ORYANTALİST VE OKSİDENTALİST SÖYLEMİN SINIRLARI VE SİNEMADAKİ KARŞILIKLARI*

Yazar: Yunus Namaz

 

Oryantalist ve Oksidentalist Söylemin Sınırları ile başlayacağımız bu yazı dizisinde, öncelikli olarak Oksidentalizm’e ve Oksidentalist söyleme yer vereceğiz. Kısmet olursa, daha sonraki yazılarda Oryantalizm ve Oryantalist söyleme yer vererek bu iki söylemin sinemadaki sınırlarının, sinema filmlerindeki kullanımlarının ve temsil biçimlerinin karşılıklı okuması ele alınacaktır. O halde ilkin, Oksidentalizm’e ve Oksidentalist söylemle bir giriş yaparak terimin iki farklı anlamda kullanıldığına yer verebiliriz. İlki, klişeleşmiş/basmakalıp fikir ve genellikle Batılı dünyanın, Avrupa ve İngilizce konuşan dünyanın, insanlığını yitirmiş olduğu görüşünü içeren anlamdır. İkincisi, Batı ideolojileri ya da görüşlerinin hem Batılı hem de Batılı olmayan yerlerde gelişmesi ile öne çıkan anlamdır. Bu tanımlarla birlikte şunu unutmamak gerekir. Bir kavramı tanımlamak onu sınırlamayı da beraberinde getirme tehlikesi içerebileceğinden, kavramların tarifinin net ve kesin sınırları olmadığını hatırlatmak gerekir. Zira her tanımlama kendi içinde bir gerçeklik barındırabilir.

Oksidentalist söyleminin içeriği, siyasi tecrübeler ele alınarak tanımlanan ‘emperyalist Batı’, ‘hunhar Batı’ ile kültürel ve teknolojik gelişmeler temel alınarak tanımlanan ‘benzersiz Batı’ imajlarıyla şekillenmiştir [1]. Bu söylemin eksenini oluşturan Emperyalist Batı’ya karşı, ulusal ve modern bir kültür inşa edilerek emperyalizm karşıtı bir direniş oluşturulmuş, benzersiz Batı’nın, bilimsel ve kültürel ürünleri, ‘öz’ olarak Batılı olan modern kültürün inşasında alınıp kullanılması gereken değerler olarak tanımlanmıştır. Batı, Doğu ve Ortadoğu halkları için sömürgecilik döneminde topraklarını yağmalayıp kaynaklarını sömüren, kendileri ‘efendi’, ele geçirdikleri topraklar üzerindeki halklar ise ‘köle’, ‘hizmetli’, tahakküme uğramış kötü bir güç olarak anlaşılmıştır. İlk önce savaşlarla gücünü gösteren Batı, daha sonra sömürdükleri topraklardaki toplumsal, ekonomik, eğitsel düzenlemeleriyle yerli kültürleri yozlaştırmakla suçlanmıştır. Bazı yazarlara göre Oksidentalizm’in kökeni aslında Avrupa’dır ve Oksidentalizm, “Batı’nın kötü bir güç olduğu” anlayışıyla yakından ilintilidir. Oksidentalist söylemin köklerine bakıldığında Alman idealizmi, rasyonalizm, bireyselcilik ve endüstrileşmeyi eleştiren karşı-aydınlanmacı ve daha sonra modernlik karşıtı görüş ve akımların oluşturduğu [2] görülür.

Şarkiyatçılık/Oryantalizm üzerine çok sayıda çalışma yapılmış olsa da, Garbiyatçılık fikriyle ilgili çalışmalar ancak 2000’li yıllara doğru ortaya atılmıştır. Ian Buruma ve Avishai Margalit’in Garbiyatçılık: Düşmanlarının Gözünde Batı adlı kitabı, Garbiyatçılık üzerine bazı tespitlerde bulunan bir çalışma olarak karşımıza çıkar. Buruma ve Margalit, 1942 Temmuz ayında Japonya’nın, Amerikan deniz gücünü Pearl Harbor’da bombalaması ve Batılı güçleri Güneydoğu Asya’da hezimete uğratmasının akabinde, bir grup seçkin Japon akademisyen ve entelektüelin Kyoto’da düzenlenen konferans için bir araya geldiklerini anlatır [3]. “Modern nasıl alt edilir” sorusu toplantının esas konusunu oluşturur. Batıdaki değişimlerden rahatsız olan yazar ve felsefeciler, Pearl Harbor saldırısından çok daha önce de moderni alt etmeyle ilgilenmiştir. Japonya’nın liderliğinde yeni bir Asya Düzeni’ne yol açan bu gelişmeler, Asyalılar’ı “moderni alt etmeye” yönelten ve Batı’nın Kolonyalizmle eşdeğer görülmesini anlatan bir felsefeyi anlatmaktadır. Bu dönemde Asyalılar, özellikle de eğitimli Japonlar, ulus olarak ayakta kalabilmeyi “Batılı kolonyal güçlere üstünlük veren fikir ve teknolojinin dikkatle incelenmesine ve onlara benzemeye çalışılmasına” dayandırmışlardır. Bu mücadelede Batı’ya benzemeye çalışmak, “doğal bilimlerden yazınsal gerçekliğe, Avrupalı giyim tarzından, anayasaya, deniz savaşı stratejilerinden Alman felsefesine, Amerikan sinemasından Fransız mimarisine kadar” [4] daha pek çok şey alanda kendini göstermiştir.

Oksidentalizm’i biraz daha yakından tanımak için Buruma ve Margalit’in görüşlerine bakmak da gerekebilir. Kavramların farklı dünyalardan nasıl anlaşıldığının bilinmesi okuyucuya bir nebze de olsa fikir verebilir. Buruma ve Margalit’e göre, Batı’dan nefret etmek için farklı kişilerin farklı nedenleri vardır ve bu nedenlerin iyi bir biçimde okunması için önyargılar yumağının incelenmesi ve tarihsel köklerinin izlerinin aranması gerekir. Onlara göre, Garbiyatçılık sadece garip bir İslâmî sorun olarak açıklanamayacağı gibi, bir Ortadoğu hastalığına ve özellikle elli yıl önceki Japon hastalığına da indirgenemez. Böylesi bir indirgeme ve bu tür bir terminolojinin kullanılması, Garbiyatçıların tehlikeli söylem alışkanlığına düşmesine sebep olabilecektir. “Batı modernitesinin tarihsel içeriğini ya da ona duyulan nefretin bir karikatürü olan Garbiyatçılığı tanımlamak basit olmadığı gibi, birbiri arasında mükemmel bir tutarlılık sağlayabilmek için pek çok bağlantı ve birbiri üstüne binen şeyler bulunmaktadır” [5]. Bu bağlamda felsefeci Nişitani Keyji, Avrupa’nın manevi kültürünün bütüncüllüğünü parçalayan üç şeyin suçlu olduğunu söylemektedir: Dinsel reformlar, Rönesans ve doğal bilimlerin ortaya çıkışı. Buruma ve Margalit’e göre adı geçen bu üç şey bizleri Garbiyatçılık’ın kalbine taşır.

Bazı önyargıların Batılı olmayan insanları olgun birer insan olarak görmekten uzak, çocuk zekâlı varlıklar olarak gördüğüne değinen yazarlar, insanlara önemsiz bir topluluk muamelesi yapılmasının Garbiyatçılık’ın “indirgemeci bir bağnazlığının işareti” olduğunu savunurlar [6]. Avrupa dışında, metropolit şartlar ve ortadan yok olan şeylerin suçlusu olarak Batı ya da Amerikanizm’in gösterilmesi ve bu tür Amerikanizm düşünceleri ya da İranlı İslamistlerin deyimiyle “Batılı Zehir Tacirleri” söylemi [7], Batı’da doğmuş önyargılardan etkilenmiştir. Burada Japonların Batı’yı eleştirdiğini ama pek çok yönden Batı’nın etkisine girdiklerini, Batı kapitalizmini ve emperyalizmini düşman görseler de yüzlerini Batı’ya döndüklerini söylemek gerekir.

Margalit ve Buruma’nın açıklamalarından anlaşıldığı üzere Garb’ın/Batı’nın, düşmanları tarafından bir “tehdit” gibi algılanması ve netice itibariyle bunların söylemlerinde “Batı’ya saldırılması, aslında Batı’nın düşünce tarzına da saldırmakla” eşdeğerdir. Onlara göre, Garbiyatçıların gözünde Batı’nın düşünce tarzı, bir tür yüksek ahmaklıktır. Batı’nın düşünce tarzıyla donanmış olmak ise ‘idiot savant’ [kutsal budala] ya da zekâ yönünden yoksun olmak” demektir. Garbiyatçılara göre Batılı düşünce, ruhsuz bir düşünce tarzı, bir hesap makinesi gibi faydalı ama insancıl davranışlarda bulunma konusunda umutsuz vaka, büyük ekonomik başarılar sağlayabildiği ama maneviyattan ve insani acıları kavramaktan uzak bir anlayışa sahiptir [8]. Aynı zamanda Garbiyatçılar için Batılı düşünce yapısı “güdük bir akıl, belirli bir hedefe ulaşmanın iyi bir yolunu bilmekte yararlı ama doğru yolu bulmada kesinlikle yararsız, akılcıl olduğu da yarı doğrudur… Batılı insan ise hiperaktif bir telâşe müdürüdür ve sürekli olarak doğru araçlarla yanlış sonuçlara ulaşır.” Buna göre Seyyid Kutub, Reşid Rıza, Mevdudi gibi mütefekkirler, Garbiyatçılık (Doğuluların Batı’yı ve Batılıları anlama düşüncesi/ideolojisi) düşüncesi bağlamında ele alınır ve bu düşünürlerin fikirlerinde öne çıkan, Batılı dünyaya yönelik bakış açısı altında yatan görüşler açıklanır.

Garbiyatçıların gözünde kendini beğenmiş Batı, “insanın bilebileceği ve bilinen her şeyi çözümleyecek bir yeti olduğuna inanacak kadar kendini beğenmiştir, bundan dolayı da akılcılık günahının suçlusudur. Aklın üstünlüğü iddiasını temellendiren Batı, saldırgan güç gösterisiyle de tarihteki yerini almaktadır [9]. Müslüman bakış açısıyla Batı’yı, özellikle de Batılı kolonyalizmi ve laikliği Garbiyatçılık’a düşmeden ya da Garbiyatçı olmadan da, bu doktrinden politik görüşler üretmenin mümkün olabileceğini düşünen Margalit ve Buruma’ya göre bunu yapabilen kişilerden biri Pakistan’ın manevi babası sayılan şair, feylesof ve sosyal reformcu Muhammed İkbal’dir (1877- 1938). İkbal’in eleştirisinin temelinde Batı, “ekonomik bir istismar aracı” olarak görülmektedir. Buna karşılık İkbal, Batı’yı insan dışı saymamış, İslâm’da bulduğu Allah’ın birliği düşüncesinin dışlayıcı bir fikir olmadığını düşünmüştür. Margalit ve Buruma’nın bu konudaki görüşlerini son bir paragrafla aktaralım. Bu yazarlar, Batı’dan hoşlanmamak ya da ondan nefret etmenin ciddi bir sorun olmadığını ama Garbiyatçılık’ın bir politik güç için tehlikeli olabileceğini öne sürmektedirler ve politik gücün kaynağı doğrunun da kaynağı olduğunda, bir diktatörlükle karşı karşıyayız demektedirler. O diktatörlüğün ideolojisi Batı’dan nefret olduğunda ise düşüncelerin ölümcül bir hale geldiğini kaleme alırlar [10].

Oksidentalizm, Batı’nın ne ve kim olduğuna dönük bir araştırma yöntemidir ancak Arlı, bunun tarihi, psikolojik bir yöntem olabileceğini de ekler ve Oksidentalizm’in tarihi ve gelişim çizgisinin, Oryantalizmin gelişim aşamalarına hiçbir şekilde benzemediğini belirtir. Bu nedenle “oksidental yaklaşım biçimlerinin psikolojik motivasyon ve tarihsel-sosyal etkileşim unsurları çerçevesinde incelenmesi gerektiğini kaydeden Arlı, Oryantalizm’in, akademik bir disiplin olarak belirlendiği ama Oksidentalizm’in hiçbir şekilde buna sahip olamadığını ekleyerek önemli bir tespitte bulunur [11]. Bu tespite göre Oksidentalizm’in düşünce üslubuyla, Oryantalizm’in düşünce üslubu arasında hem siyasi, hem de ontolojik anlamda bir fark vardır. Bu fark, oryantalizmin düşünce üslu­bunun, hem bir akademik disiplin, hem de bir tüzel kurumun, sömürge kurumlarının birikimlerinden yararlanmasının bir sonucu olarak ortaya çıkar. Bu üslup aynı zamanda, Batı kültür dünyasının entelektüel öznelerinin ortak algı içeriklerini, kolektif hafızalarını büyük ölçüde belirlemiştir ki, bunlar arasında Nerval, Montesquieu, Marx, Weber gibi şair, yazar ve bilim adamları da yer almıştır. Oksidentalizm’de ise bu kadar sistematik bir iç işleyişten ve mantıksal bütünlükten söz etmek olası değildir. Oksidentalizm, büyük ölçüde bu iki tarihsel-sosyal olgunun yarattığı yeni bilinç alanında belirmiş [12] ama sadece kendi tarihsel-sosyal sorunlarının çözümü için bilgi üretenlerin bu bilinçten hareketle yaptıkları bir “Batı tanımı” düzeyinde kalmıştır. Arlı, bu bilgi ve tanımlamaların disiplinli, yöntemli ve sistematik olmadığının altını çizmektedir. Bu anlamda Oksidentalizm’in ta­rihsel olarak konumlandırılabileceği tek nokta, Batı-dışı kültürle­re sahip aydınların, Batı’yla ilgili gözlemlerine, anti-sömürgeci söyle­mlere ve kendi kültürel özelliklerine yönelik atıflardır. Bunlardan yola çıkılarak bir hedef belirlenmeye çalışılması ve Batı ile ilgili söz yapılarının Oryantalizm’e verilen tepkici ve savunmacı cevaplarla ken­dini göstermesi bu söylemin doğasında yer edinen [13] bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır.

Batı-dışı top­lumların Batı’ya dair bu söylem biçiminin, sömürgecilikle müca­dele mantığı içinde, Batı sömürgeciliğine karşı verilen tepkiden derin şekillerde beslenmesi göz önünde bulundurulması gereken önemli bir noktadır. Bu konuda Arlı, Oksidentalizm’in de Oryantalizm’in de söylem biçimlerinin çözümünde gözden kaçırılmaması gere­ken bir husus olduğunu varsayarak, bu söylemlerin nereden, nasıl ve hangi kolektif özneler adına konuştuklarının bilinmesine gönderme yapar. Sömürgecilik faaliyetlerinin, oksidentalist söylemin içeriğini ne ölçüde belirlediği sorusunu soran Mahmut Mutman da önemli bir noktaya işaret ederek, “Sö­mürge ilişkisi sadece sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasında de­ğil, ayrıca bunların dışında, bunlardan birisini sömürgeci diğerini ise sömürülen olarak kuran ilişkiyi ifade etmekte” demektedir [14].  Oryantalizm düşüncesinin karşıtında bir anlam içeren Oksidentalizm ya da Garbiyatçılık fikrinin temelde tepkisel çağrışımlar barındırdığı görülmekte ve Batı’nın Doğu’yu anlamaya çalışması ve tanıması çeşitli sorunsallara dayandığından, Doğu ve Doğuluların Batı hakkındaki fikirlerinin nesnel olmayan, aşırı genellemelere maruz kaldığı anlaşılmaktadır.

 

* Bu başlık (yazının başlığı) ve makalenin yeniden derlenmesinde, 11 Eylül Sonrası Amerikan Sinemasında Öteki’nin Sunumu başlıklı yüksek lisans tezimden faydalandım. Bu başlık genel hatlarıyla Sinemada Oryantalist ve Oksidentalist Söylemleri anlamaya dönük okumalar içermektedir. İlk yazılarda bu söylemlerin, hangi anlam katmanlarında karşılıklarına ağırlık verilecek ve sonraki yazılarda (Allah nasib ederse) bu iki söylemin sinema filmleri üzerinden okumalarına geçilecektir.

 

Kaynakça

[1] Alim Arlı, Oryantalizm, Oksidentalizm ve Şerif Mardin, Küre Yayınları, İstanbul, 2009, s.59-60.

[2] Arlı, 2009, s.59-60.

[3] I. Buruma, A. Margalit, Garbiyatçılık: Düşmanlarının Gözünde Batı (The West in The Eyes of Its Enemies), Çeviren: Güven Turan, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2009, s.9- 10.

[4] Buruma ve Margalit, 2009, 9- 11.

[5] A.g.e., 2009, 13.

[6] A.g.e., 2009, 15-16.

[7] Hilal Erkan, Hollywood Sinemasında Oryantalizm, Kırmızı Kedi Yayınevi, İstanbul, 2009, s. 29-30.

[8] Arlı, 2009, 63-64.

[9] Arlı, 2009, 76-77.

[10] Buruma ve Margalit, 2009, 96-98.

[11] Arlı, 2009, s.60.

[12] A.g.e., 2009, s.62.

[13] A.g.e., s.62.

[14] A.g.e., s.41.

 

(Nida Dergisi, Sayı: 174, Oksidentalizm Sayısı, Ocak-Şubat 2016)

“Nida adı anılarak İktibas edilebilir”.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


1 + beş =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm