• DÜNYAYI MÜLK MÜLKÜ DEVLET EDİNMEK

    Yazar: Abdurrahman Arslan

    Modern düşünce kendi özgürlük tanımına dayanarak, başlangıcından itibaren dini, aileyi ve devleti eleştiri konusu yaptı; sanayi devriminin doğurduğu muazzam adaletsizliklerle beraber Marks’tan sonra bunlara mülkiyet/sermaye de eklenmiştir. Yeniçağla beraber üzerinde en çok meşgul olunan meselenin iktisat olması, batılı insanın kendi tarihsel tecrübesi göz önüne alındığında boşuna sayılamaz. Binlerce yıldan beri asla mülk sahibi olamamış ve bu yüzdende mülk/sermaye sahibi olmaya aşırı şekilde susamış bu insanın reformasyonla beraber mülk/sermaye sahibi olmaya başlaması, onu aynı zamanda ciddi bir sorunla da yüz yüze getirmiştir. Çünkü daha sonraları bir sınıf olarak “burjuva” şeklinde adlandırılacak olan bu insanlar mülkiyetle nasıl bir ilişki kurulacağını bilemiyorlardı. Modern dönemin iktisat üzerinde bu kadar çok yoğunlaşmasının sebeplerinden biri de Batılı insanın mülkiyetle kuracağı ilişkinin mantığı, kuralları, onu güvenceye almanın yolları, kısacası mülkiyetle ilişkinin “nasıllığı” üzerinedir. Continue Reading

    4 Haziran 2015 • Genel

  • MÜSLÜMAN BENLİK VE ŞAHSİYET DÜŞÜNCESİ

    Röportaj: Yunus Polat

     

    ‘Benlik/Şahsiyet’ kavramının kendisi ve çağrışımı ile aranız nasıl? Bu kavramdan ne anlamalıyız?

    Bismillahirrahmanirrahîm.

    Şahsiyet kavramıyla ve çağrışımlarıyla aram iyidir. Benlik teriminin etimolojisinde de bir sorun yok ama aramızın iyi olmamasını gerektirecek şaibeli çağrışımları mevcuttur. Bu iki sözcük arasında bir ara bölge belirlememiz gerekmektedir. Şahıs ve şahsiyet kelimeleri olumlu anlam içermektedir. Şa-ha-sa fiili yüksek olmak, (“ok yükseğe gitti”), ‘iri’ gibi anlamlara gelmektedir. Arap dilinde şahıs, “yüksekliği ve görünüşü olan şey” diye tanımlanmaktadır. Şahsiyet’in Türkçedeki karşılığı ise ‘kişilik’tir. Kişilik, bir kimsenin kendisine özgü belirgin özellikleri, manevi ve ruhi özelliklerinin bütünü demektir. Teşhis sözcüğü, daha çok tıpta ve adliyede kullanıldığı biçimiyle, tanınması zor bir kişiyi, ona ait şahsi bilgilerden hareketle tanıma, bilme işidir. İşte, insanın bedensel özellikleri gibi, kişiliğini başkalarından ayırt eden ruhi-fıtri özelliklerine de kişilik/şahsiyet denmektedir.

    Şahıs ve şahsiyet kelimeleri Türkçede olumlu çağrışımlara sahiptir.

    Continue Reading

    30 Mayıs 2015 • Genel, Röportaj

  • CEHENNEM’İN VAR DİYE KURUM ETME

    Yazar: Nurettin ÖZCAN

    Tartısı hafif gelen ise

    Bir uçurumun girdabına sürüklenecektir

    Bilir misin nedir o uçurum?

    Dağlayan bir ateş!

                                                                                                                                       Karia 8–11

    Toplumların kültür dokularında, biz şunu çok iyi biliyoruz ki, herhangi bir toplumun inşa sürecinde, en temel yapı taşı, hiç vazgeçilemeyecek bir şekilde dîne bağlı inanç faktörüdür. Her ne kadar günün şartlarına uygun düşürülmüş türlü sosyal ve siyasal söylemler böyle bir olguyu görmezden gelseler ve örtmeye çalışsalar da, vak’aların ele alınışlarında dinin asli bir unsur olarak daimâ ilk plâna taşındığını görüyoruz. Bu hadise, toplumun kendi kendisini değerlendirmesinde böyle olduğu gibi, uluslararası değerlendirmelerde de tamamen böyledir. Meselâ George W. Bush’un 11 Eylül hadisesinden sonra haçlı seferleri ruhunu dile getirip onu alevlendirme çabasının arkasındaki inanç temeli budur. İngiltere Başbakanı Lloyd George’nin Türkler hakkındaki; ”Türkler bir insanlık kanseridir. Onlar bir talan, zulüm ve cinayet meşalesidir.” (D. Avcıoğlu, M. Kurtuluş Tarihi, c. 1 s. 35) sözlerinin arkasında, Hz. İsa ile ilgisini hiçbir zaman bulamamış, sömürgeci ve engizisyoncu kilise Hıristiyanlığının sürekli olarak beslediği nefret duygusu yatmaktadır.

    Continue Reading

    30 Mayıs 2015 • Genel

  • ÖZGÜRLÜĞÜ KÖLELİĞE DEĞİŞMEK

    Yazar: Altan Murat ÜNAL

    “Bir zorbayı koruyanlar atlılar, piyadeler, ordular değildir; onları koruyanlar gönüllü kölelerdir.” diyor Fransız düşünür Etienne de la Boetie. Toplumsal köleliğin sürekliliğini de gönüllü köleler sağlıyordu gerçekten. Firavun da cesaretini onlardan alıyordu. Firavun’a yakın olmakla birçok avantaj elde ediliyordu çünkü.

    İnsanların kendi gönülleriyle hazırda olan birilerini başlarına getirip onlara körü körüne itaat etmeleri farklı bir sosyal yapıyı göz önüne seriyor. “Siyasal liderlerden, patronlardan; dernek, vakıf, cemaat gibi oluşumların önünde yer alanlardan bazıları kendilerine itaat eden, boyun eğen, sessiz, itiraz etmeyen, eleştirel yetenekten yoksun, aklı devre dışı bırakan kitleler oluşturmada çok da zorlanmamışlardır.” dense yanlış olmaz. Ne yaptığını, neden yaptığını, kimin için yaptığını bilemeyen, kendi iradesini ortaya koyamayan insanların salt çokluğuna bakılarak onların haklı ve doğru yolda bulundukları sanısına varmak sıradanlık olur.

    Continue Reading

    30 Mayıs 2015 • Genel

  • CÜBBELERİN DİKTATÖRLÜĞÜ ‘ARACI’LARIN İHANETİ

    Yazar: Nusret ALTUNDAĞ

    Bizim millet üniformanın, önlüğün her türlüsünden korkar. Dişçinin önlüğünden, imamın cübbesinden, entelektüelin fularından, askerin üniformasından, hâkimin cübbesinden, şeyhin hırkasından vs.

    Dikkat edilirse bu üniformalar özelleşmiş bir grup tarafından kullanılır. Örneğin memurlar kravat takar. Bu üniformaların hepsinin aynı kefeye konamayacağı gerçeği bir tarafa; tarihte ve insan hayatında üstlendikleri rolün de aynı olduğu söylenemez. Fakat bu insanların toplumla (üst inanç veya) oluşumlar arasında bir tür ‘aracı’ konumda oldukları da muhakkak. Yani kendilerine ait bir tür giysileri olan gruplar genelde bir dînin, felsefenin, ideolojinin ya da dünyaya bakış şeklinin özelleşmiş, söz konusu düşünceyi temsil ve tebliğ eden kitlesidir. Evet, çiftçilik, marangozluk da birer meslek grubudur fakat yukardaki gruplar gibi bir şeye tekabül etmedikleri ortadadır.

    Sanırım burada ‘aracı’ kavramı üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. Bu kavramın çağrışımı olumsuz olmasına rağmen iki tür aracılık durumundan sözedebiliriz. Birincisi peygamberî misyonda olduğu gibi insanlara bir örneklik olsun diye bir insan teki üzerinden tüm insanlara aktarılan mesajın taşıyıcılığı ve bunun devam ettiriciliği olan aracılık. Bu aracılık türüne “örneklik” ya da “öncü olma” durumu da diyebiliriz. Bunun devam ettiricisi olarak da “âlim”leri söyleyebiliriz. Yani bu aracılık türünde hakikatle insanlar arasına girip bu durumdan nemalanmak değil; yanlış inançlarla insanlar arasına girip insanları hakka yöneltme çabası vardır. İkincisi, iktidarların muktedirliklerinin hazmettiricisi, kabul ettiricisi olarak ortaya çıkardıkları ya da tarihin gelgitinde kendilerini aracı konumunda bulan ve bundan nemalanan aracılar.

     

    Continue Reading

    29 Nisan 2015 • Genel

  • ORADA “KAR NAHİFLİĞİNDE ÇOCUK DÜŞLERİ” ÖLDÜ

    Yazar: Selma ELMAS

     

    vermiyor artık bana Plevne Türküleri

      Ey Srebrenitsa!

     Rüzgârda savrulan

     Sonra ateş düşen saçlarına

    Türküler yakacağım”

    Bünyamin Doğruer, Hep Ağrıyan Yanım Oldu Balkanlar

     

    Eski Yugoslavya döneminde “sanatın başkenti” olarak nitelendirilen Saraybosna savaştan sonra da bu özelliğini savaşın tüm yaralarına ve geride bıraktığı tahribata rağmen devam ettiriyor. Yetiştirdiği genç sanatçılar bunun en güzel örneği. Bosnalı genç Yönetmen Aida Begiç bunlardan biri. Onu ilk uzun metrajlı filmi olan “Kar” filmini izlediğim zaman tanımıştım, belki daha doğru bir ifade ile merak etmiştim. “Kar” filminin ana karakteri Alma’nın yer aldığı tüm sahneler o kadar gerçekçi ve izleyici o kadar çok atmosfer içerisine dâhil ediliyordu ki Yönetmenin kimliğini de bir nevi ele veriyordu. Bu yüzden zihnimde tasavvur ettiğim Aida Begiç tabiri caizse tam da hayal ettiğim gibi çıkmıştı. Çünkü bir filmi film yapan şüphesiz ki yönetmeninin dokunuşları yani fırça darbeleridir.

    Continue Reading

    29 Nisan 2015 • Genel

  • KUDRET MERKEZLİ ALLAH TASAVVURUNDAN ADALETLİ ALLAH ANLAYIŞINA DOĞRU

    Yazar: Orhan GÜVEL***

    (Davud Rehber * ’in God of Justice ** isimli çalışması üzerine)

    Davranışlarımızı belirleyen inandığımız değerlerdir ve inançtan bağımsız bir eylem düşünülemez. Söz konusu Müslümanlar olduğunda, hayatlarına yön veren en temel unsurun ‘Allah tasavvurları” olduğu görülür. Kendisini İslam’a nispet eden birey ve topluluklar farklı Allah tasavvurlarına sahiptir. “Kadir-i Mutlak Allah”, “Merhameti gazabını aşmış Allah”, “Hikmetinden sual olunmaz Allah”, “Keyfi davranışlarda bulunabilen Allah”, “Kullarını keyfi olarak cezalandırıp, ödüllendiren, doğru yola eriştirip, saptıran Allah” , “Kullarının tüm davranışlarını belirleyen Allah”, “Tüm hayır ve şerrin kendinden sadır olduğuna inanılan Allah”, “Adalet ve hikmetle muamele eden Allah” vb.

    Birey nasıl bir Allah tasavvuruna sahipse bu doğrudan davranışlarını etkilemekte, söz konusu bireylerden oluşan toplumun karşılaştığı olaylara karşı gösterdiği refleksler de ona göre şekillenmektedir. Mesela kudret merkezli, davranışları sorgulanamaz Allah anlayışına sahip bir yönetici, işveren, baba, öğretmen, cemaat lideri ve diğerlerinin tebalarından koşulsuz itaat istemeleri, adalete yaraşmayan davranışlarını kabullenip kendisini ıslah etme yoluna gitmektense çevresindeki insanlara fiilleri “sorgulanamaz yarı tanrı” edasıyla muamele etmesi başka ne ile izah edilebilir? Bunun temelinde kime, neyi, ne zaman, nerede, nasıl ve niçin yapacağı belli olmayan “Kudret merkezli Allah” inancının yattığı açıktır.

    Kudret, irade ve mutlak ilime indirgenmiş, kullarına yönelik muameleleri anlaşılamayan ve sorgulanamayan Allah tasavvuru, kaçınılmaz olarak insanlardan gayrı meşru veya hatalı davranışlarını dahi sorgulamadan kabul etmelerini bekleyen kaprisli, diktatör bireylerin yetişmesine kapı aralamaktadır. Büyük ölçüde Eşariliğin etkisiyle şekillenmiş “Sünni Allah tasavvuru” da adalet merkezli Allah’tan ziyade kudret merkezli Allah anlayışını temsil eder.

    Continue Reading

    29 Nisan 2015 • Genel

  • SAVAŞIN METAFİZİĞİ ÜZERİNE

    Yazar: Arif ARCAN

    Mâlum hikâyedir:
    Büyük İskender bir fetih dönüşü büyük bilge Diyojen’i ziyaret etmek ister. Büyük İskender Diyojen’in yaşadığı yere varınca Diyojen,i bir fıçının içerisinde güneşlenirken bulur. Büyük İskender Diyojen’i selamlar ve “Dile benden ne dilersen!” diye ünler. Diyojen hiç istifini bozmadan “Gölge etme, başka ihsan istemem senden” diye karşılık verir.

    Bu hikâyeden, Diyojen’in dünya malını ve iktidarını temsil edenlere meyletmediği sonucuna kolaylıkla varılmaktadır. Gerçekte durum bu merkezde midir? Esasında Diyojen Büyük İskender’e şunu söylemektedir: “Sen ki bilinen ve bilinmeyen bütün ülkeleri fethettin, nice kralları, prensleri, melikleri, şahları ve padişahları diz çöktürdün, itaate zorladın. Zorbaları, çeteleri, hırsızları, uğursuzları, düşük ahlaklı arsızları, hak ve hukuk tanımayan küçük iktidar heveslilerini etkisiz hale getirdin. Askeri gücünün eşlik etmiş olduğu siyasal gücünün ağırlığı altına şimdi her şey yerli yerinde. Şurada, fıçımın içinde esenlikle, korkusuz, ardımı kollamak zorunda kalmadan dilediğimce güneşleniyorum. Daha ne isteyeyim!” Bu hikâyede Büyük İskender ve Diyojen yerine farklı isimleri dilediğiniz gibi koyabilirsiniz.

    Fetihçi imparatorlukların yaşamlarının uzun soluklu olmasının temel şartı; adil bir düzeni hedeflemeleriydi. Bu kadim bir hedeftir ve bu hedefin ilahi kaynaklı olduğu tartışılmazdır. Bu durum iktidarlara meşruiyetini bahşeden dinsel bir temadan öte, iktidar sahiplerinin yüklenmek zorunda kaldığı ilahi bir göreve işaret etmektedir.

    Continue Reading

    29 Nisan 2015 • Genel

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm