tek bir etken bulmaya çalışmak doğru değil elbette. Ancak en azından bu değişimin Max Weber’in anlattığı şekilde açıklanamayacağını rahatlıkla ileri sürebiliriz. Weber’in bilinen tezi, Protestan ahlâkı hakkındadır, fakat bu daha ziyade Batı’nın kendi içindeki ayrımları açıklamak için ileri sürülmüştür. Doğu-Batı arasındaki farklar için Weber daha az bilinen fiziksel, daha doğrusu coğrafî sebepler ileri sürer. Buna göre, Batı’nın Doğu’dan daha gelişmiş bir medeniyet kurmasının sebebi, despot figürünün olmayışıdır. Mezopotamya’yı ve Antik Yunan’ı kıyasladığı eserinde (biraz basitleştirmek pahasına) mealen şöyle der Weber: Doğu’da [Batı’dakinin aksine] su azdır. Yeterince yağmur yağmaz. O yüzden Doğu ülkelerinde suyun plânlı bir şekilde tevzi edilmesi maksadıyla despotik bir lidere ihtiyaç duyulmuştur. Bu despot, bir noktadan sonra, Batı tipi rasyonel bir bürokrasinin ve yine Batı tipi bir kapitalizmin ortaya çıkmasına engel olur hâle gelmiştir. Bireyler, despotun ve tek elden yönetilen bürokratik aygıtın altında ezilmişlerdir. Buna mukabil Batı’da yağmurların çok yağması ve suyun zaten bol olması böyle bir despota duyulacak ihtiyacın önüne geçmiştir. Despotun olmaması [daha doğrusu zayıf olması] hukukun üstünlüğüne, keyfî değil aklî ilkelerle yürütülen bir bürokrasiye ve kapitalist ekonomiye imkân tanımıştır (Weber 2013 [1896]).

Weber meseleleri kapsamlı bir şekilde ele alan önemli bir düşünür; ancak yine de mesele Doğu ve Batı olduğunda oldukça indirgemeci açıklamalar yapmaktan geri durmaz. Dedikleri; A) yanlış bilgiler içerir (ki Weber de kısmen farkındadır durumun, istisnaları açıklamaya girişir) B) hem de Avrupa’nın istilasıyla paramparça olan toplumlardan değil, o toplumların kusurlu kültürlerinden bahsederek Oryantalizm’in ne kadar derinlere işlemiş olduğunu bize bir kez daha gösterir. (Weber’in dedikleri bu kadar değil aslında, bunun yanına bugün ırkçılık addedilebilecek pek çok yargıyı da ekleyebiliriz ama konudan daha fazla uzaklaşmamak için duruyorum. Konu hakkında şu kaynaklara bakılabilir: Blaut 2000 s. 19-29; Blaut 1993, 2. bölüm; Protestan ahlâkı tartışmasının maddî olarak doğru olmadığı hakkında Sloterdijk 2015 s. 17-18).

Peki, Weber’in kendi yazılarına da sirayet etmiş bu kendine hayran Batı figürünün gerçek kaynakları ne olabilir? Yukarıda dediğim gibi, tek bir unsur görmek mümkün olmasa da Amerika’da olan bitenler Avrupa’yı açıklamak için elzemdir diyebiliriz.

Amerika’nın kolonileştirilmesi ile beraber Avrupa’ya, bilhassa da birkaç merkeze en başta altın ve gümüş olmak üzere büyük bir kaynak akışı başlar. Emek ucuzlar. İşgalin ilk yüz yılının sonunda Amerika’da yaklaşık bir milyon kişi köle olarak Avrupa’nın gelecekteki refahı için çalışmaktadır. O dönemki bazı köle şehirleri, Avrupa’daki şehirlerden daha büyüktür. Mesela bir maden şehri olarak kurulan Potosí [bugünkü Bolivya sınırları içerisinde], 1570 yılındaki 120 bin nüfusuyla o dönemki Paris, Roma ve Madrid’ten daha kalabalıktır. (Tekrar ediyorum, madencilik maksadıyla sonradan kurulmuş bir köle şehrinden bahsediyoruz). Kaynaklar da ucuzlar. Örneğin 1600 yılında Brezilya’dan 30 bin ton şeker (2 milyon Pound değerinde) İngiltere’ye gelmiştir. Bu, o zaman İngiltere’nin tüm dünyaya yaptığı senelik ihracatın iki katı değerindedir. Bazı ticaret kalemlerinde kâr oranları % 56 gibi değerlere ulaşır. Kakao, şeker, çay, tekstil ürünleri, kereste; yani kısaca akla gelebilecek ne varsa orantısız bir şekilde belli bir coğrafyada birikmeye başlar (Blaut ,1993, s. 191-204).

Altın ve bilhassa gümüş diğer bir önemli ticaret kalemidir, zira sonradan Doğu’daki imparatorlukların ticarî üstünlüğünü kaybetmesine sebep, temel olarak gümüş olacaktır. Çin’in ürettiği ne varsa alabilen, fiyatları belirleyen, çünkü finansal kaynaklarını o dönem için neredeyse sınırsız olarak Amerika’dan takviye edebilen yeni bir merkez ortaya çıkar (Frank, (1998) özellikle 3. bölümde uzun uzun para hesabına girer). Biz bu merkeze bugün Batı diyoruz. Ancak yine de bunlar yeterli olmaz, Çin’e tam anlamıyla boyun eğdirmek ve ticarî imtiyazlar elde etmek için Çin şehirlerinin bir noktada bombalanması gerekir [19. yy. Afyon Savaşları].

Geri dönelim. Batı’ya duyulan hayranlık, karmaşık ve şiddet içeren bir geçmişin sonuçlarına bakar sadece: temiz sokaklara, parklara, refaha… Biz de keşke onlar gibi olsaydık cümlesi, geçmişi görmezden gelir, hattâ temize çeker. Çok çalışarak ve disiplinli olunarak bütün bunların olabileceği varsayımına dayanır. (Bu nitelikler kısmen önemli olmakla birlikte Avrupa’nın zenginliğini çalışkan olmakla, ahlâkla, iklimle, ırkın üstünlüğü ile açıklamak bir göz boyamadan ibarettir, hattâ tehlikelidir.)

 

  1. GERİ KALMIŞLIK DUYGUSU

 

Bu eksen, ilk kümedeki anlatıların devamı olarak düşünülebilir. Ancak bu defa bakılan yer Batı değil, Türkiye’dir. Şu minvalde cümleler bir çağrışım yaratacaktır diye umuyorum: Bizde işler “Türk” usûlü yürütülür. Kimse işini doğrudürüst yapmaz, her şey aksar, hemen her olumsuz olay geri kalmışlığımızın emaresi olarak okunabilir. Halk kitlelerinin cahilliği, çarpık kentleşme yahut siyasetin ahvali gibi birbirinden görece bağımsız konular bu hat üzerinden ortak bir zemine oturtulur. Mine Kırıkkanat’ın zamanında Radikal gazetesindeki köşe yazısından bazı cümleleri burada uzun uzun alıntılamak kastedileni ziyadesiyle anlatacaktır.

Dünyayı harmanlayan her Türk, sanırım İstanbul Atatürk Havalimanı’yla gurur duyar. Pek çok Batılı benzerinden bile daha modern bu altyapı, Türkiye’nin ‘Arap olmayan’ yüzünü ağartmaktadır. …[Ancak] Atatürk Havalimanı’ndan Türkiye’ye giriş yapan insan, ‘sahil yolu’ndan geçmek gafletine düşerse, ne denizi görür, ne havasını alır, kendisini devasa bir mangalda bulur, pişmese bile tütsülenir. Belediye, halkımıza hizmet yarışında Sahil Yolu’nu bir güzel çimlemiş ve sanırım, üzerinde yürürler, oynarlar ya da en fazla yatarlar, sanmıştır. Çünkü Türk’ün mangal tutkusuna, zaten Belgrad Ormanları, Çamlıca tepeleri ve daha pek çok yeşil alan feda edilmiştir… Don paça soyunmuş adamlar geviş getirerek yatarken, siyah çarşaflı ya da türbanlı, istisnasız hepsi tesettürlü kadınlar mangal yellemekte, çay demlemekte ve ayaklarında ve salıncakta bebe sallamaktadırlar. Her 10 metrekarede, bu manzara tekrarlanmakta, kara halkımız kıçını döndüğü deniz kenarında mutlaka et pişirip yemektedir. Aralarında, mangalında balık pişiren tek bir aileye rastlayamazsınız. Belki balık sevseler, pişirmeyi bilseler, kirli beyaz atletleri ve paçalı donlarıyla yatmazlar, hart hart kaşınmazlar, geviş getirip geğirmezler, zaten bu kadar kalın, bu kadar kısa bacaklı, bu kadar uzun kollu ve kıllarla kaplı da olmazlardı! (Kırıkkanat, 2005, 27 Temmuz)

Bu kalıp aynı zamanda Türkiye’deki elitlerin sınıf nefretinin dışavurumudur. Kendini bazen hayalkırıklığı içeren, bazen öfkeli yahut bazen öğretici-pedagojik bir dille ifade eder. Belki bu noktada yarılmanın çift katmanlı olduğundan bahsetmek mümkün. Batı’nın gözünden geri kalmış bir Üçüncü Dünya ülkesi görüp (1. katman) ve bunu içselleştirip ülkedeki diğer alt sınıflara yönlendirmek (2. katman) temel mekanizmadır. Diğer bir deyişle, Doğu’nun içinde bir başka Doğu yaratılır. Buna göre Türkiye’nin “Arap” olmayan aydınlık bir yüzü, bir de kuru kalabalıklar, cahiller, Doğulular vardır. Bu yarılmanın aktörleri zaman içinde değişebilir. Kırıkkanat’ın yazısında işaret edilen taşra kökenli Müslümanların, kendi elit zevklerini geliştirdikçe başka bir grubun beğenilerini hor görmesi muhtemeldir. Gidilen lokantalardan taşınılan pahalı sitelere, sınıfsal ayrışmanın pratik tezahürlerini bugün hâlihazırda açıkça görüyoruz. Üstelik zaten “Doğulu” tabiri Müslüman olsun laik olsun Türklerin farklı kesimlerini uzun zamandır ortak bir noktada buluşturmaktaydı.

Buradaki önemli husus, kapitalizmin ve şiddetin hikâyesinin Oryantalist-Oksidentalist bir şablon içinde görünmez kılınması. Zenginliğin (ve yoksulluğun) yapısal sebepleri, zevksizliğin ve kabalığın kültürel/özcü açıklamaları ile bu şekilde yer değiştirmiş olur. Dahası, ülkede bazı insanların düzeltilmesi, bilinçlendirilmesi, terbiye edilmesi, orta sınıf bir ahlâkla donatılmaları meşru bir zemine oturtulur. Ancak elbette ki bu terbiyenin sadece Batılı üsûllere göre yapılması arzu edilmez. Çünkü Batı tamamen olumlu bir figür olarak görülmez. Garbiyatçı bakışın bir başka düzlemi daha vardır ve bu yukarıda anlattığım iki unsura taban tabana zıt düşer. Ancak bu görünüşteki zıtlığa rağmen yine de ortak bir söylemin parçalarıdır.

 

III. TEK DİŞİ KALMIŞ CANAVAR

 

Malûm, yukarıdaki başlık Mehmed Akif Ersoy’dan. Medeniyetin, yani Batı’nın zulümlerinden bahseder Mehmed Akif. Mesafeli durulması gereken bir yerdir Batı, “biz” değildir. Yukarıda anlattığım hayran olunan Batı’dan bambaşka bir Batı çıkar bu defa karşımıza. Emperyalisttir, habisdir, işgâlcidir, dünyadaki hemen hemen bütün dertlerin tek mes’ûlü odur. Zaten yozdur, çok alkol içilir, gençler uyuşturucu kullanır, aile yapısı çökmüştür, genç nüfus azalmaktadır. Bunların bir kısmı bulvar gazetesi seviyesinde gözlemler, bir kısmı akademik jargona daha yakın argümanlar.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımı okuyup “bunların en azından bir kısmı doğru değil mi ama” diye düşünenler olacağını tahmin ediyorum. İdeolojilerin gücü buradan gelir. İdeolojiler elbette ki olgulardan tamamen kopuk değildir. Ancak buraya kadarki bütün alıntılarda benzer bir operasyon görmek mümkün. O da şu: Batı ve Doğu olarak (yahut biz ve onlar) dünyayı ikiye bölüp onun üstünden anlam devşirmek, meseleleri bu ayrım üzerinden tarif etmek, bu ayrıma dayalı siyasî çıkarımlar yapmak; bunu yaparken de oldukça seçici olmak… Dolayısıyla dünya tarihini basit senaryolu bir filmin iyi-kötü karakterleri etrafında anlatmak…

Bu hikâye hattı aynı zamanda çeşitli türden milliyetçiliklere katık sağlamıştır. Aynen hayran olunan Batı hikâyesinin içe dönen bir uzantısı olduğu gibi (“biz geri kaldık”) bu kalıbın da içe yönelik bir izdüşümü vardır. Batı’nın kötülüğü karşısında “bizim” (bu elbette ki hayalî bir biz’dir!) iyi taraflarımızı mevzu eder. Son olarak ondan bahsedeceğim.

 

  1. DAMARLARIMIZDAKİ ASİL KAN

 

Partha Chatterjee, meşhur milliyetçilik tartışmasında, milliyetçi tahayyülün çıkış noktasının, maddî ve manevî dünyalar arasındaki bir yarılma olduğunu ileri sürer (Chatterjee 2002). Buna göre Batı’nın teknolojisi ve maddî zenginlikleri alınacak; ancak içerdeki korunaklı alana Batı’nın sirayet etmesi engellenecek, Türk kültürü korunacaktır. Ziya Gökalp’ın hars (kültür) ve medeniyet arasında yaptığı ayrım tam olarak budur. Medeniyet beynelmilel, hars ise millîdir. Medeniyetten kastettiği kurumlar, yasalar, teknolojilerdir. Hars ise maddî olmadığından göze gözükmez; bir ulusun özünü, ruhunu, maneviyatını teşkil eder. İşte milliyetçilik için önemli olan bu özü ortaya çıkarmak, parlatmak ve bu yolla modernliğe (ama bu kez milliyetçi-İslâmî saiklerle) terfi etmektir.

Bu özün ne olacağı Türkiye’de her zaman ihtilaflı bir alandır: Orta Asya Türkleri mi, ümmet fikri mi, yoksa Anadolu halkları mı? Her kesim kendine göre bir öz, Batı karşısında bir güzelleme inşa eder. Zamanında Orta Asya’da Türk kadınının el üstünde tutulması yahut Osmanlı’nın her yere barış ve saadet götürmesi yahut Türkçenin bütün dillerin kökeni olması gibi tezler bu kümeden devşirilir. Hepsi de Garbiyatçılığın söylemsel rejiminin farklı görünümleridir. Birbirlerine zıt gibi duran iddialar bazen bu şablon içinde yan yana dahi gelebilir. “Geri kalmış bir ülkeyiz; ama özümüze geri dönebilsek; o zaman kimse bizi tutamaz” cümlesinde olduğu gibi… Özellikle de manevî düzlemde Batı dışı bir alan tarif etmeye çalışmak hemen hemen bütün milliyetçiliklerin ve dinî hareketlerin ortak çıkış noktasıdır. Dolayısıyla aşırı ve yersiz bir gururun tersi gibi duran (ama aslında izdüşümü olan) geri kalmışlık hissi ile Batı karşıtlığının simetriği olan Batı hayranlığı ortak bir zemine oturur, ortak bir tahayyülün ürünüdür hepsi.

Buraya kadar konuştuklarımızı şöyle görselleştirebiliriz:

 

Garbiyatçılığın Söylemsel Şeması

 

  Kültür (Biz) Medeniyet (Batı)
Nostalji/Özenme/Yüceltme Gelenek; kadim Türk kültürü, hayırseverlik, misafirperverlik… Batı bu işleri yüz yıl önce yaşamış, hâlletmiş!
Tiksinme/ Aşağılama Bu ülkede her şeyin acilen değiştirilmesi gerekiyor. Eğitim şart! Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar.

 

Bu şema, neyin nasıl söylenebileceğine dair bir anlam evreni inşa eder; sınırları belli bir temsil alanı açar. Milliyetçiliğe, imparatorluk heveslerine, çeşitli nostaljik geçmiş anlatılarına imkân verir. O anlamda Cumhurbaşkanı “ecdadımız” kelimesini her telaffuz ettiğinde aslında Garbiyatçılık repertuarının bilindik unsurlarını kullanmaktadır. Ders kitapları bunların sayısız örnekleriyle doludur. Gündelik sohbetler, basmakalıp siyasî münakaşalar, gazetelerin dili sık sık bu matriksin içindeki pozisyonlara isnat edilir. Daha önce dediğim gibi, bunlar bazen birbirinin devamı niteliğinde uç uca eklenir, bazen tam zıt cümleler yan yana getirilerek yeni kombinasyonlar üretilir. Konuşanların kim olduğu ve hattâ dediklerinin içeriği değişse de neyi nasıl dedikleri arasında paralellikler vardır. Bu temsil sistemi, Meltem Ahıska’nın altını çizdiği gibi bir mistifikasyon yaratır (Ahıska 2003). Sorunların kaynağı dışardaki Batı yahut içerdeki cahillik gibi sunulur. Sömürünün eşitsizlik üreten coğrafyası ve bunun failleri bu şekilde hem dışsallaştırılır hem de milletin kültürel özüne ve (biz olmayan bir) Batı’ya referansla bir millî ortaklık tahayyül edilmiş olur. Bu başka türlü hiyerarşilerin temelini oluşturur.

En başta dediğim gibi, Türkiye’deki pek çok mevzu bu şablonun hegemonik dili ile ele alınır. Fakat bu çerçevenin tüm kuşatıcılığına rağmen dışına çıkmak mümkündür, hattâ gereklidir. (Bu derginin bir önceki sayısında bunun nasıl yapılabileceğine dair ufak bir girizgâh yapmıştık.)

Daha önemlisi, yaşadığımız bazı olaylar bu şablona sığmaz. Örneğin bugün yaşananları Türk kamuoyunda, cahil/oyuna getirilmiş Kürtler ekseninde açıklamaya çalışan pek çok yorumcu arz-ı endam etse de, bu isyanı anlamlandırmakta ezberlenmiş kalıplar yetersiz kalıyor. Sermayenin biriktiği mecraların çeper mekânları sorunsuz tasniflediği, kâh romantize ederek kâh tahkir ederek yerli yerine oturttuğu ve böylelikle şiddeti hasıraltı ettiği temsilî sistem Türkiye’de büyük oranda yırtılmış durumda. Tam da bu yüzden kutuplaşmış ve devlet şiddeti karşısında dumura uğramış/devlet aklını benimsemiş Türk kamuoyunun olayları anlamakta dahi güçlük çektiği karanlık bir noktadayız. Garbiyatçılık, bu şiddeti örtmek için şu ana kadar kullanılan kılıflardan biriydi. Ancak bugün Türkiye’deki hegemonyanın kurucu (ama ötekileştirilmişler için yıkıcı) şiddetini saklamak belki hiç olmadığı kadar zor artık. Türk siyasetinin de bu noktada yeni bir söz üretip üretemeyeceği belirsizliğini koruyor. Benim korkum, bu henüz her ihtimale açık dönemin bildik yöntemlerle kapatılması, yukarıdaki kalıpların ısıtılıp yeniden kullanıma sokulması.

 

KAYNAKÇA
Ahıska, Meltem 2003 Occidentalism: The Historical Fantasy of the Modern. The South Atlantic Quarterly 2/3 (102): 351–379.

Blaut, James Morris 1993 The Colonizer’s Model of the World: Geographical Diffusionism and Eurocentric History. New York: Guilford Press.

Chatterjee, Partha 2002 Ulus ve Parçaları. İstanbul: İletişim.

Frank, André Gunder 1998 ReOrient : Global Economy in the Asian Age. Berkeley, Londra: University of California Press.

Hobson, John M. 2004 The Eastern Origins of Western Civilization. Cambridge; New York: Cambridge University Press.

Kırıkkanat, Mine 2005 Halkımız Eğleniyor. Radikal.

Weber, Max 2013 “The Agrarian Sociology of Ancient Civilisations.” Londra: Verso.

 

(Nida Dergisi, Sayı: 174, Oksidentalizm Sayısı, Ocak-Şubat 2016)

“Nida adı anılarak İktibas edilebilir”.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− 8 = sıfır

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm