• MÜSLÜMAN ENTELEKTÜELLERİN MİLLİYETÇİLİKLE BULUŞMALARI

     

    Yazar: Altan Murat ÜNAL

     

    İslâm asabiyeti (kavmiyetçiliği), etnik milliyetçiliği cahiliye anlayışı olarak
    görür. Toplumun birliğini bozan; başka toplumlara düşmanlığı, zulmü ve hakareti
    meşru gören ırkçılığın İslâm’la örtüşmesi mümkün değildir. Soya, kavme, dünyevi
    çıkarlara dayalı her çağrı, İslâm’ın yerine ikame edilmek istenen cahiliye
    çağrısıdır. İslâm’a göre insanlar iki gruba ayrılır: İman edenler ve iman
    etmeyenler. Yani, insanları birbirinden ayıran ana unsur dini inanıştır. Bu nedenle
    hangi kavimden olursa olsun Müslümanlar kardeştir.
    İnsanların değerler skalasında, zihinsel dünyasında yaratılıştan gelen
    özellikler onların üstünlükleri ya da aşağılanmaları olarak değerlendirilemez.
    İnsanlardaki dil, renk gibi bazı farklılıklar bir ayrımın, dışlamanın konusunu
    oluşturamaz. Çünkü bu gibi farklılıklar birer işarettir, Allah’ın ayetlerindendir.
    Yaratılıştan gelen farklılıklar birer çeşitliliktir, zenginliktir. Bu farklılıkların
    toplumların tanışıp kaynaşmaları için vesile olması gerekirken; yaratılış gayesinin
    aksine savaşların, dünyayı parselleme arayışlarının zeminini oluşturması
    üzücüdür doğrusu.

    Continue Reading

    10 Kasım 2016 • Bu Sayı, Genel

  • Ulus Devletler Toplamı # Hanif Millet,Ümmet

    10 Kasım 2016 • Bu Sayı, Genel, Sayı Afiş

  • KAR FIRTINASI KAPIYA DAYANDI: FORCE MAJEURE

     

    Yazar: Selma Elmas

     

    “Sen ve ben birbirimizi çok şımartmıştık, hava geçirmez bir varoluşun içindeydik.

    Her şey kusursuzdu, tek çatlak yoktu. Oksijensizlikten öldük.”

    Kardan Adamların Kardan Kaleleri…

    Erkeklerin hikâyesi neden yok?

    Hikâye biriktiren, hikâyelerle birbirine tutunan, hikâyeleriyle yarışan, hikâyeleriyle kavuşan kadınlara inat, neden bunca sessiz erkekler dünyası! Gürültüden yana zengin, sözden yana fakir!

    Kadınlar erkeklerin “burada” olmamasından şikâyet eder daima.

    “Burada” olmayan erkekler nerededir? Eğlenen, oyalanan, yarışan, ama konuşmayan sessiz erkekler korosu.

    Godard’ın ‘Sinema; erkek bakış açısıyla yazılmış kadın tarihidir.’ sözünün bana göre kanlı canlı vücut bulmuş hali olan İngmar Bergman’ı anmadan, birazdan değineceğim filmin yarım kalacağı hissine kapıldım nedense. Nitekim İskandinav sinemasının en önemli isimlerinden biri olan Bergman filmlerini anımsamanın bu filmi değerlendirme noktasında bana yardımcı olacağını düşünüyorum. Onun sinemasında erkekler etik bir realizm; kadınları ise biyolojik bir duruş sunar. Bergman’ın erkekleri karmaşık bir oluşa gebe iken; kadınları antipatik, yaratıcı bir doğaya sahiptir. Kadınları anlama babında eşsiz bir eğilimi olan Bergman’ın da kendi sinemasında ‘kadın’ figürü oldukça güçlüdür. Bergman’ın kadınları daha çok günlük yaşamda karşımıza çıkan kadınlar gibidir. Sadece çeşitli nüanslara sahiptirler. Anlamak için pencereyi biraz daha aralamak gerekebilir. Öyle ki bu ‘kadın’ figürünün yer yer Bergman’ın birebir kendisi olduğuna dair söylentiler bile mevcuttur. Yönetmen, anlatacağı hemen her şeyi işte bu kadın karakterleri üzerine yükler zira kendisi bir duygunun en taze, saf ve boş şeklinin bu figürler üzerinden yürütülebileceğine inanır. Esasında bu açıdan baktığımızda karşımızda çifte standart vardır. Çünkü Bergman’ın kadınları daima güçlü ve haklıdır. Continue Reading

    9 Kasım 2016 • Bu Sayı, Genel

  • ORYANTALİST VE OKSİDENTALİST SÖYLEMİN SINIRLARI VE SİNEMADAKİ KARŞILIKLARI*

    Yazar: Yunus Namaz

     

    Oryantalist ve Oksidentalist Söylemin Sınırları ile başlayacağımız bu yazı dizisinde, öncelikli olarak Oksidentalizm’e ve Oksidentalist söyleme yer vereceğiz. Kısmet olursa, daha sonraki yazılarda Oryantalizm ve Oryantalist söyleme yer vererek bu iki söylemin sinemadaki sınırlarının, sinema filmlerindeki kullanımlarının ve temsil biçimlerinin karşılıklı okuması ele alınacaktır. O halde ilkin, Oksidentalizm’e ve Oksidentalist söylemle bir giriş yaparak terimin iki farklı anlamda kullanıldığına yer verebiliriz. İlki, klişeleşmiş/basmakalıp fikir ve genellikle Batılı dünyanın, Avrupa ve İngilizce konuşan dünyanın, insanlığını yitirmiş olduğu görüşünü içeren anlamdır. İkincisi, Batı ideolojileri ya da görüşlerinin hem Batılı hem de Batılı olmayan yerlerde gelişmesi ile öne çıkan anlamdır. Bu tanımlarla birlikte şunu unutmamak gerekir. Bir kavramı tanımlamak onu sınırlamayı da beraberinde getirme tehlikesi içerebileceğinden, kavramların tarifinin net ve kesin sınırları olmadığını hatırlatmak gerekir. Zira her tanımlama kendi içinde bir gerçeklik barındırabilir. Continue Reading

    29 Ekim 2016 • Bu Sayı

  • AHMET ÇAYCI ile “ORYANTALİZM, OKSİDENTALİZM VE SANAT ÜZERİNE”

    Röportaj: Selma Elmas

     

    İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Doğu kendi gücünü keşfetmeye başlarken, bu değişim oryantalizmden yüzyıllar sonra Oksidentalizm’in ortaya çıkış zeminini hazırlar. Batı, sömürgeciliğinin keşif kolu olan Oryantalizm vasıtasıyla elde ettiği bilgi ile Doğu üzerinde iktidarını kurar. 20. yüzyılda fiziksel işgal yerini zihinsel işgale bırakırken; iktidar da farklı bir boyuta taşınır. Oksidentalizm, Batı’nın bu iktidarını yıkma, Doğu üzerindeki hegemonyasını ortadan kaldırma girişimidir. Bu nedenle bir özgürleşme hareketidir de aynı zamanda.

    Doğu’nun ve Batı’nın post-kolonyal açıdan yorumu zaman olarak yalnızca sömürgecilik ”sonra”sında bulunmayabilir; bilakis epistemik olarak sömürgeci bağlamın oluşturulduğu ve ayrıldığı merkezin de ötesine geçmelidir. “Biz” ve “onlar”dan oluşan iki zıt dünya görüşü Frantz Fanon tarafından bir kurgu olarak nitelenmiş ve yerini kimliklerin ve bir zamanlar dünyaya hâkim oldukları sıralarda olduğu gibi Avrupalıların melezliğine daha çok önem veren bir perspektife bırakmıştır. 1989’da çift kutuplu dünyanın ortadan kalkmasıyla; kolonyal, post-kolonyal ve neo-kolonyal buluşmalardan doğan karşılıklı etkileşimlere gösterilen iltifat, küreselleşme çağındaki “bölünmüş tarih”in analiz edilmesi konusunda önemli bir muharrik güçtür.

    “Oryantalizm, Oksidentalizm ve Sanat” kitabının yazarı Sayın Ahmet Çaycı ile yaptığımız,  Doğu’nun Batı’ya bakışını, Oksidentalizm’i anlamaya giriş olarak da yorumlayabileceğimiz röportajı istifadenize sunuyoruz. Yapmak istediğimiz şey; konunun nefs-i müdafaa, Batı’ya karşı direniş/bağımsızlık konusunun üzerine biraz daha gitmek.

    Batı’nın rasyonel düşünme inancının bozguna uğradığı ve modernitenin zaaf içinde kaldığı çağımızda bu yeni durum karşısında yeni bir düşünme tarzının, üslubunun gerektiği ortada. Attığımız adımların buna vesile olması temennisiyle…

     

    Oryantalizm dendiğinde, occident’ın (Batı) orient’ı (Doğu) araştırma, tanıma ve tanımlama biçimi olarak bildik, tanıdık. Şimdi de şu soruyu sormak istiyoruz: ‘Peki, Doğu Batı’yı nasıl bilir?’ Bu noktada ‘oksidentalizm’ diye bir kavramla karşılaşıyoruz. Nedir oksidentalizm? Siz ne dersiniz, Doğu’nun Batı’yı bilme serüveni nedir?

    Efendim, kavram olarak meseleye yaklaştığımız zaman oldukça muhtevalı bir konu olduğu anlaşılmaktadır. Zira Oryantalizmin hâlihazırda sınırlarının belli olmadığı, kronolojik bağlamda da sınırları tamamen konmamış bir konu üzerinde araştırma yapmanın güçlükleri ortadadır.  Orient kelimesi orijin itibariyle Latince olup “Orior” kelimesinden gelmekte, “güneşin doğuşu veya yükselmesi” anlamını taşımaktadır. Zaman içinde bu kelime Batı dillerine sirayet etmiş, Oriental ve izm kelimelerine dönüşmüştür. Aynı kelime için Doğubilim, Şarkiyat, Doğuculuk gibi terimler de kullanılmıştır. Kelimelerin anlamıyla Doğu’ya ait olanlar kastedilmiştir. “Oryantalist” kelimesi 1799 yılından itibaren hem Fransa’da hem de İngiltere’de sözlüklerdeki yerini almaya başlamıştır. Oryantalizmin genel gidişatının tahlilinde şöyle bir kanaat hâsıl olmuştur: Oryantalizm, Doğu’nun tecrübeleriyle Batı’nın Aydınlanma dönemi sonrasındaki elde ettiklerini birleştirerek daha faydacı hale getirmiştir. Temel gayesi Doğu’dan yararlanmaya yönelik bu girişim, zaman zaman fantezilere yönelerek kendini eğlendirmek veya Doğu’nun egzotik unsurlarıyla farklılıklar yaşama güdüsüne dönüşmüştür. Bu yaklaşım tarzıyla Batı hem fayda elde etmiş hem de gönlünü eğlendirerek psikolojik rahatlama sağlamıştır. Bu süreç bütün hızıyla devam etmektedir. Diğer taraftan Oksidentalizm ise şimdilik isminin zikredildiği, içeriğinin bile tam olarak algılanamadığı bir kavram/teşekkül olması sebebiyle meselenin zorluğunu ifadeye yeter kanaatindeyiz.

    Konuyu bu noktada daha da derinleştirmeden; ‘Doğu–Batı’ ayırımının sahici ve sanal boyutu nedir? Coğrafi bir taksimat mıdır sadece yoksa Doğu ile Batı arasında epistemolojik ve ontolojik bir ayrım/ayrımcılık zaten söz konusu mudur?

    Batı’nın hareket noktası epistemolojik bağlamda “ampirik ve akla dayalı tarihselcilik” üzerine odaklanmıştır. Bu sebeple Batı, Oryantalizm sayesinde kendini özne yerine koyarken, ötekileştirdiği Doğu’yu ise araştırma nesnesi olarak telakki etmiştir. Böylece Batı bilen ve yönlendiren pozisyonuna oynarken, diğer taraftan Doğu’nun araç veya madde olarak tasnifi ortaya çıkmaktadır. Batı bu rolü yaklaşık iki asırdan beri sergilerken, oyunun sahnelendiği alanı kendi coğrafyasının uzağında tutmaya gayret sarf etmiştir. Böylece Doğu, nesne olarak bu oyunun mizanseninde pasif kalmıştır. Aslında durum hiç de böyle olmamıştır. Edward Said’in ifadesiyle “Doğu, sadece Batı’nın yakın komşusu değildir. Bu alan aynı zamanda Avrupa’nın en geniş, en zengin, en eski sömürgelerini kurduğu bir bölge ve uygarlığının ve dillerinin temelidir. Bu alan yine aynı zamanda kültürel rakibi; ilhamını yine Avrupa’dan alan büyük bir karşıtıdır. Dahası var… Doğu; fikirleri, hayalleri, kişiliği ve deneyleri ile kontrastlar yaratarak Avrupa’nın (yahut Batı’nın) tarifini kolaylaştırmaktadır.

    Oryantalizmin, epistemolojik ve ontolojik ayırımcılık ve ‘ötekileştirmeye’ varan Doğu–Batı ayırımı, ‘oksidentalizm’de de benzeri ayırımcılık ve ötekileştirmeci dile evrilme tehlikesini barındırır mı?

    Oryantalizmin temel gayesini/idealini ortaya koymakta yarar vardır ki bu noktada Batı’nın “ben merkezli pragmatist/faydacı” amacı devreye girmektedir. İdealin eyleme dönüşmesinde “öteki”ni husumet ortamının dışında tutarak ondan nasıl fayda sağlayabilirim düşüncesine/noktasına doğru çekmiştir. Böylece Batı’nın çıkarlarına hizmet eden Doğu, kendiliğinden teşekkül ettirilmiş ve bu durum Batı’nın çıkarlarına hizmet eden bir durum haline getirilmiş olacaktır. Diğer cenahtaki (Oksidentalizm) göstergeler meselenin böyle cereyan etmediğini sosyolojik ve tarihi belgelerle ortaya koymaktadır. Zira İslâm coğrafyası içindeki toplulukların bunun aksi yönde amel etmesi beklenilemez.

    Oksidentalizm için bir ‘ilim’, diğer disiplinler gibi bir ‘disiplindir denebilir mi? Tam olarak ne zaman ortaya çıkmıştır? Hangi sosyal ve siyasal şartlarda ortaya çıkmıştır?

    Hâlihazırda disiplinden bahsetmenin güçlüklerini yaşıyoruz. Yaptığımız iş sadece kavram ve terimlerle sınırlı gel-gitlerden ibarettir. Öncelikle kavramı teşekkül ettirmek ve sonra ayrıntılara doğru yol almak gerekmektedir. Biz sadece “mefkûre”yi tartışıyoruz. Belki bu tartışma kimileri için muhayyel vaziyet arz edebilir.

    Oryantalizm, Oksidentalizm ve Sanat adlı kitabınız bulunuyor. Oryantalizm Oksidentalizm’e nazaran çok konuşuldu. Fakat buna rağmen Oksidentalizm konusunda daha söylenecek çok şey var. Sizin konuya ilginiz nasıl başladı?

    Yukarıda ifade ettiğim gibi, Oksidentalizm hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Daha meselenin bidayetinde bulunuyoruz. Ama her şeyin bir başlangıcı olduğu gibi böyle bir meselenin de bir başlangıcının olması kaçınılmaz bulunuyor. Sorunun ikinci kısmına gelince; S. Ü. İlahiyat Fakültesi’nde görev yaptığım dönemde, genç asistanlar ekibi tarafından hazırlanan “Marife Dergisi”nin “Oryantalizm” ve “Oksidentalizm” isimli özel sayıları sayesinde böyle bir konuyla tanışma fırsatı bulmuştum. Meselenin mutfağında görev ifa eden birisi olarak, konuyu sanat ile bütünleştirerek müstakil bir çalışma haline getirdim.

    Sanat konusu bu iki bakış açısı arasında mı duruyor? Ya da sanat kendini bu anlamda nasıl konumlandırıyor?

    Sanatın bu iki blok arasında yer alması imkân dâhilinde değildir. Zira E. Said’in çalışmasını bütün ayrıntıları ile inceledim, maalesef sanata yaklaşan veya sanatı çağrıştıran hiçbir ayrıntı tespit edemedim. O halde sanatla olan irtibatı bu fakir (alanım olması sebebiyle) ortaya koymaya çalıştı. Burada da sanatın başta güzel, sevecen ve estetik boyutu harekete geçerek, bu alana dâhil etmek istedim. Uygulama sahası olarak da arkeolojik faaliyetler, müzecilik boyutu ve ressamlar silsilesi bu sahada fiilen görev almışlardır.

    Kitabınızda Oryantalizm ve Oksidentalizm’i ayrı ayrı ele alıyorsunuz. Oryantalizm kısmında üzerinde özellikle durulması gereken bir konu “Avrupa Merkezcilik” ve “ötekileştirme.” Bu iki konu arasında nasıl bir ilişki söz konusudur?

    Batı kavramının merkezini teşkil eden Avrupa’ya (Eurocentrism) bir bütün olarak yaklaşıldığı zaman tek bir kimlik ortaya çıkar. Kimliğin parametreleri tek din, beyaz ırk, sanayileşme ve kapitalizm gibi olgulara dayandırılmıştır. Bu süreci hızlandıran ivmelerden biri Sanayi Devrimi’nin getirdiği maddeyi insanlığın emrine sunma becerisi olmuştur. İnsanın ortaya koyduğu mamul onun işini kolaylaştırmıştı. Böylece insan kendinden harcayacağı enerjiyi, başka yakıtları kullanarak elde etmiş ve bundan daha fazla ürün ve kazanım elde etmiş oluyordu. Yani hammaddeyi tamamen uzaklardan temin ederken kazanımı/faydayı hep kendine mal etmiştir. Böylece tamamen tek taraflı faydacılık esasına dayalı bir düzenin devam etmesi için çaba sarf etmiş ve hâlâ da etmektedir. Ancak tek taraflı bir kazanıma dayalı düzen, hukuk sistemine aykırı bir düzen olduğu için zamana bağlı olarak değişmek zorundadır.

    Oksidentalizm, bugün de etkileri devam eden kolonyalizmi, özellikle kültürel kolonyalizmi aşmada ne gibi katkılar sağlar?

    Oksidentalizm’in kavram olarak tartışıldığı bir dönemde çok fazla beklenti içine girmemek gerekir. Ancak teşekkül safhası ve sistemli hale gelmesiyle birlikte her şeyden önce bu bilincin yerleşmesi gerçekleşir. Sonra da buna karşı farklı yaklaşımlar ve tezler üretmek mümkün olabilir.  Zira Oryantalizmin sevimsiz yüzünü sömürgeler teşkil etmektedir. Batılıların “Asya’da bizler için ele geçirilecek yer vardır” şeklindeki sömürge ideali zaman zaman hortlamış ve birçok mekânı muhasarası altına almıştır. Yakın tarihte yaşanan işgal ve sömürü amaçlı müdahaleler, Doğu’nun biyolojik yapısını alt üst etmiştir. Örneğin 1857 yılında İngilizlerin Hindistan’ı istilâ etmesi; aynı yıl Fransızların Cezayir’i işgal etmesi rastlantılar ötesinde işgal yarışının Doğu ve Batı eksenindeki örnekleridir. Hollanda’nın Hint Okyanusu’ndaki Cava adalarını istilâsı ise sömürgenin en doğu noktadaki failini göstermektedir. Bütün bu gelişmeler Oryantalizmin kolonyal yönüne ait göstergelerdir. 1700’lü yıllardan başlayarak 1900’lü yıllara kadar devam eden iki asırlık gelişmeler, Oryantalizm ile kolonyalizmin paslaştığı dönem olarak tarihteki yerini almıştır.

    Hasan Hanefi’nin alana katkısı nedir? Oksidentalizm’in bir disiplin haline gelmesi noktasında rolü nedir?

    Burada Hasan Hanefi’nin katkısından evvel emirde söz edilmesi gerekmektedir. Oksidentalizm konusunda yapılan çalışmaların başında Hasan Hanefi’nin Mukaddime fi’ilmi’l-istiğrâb (Batıyı Tanıma-Anlama Bilimine Giriş) adlı eserini zikretmek gerekmektedir. Bu eser 1992 yılında basılmış olmasına karşılık henüz Türkçeye tercüme edilmemiştir. H. Hanefi, Doğu ve Batı medeniyetlerini inceleyerek onlara vasıflar yükler. Doğu medeniyetini merkezcil (çevreden başlayıp merkeze doğru yönelen), halkaların merkeze doğru yoğunlaştığı bir medeniyet olarak tanımlamaktadır. Diğer taraftan Batı medeniyetini ise merkezkaç (dışlamacı) olarak tavsif etmektedir. Merkezkaç kavramını merkez dışında, reaksiyonel olarak tarif etmektedir.

    Oksidentalizm’in de Oryantalizm gibi kurumsallaşma imkânı var mıdır?

    Sanıyorum bu soru yukarıda cevabını bulmuştur. İdealler öncelikle ortaya konur, uzun süre tartışılır ve sonunda belli bir minval üzere gelişir. Bu süreç de tamamen böyle cereyan edeceğe benziyor. Dolayısıyla aceleciliğe düşmeden sabır ve itidal ile hareket etmek gerekmektedir.

    Oksidentalizm noktasında belli bir aşama katedilebilmesi için Avrupa merkezcilik ve ötekileştirme söylemleri/hegemonyası hâkim paradigmayı ne yönde etkiliyor?

    Basit bir mantık ile baktığımız zaman bu soruya cevabımız “menfi” olacaktır. Ama henüz o aşamaya geldiğimizi söyleyemem.

    Oryantalizmde merkezde “hayali Doğu” kavramı vardır. Kurgulanmış Doğu. Oksidentalizm için de bir hayali Batı kavramından bahsedebilir miyiz?

    Başlangıçta Oryantalizmin hareket noktası “Hayali Doğu” üzerine bina edilmiş olsa da zaman içindeki gelişmelerin tamamen rasyonel ve bilinçli bir eylem halini aldığı aşikârdır. Zira kolonyal yaklaşımı başka türlü izah edemezsiniz.

    Oksidentalist söylem de tıpkı Oryantalizm gibi bir dışlayıcılığa sahip mi? Yani Oksidentalizm dünyayı anlama/algılamada nasıl bir katkı sağlar?

    Sanmıyorum, yukarıda ifade edildiği gibi tarihi uygulamalar ve yaşanan tecrübeler bu hususu destekleyecek örnekler ihtiva etmemektedir.

    Avishai Margalit ve Ian Buruma, kitaplarında birçok izm gibi Oksidentalizm’in de Avrupa’da doğduğunu iddia ediyorlar. Yine kitapta Oksidentalistler için çizilen çerçeve o kadar geniş ki Hitler’den Taliban’a herkes Oksidentalist. Oksidentalist denilince “Batı düşmanı” mı anlaşılmalıdır?

    Oksidentalizm hususunda kafa yoran ve meseleyi kaleme alan isimler Ian Buruma-Avishai Margalit olmuştur. Çalışmalarını Occidentalism: The West in the Eyes of its Enemies (Oksidentalizm: Düşmanlarının Gözünde Batı) başlığıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu ikili meseleye biraz daha uzak noktadan yani “Uzakdoğu”dan bakmaları sebebiyle Müslümanların duygu ve tecrübelerini idrak etmeleri beklenilemez. Muhakkak önemli bir çalışmadır ancak daha çok genele şamil yaklaşım sergilemektedir.

    Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Ali Şeriati gibi düşünürlerin de Batı’ya getirdikleri eleştirileri Oksidentalizm içerisinde düşünmemiz mümkün mü?

    Eleştirilerin olması hayra alamettir. Ancak öncelikle kendimizi murakabe etmemiz gerekir. Meselelerin üstesinden ancak böylece gelinebilir. Dolayısıyla işin merkezinde Doğu bulunduğuna göre eleştiriye enerji harcamak yerine o enerjiyi üretime dönüştürmeliyiz ve ümmetin hayrına kanalize etmeliyiz.

    Son olarak, sanattan Oryantalizm’e itiraz ve Oksidentalizm’e katkı nedir, nasıl olmuştur? Bu anlamda kimler katkıda bulunmuştur ve kimler takip edilebilir?

    “Her şey zıddı ile kaimdir.” sözünden hareket ederseniz böyle bir yaklaşım kaçınılmaz görünmektedir. Oryantalizm’e itiraz doğal bir refleks olarak kendiliğinden teşekkül etmektedir. Bu sebeple Oksidentalizm’in karşı tez olarak sürekli canlı kalması gerekmektedir. Ancak bu sayede belli bir mesafe katedilebilir. Özellikle meselenin merkezinde akademik birimlerin yer alması gerekmektedir. Araştırma merkezlerini tesis ederek bir an evvel yola revan olmak gerekiyor. Oksidentalizm hususunda kalem oynatan üç-beş kişi bilindik isimlerdir. Esas olan bu sahaya yeni isimler kazandırmaktır. Oksidentalizm’in disiplinlerarası boyutu hesaba katılınca her bilim dalından meseleye katkı sağlayacak zinde isimlere ve beyinlere ihtiyaç vardır. Sizin sorunuz ancak bu sayede hayatiyet kazanabilir.

     

    Nida Dergisi, Sayı: 174, Oksidentalizm Sayısı, Ocak-Şubat 2016)

    “Nida adı anılarak İktibas edilebilir”.

    29 Ekim 2016 • Bu Sayı

  • GARBİYATÇILIĞI ANLAMA REHBERİ

    Yazar: Sezai Ozan Zeybek

     

    Garbiyatçılık (Occidentalism), çok kabaca tarif etmek gerekirse Doğu’daki Batı tahayyülü demek. Fakat aynı zamanda Batı’nın gözlüğünü ödünç alıp/içselleştirip kendine bakmayı da içeriyor.

    Bu ufak yazıda Türkiye’de Garbiyatçılığın nasıl işlediğini şematik bir şekilde anlatmaya çalışacağım. İddiam şu olacak: Türkiye’de bir şekilde biz ve ötekiler ayrımına dayanan pek çok mesele, Şark ve Garb ikiliğine dayalı kısıtlı bir anlam çerçevesine dayanıyor. Daha doğrusu, meselelerin ele alınış tarzı ve konuşulma şekilleri belli bildik kalıplara göre biçimleniyor. Bu kalıplar sınırlı sayıda; dört tane. Konu eğitim de olsa, kadınlar da olsa, Avrupalılar da olsa ve hattâ futbol da olsa dört kutulu bir şablonun içinden anlam üretiliyor. Continue Reading

    29 Ekim 2016 • Bu Sayı

  • BATI DOĞU’NUN NERESİNE DÜŞER; BATI’NIN KENDİ DOĞU’SU İLE SAVAŞI

    Yazar: Arif Arcan

     

    Doğu-Batı Tartışmalarının Oryantasyonu Üzerine Bir Yaklaşım

     

    ‘Şarkiyatçılık’taki düşüncem, mücadele alanları açmak için hümanist eleştiriye başvurmak; bizi hırçın bir kolektif kimliği hedefleyen yaftalara, düşmanca tartışmalara hapseden kısa vadeli, polemiğe dayalı, düşünceyi ketleyici öfke patlamalarının yerine uzun soluklu bir düşünme ve çözümleme süreci getirmek. Yapmaya çalıştığım şey için “hümanizm” sözcüğünü kullandım; bilgiç postmodern eleştirmenler hor görüp bir kenara atsalar da benim kullanmayı inatla sürdürdüğüm bir sözcük bu. “Hümanizm” derken, Blake’in deyişiyle “zihnin tavında dövülmüş kelepçelerden kurtulup aklımızı tarihsel ve rasyonel olarak kullanarak gerçek bir düşünsel kavrayışa ve sahici bir açılıma ulaşma gayretini kastediyorum öncelikle. Ayrıca hümanizmin dayanağı, başka yorumcularla, başka toplumlar ve dönemlerle toplumsal bir ortaklığımız olduğu düşüncesidir; yani, en açık deyişle söylenecek olursa, tek başına hümanist diye bir şey yoktur. Bu, her bölgenin diğer tüm bölgelerle bağlantılı olduğunu, dünyamızda hiçbir şeyin dış etkilerden tamamen bağımsız, yalıtılmış olmadığını söylemektir… Zihni, insanın somut tarihinden ve deneyimlerinden uzaklaştırıp ideolojik kurmaca, metafizik saflaşma ve kolektif hezeyan alanları içine hapseden indirgeyici formüllerin ve dünyadan kopuk ama etkili düşüncelerin ne kadar sorunlu olduğunu sergilemenin ve/veya silahlarını yok etmenin bize düşen bir ödev olduğunu düşünüyorum elbette. Bu söylediğim, Continue Reading

    29 Ekim 2016 • Bu Sayı

  • DOĞU VE BATI ARASINDA

    Yazar: Mustafa Aydın

     

     

    Genel Olarak Doğu ve Batı

     

    Bilindiği üzere doğu ve batı kelimeleri, güney ve kuzey; sağ ve sol, ön ve arka, alt ve üst gibi yön/taraf bildiren kavramlardır. Bunlar genel olarak bir şeye göredirler. Mesela ön ve arkadan söz ediliyorsa bir orta yer vardır ve bu ön ve arka ona göre bir anlam ifade etmektedir. Konumuz olan Doğu ve Batı da bu kuralın dışında değildir. Doğu ve batı kavramları güneş karşısındaki yer kürenin belli istikametlerini göstermektedirler. Ancak her ne kadar yer küre üzerinde güneşin doğduğu yer doğu, battığı taraf batı ise de coğrafi olarak buralar hemen sanıldığı kadar belirgin değildir. Çünkü günün hemen her anında güneş dünyanın bir yerinde doğmakta, bir yerlerde ise batmaktadır. Buna göre de dünyanın her yeri doğu ve her yeri batıdır. Kur’ân’da geçen ve lafzen “Allah iki doğunun da iki batının da Rabbıdır” ifadesindeki iki doğu ve iki batı “doğu batı, her ikisi de Allah’ındır” mânâsında anlaşılabilir.

    Ancak tabiî ki bu kavramlar söz konusu ettiğimiz genellemenin ötesinde özel bir anlam ifade etmektedir. Mesela en yaygın kullanımıyla doğu, Asya; batı, Avrupa’dır. Bunlar Amerika ve Avustralya kıtalarıyla henüz bir ilişkinin kurulamadığı eski dünyanın yön belirlemeleridir. Buna göre iki ana coğrafi alanın merkezi, iki kıtanın ortasında yer alan, pek anlamlı da olmayan bir adlandırmayla günümüzde Ortadoğu olarak nitelendirilen bölgedir. Muhtemeldir ki Continue Reading

    29 Ekim 2016 • Bu Sayı

  • NİDA DERGİSİ ‘OKSİDENTALİZM’ SAYISI

    Nida Dergisi’nin ‘Oksidentalizm’ Sayısında… 

    Continue Reading

    9 Kasım 2015 • Bu Sayı, Genel

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm