• İktidarın Soykütükleri: Sınıf; Emek/Sermaye

     

    Konuşmacılar: Ferhat Kentel – Alev Erkilet

    Moderatör: Şahin Gürçay

    Tarih: 7 Mart 2016 Pazartesi

    Yer: Kitaplı Kahve

    Şahin Gürçay: SivilSes grubunun organize ettiği “İktidarın Soykütükleri” panel serisinin ‘Sınıf: Emek/Sermaye” konulu ikinci programına hoş geldiniz. Söz hakkını ilk olarak Ferhat Kentel hocamız alacak ama öncesinde şunu belirtmeliyim: Şehir Üniversitesi’nin, kendi bünyesinde program yapmamıza izin vermeyerek bizim bu güzel yerde buluşmamıza vesile olduğu için teşekkürü hak ettiklerini söylemeden geçemeyeceğim. Ferhat hocam, buyurun; yarım saatlik bir konuşmanın ardından Alev hocamıza söz hakkını verecek ve soru cevaplarla oturumumuzu tamamlamış olacağız.

    Ferhat Kentel: Merhaba arkadaşlar, ben sınıf üzerine çok fazla çalışan biri değilim, o yüzden sınıf üzerine çalışanların alanına girip haddimi aşmak istemem ama kendi perspektifimden konuya bakmaya çalışacağım. Sınıf, emek, sermaye, sömürü, Türkiye’de ve dünyada daha çok solun, sosyalizmin, komünist partilerin, işçi partilerinin veya Marksist okumalar ve analizler yapanların ilgilendiği bir konu. Ben de bu kapsamda teorik bir sunum yapmaktan ziyade bir problematik etrafında sınıf meselesini tartışmak istiyorum. Alev’in tam olarak konunun hangi yönü üzerinde duracağını bilmiyorum ama onunla belki birbirini tamamlayan bir sunum olur. Şöyle bir hipotezden hareket edeceğim: ‘Her sınıf kendi kültürünü yaratır.’ Dolayısıyla sınıfın kültürle ilişkisini kurmak istiyorum. Bu vesileyle, dünyada ve Türkiye’de sınıf literatürüne geleneksel olarak hâkim olmuş okumaların biraz dışına çıkıp ‘kültürel kimlik’ meselelerini de tartışabiliriz. Yani sınıf ve kültürel kimlik meselelerinin çok fazla birbirinden kopartılmaması gerektiğini düşünüyorum. Continue Reading

    10 Kasım 2016 • Bu Sayı, Genel, Röportaj

  • ZAHİT ATAM İLE POST-KOLONYALİZM BAĞLAMINDA “ÜÇÜNCÜ DÜNYA SİNEMASI VE FRANTZ FANON ÜZERİNE”

    Röportaj: Selma Elmas

     

    Şarkiyatçılık, bağrında taşıdığı kolonyal anlayışı Batı’nın kendisini konumlandırdığı merkezle birlikte dünyayı eşit olmayan iki parçaya böldü. Bu bölünmenin tezahürleri olan ötekilerin kimlikleri, tarihleri ve yazgıları şarkiyatçı söylemle postkolonyal dönemde de kültürel alanda ablukaya alındı. Değişen empeyalizm beraberinde değişen sömürü biçimlerini de getirdi. Bu sömürü biçimleri sanattan politikaya birçok alanda söylemsel düzeyde kendini meşrulaştıracak argümanları ve araçları üretmekte gecikmedi. Bu bağlamda Hollywood Sineması özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir güç olarak tarih sahnesine çıkan ABD’nin  önemli silahlarından biri oldu.Üçüncü Sinema ise ticari amaç güdülerek yapılan Hollywood  Sinemasına karşılık ticari kaygıları bir yana bırakarak, daha özgürlükçü, toplumsal sorunlara değinen ve seyirciye belli hedefleri ve mesajları taşımaya çalışan,-sadece Üçüncü Dünya ülkelerinin yaptığı bir sinema değil-,Üçüncü Sinema kuramı çerçevesinde oluşturulan diğer ülkelerinden ürettiği bir sinema olarak  tarih sahnesindeki yerini aldı.

    Üçüncü Sinema’nın ve özellikle Afrikalı sinemacıların Frantz Fanon’un sinemayla ilgili tespitleri üzerinden altyapı kurarak bir sinema içeriği oluşturduğunu ve Üçüncü Sinema’nın Fanon’un tespitlerini dikkate alan bir kategori olduğunun altını çizmekte fayda var.Buradan hareketle Nida Dergisi olarak Postkolonyal teorinin izini sürmeye devam ettiğimiz bu söyleşide Postkolonyal teoride hayli önemli bir konumda olan Fraznt Fanon ve Üçüncü Dünya sineması üzerine Sinema Tarihçisi ve Eleştirmeni Zahit Atam’la gerçekleştirdiğimiz söyleşiyi istifadenize sunuyoruz. Continue Reading

    29 Ocak 2016 • Röportaj

  • OZAN SEZAİ ZEYBEK İLE “POST – KOLONYALİZM” ÜZERİNE

    Frantz Fanon, “Sizin olmayan bir dünyanın ateşiyle aydınlanıp ısınıyorum” der. İnsanlık tarihi sömürgecilik ve emperyalizmle doludur. Sömürgeciliği, güçlü siyasî varlıkların refahlarını devam ettirmek için güçsüz olanların her türlü kaynağını adaletsiz bir biçimde kullanmaya yönelik eylemleri olarak tanımlamak mümkündür. Sömürgecilik ve emperyalizm nasıl değerlendirildiğine bağlı olarak, birbirilerini izleyen iki tarihsel dönem ya da iç içe geçmiş bir süreç olarak tanımlanabilmektedir. Belirtilmesi gereken nokta, her iki uygulamanın da yönünün Batı’dan Doğu’ya ya da Kuzey’den Güney’e doğru olmasıdır.

    Sömürgecilik, müstemlekecilik olarak da isimlendirilebileceğimiz kolonyalizm; ‘Batı’nın ‘doğu’nun topraklarına, pazarına, siyasal ve sosyal yaşamlarına olduğu kadar, sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik yapısına ‘uygarlaştırma’ nosyonuyla müdahalesi olarak tanımlanabilir. ‘Karanlık kıtalara ışık götürme’…!

    Batı’nın modern dünyada girişeceği sömürgecilik eylemlerini meşrulaştırmak için pek çok araç kullandığı ve geri çekildiği bölgelere tekrar nüfuz ettiği gibi söylemlerin yükselmesiyle beraber, post-kolonyalizm de kendini iyice hissettiren bir teori hâline gelmiştir. Post-kolonyalizm, temel olarak sömürgeden kurtulan ulusların yaşadığı hızlı kimlik ve kültür dönüşümündeki tehlikeyi ve fırsatları ortaya koymaya çalışan bir teoridir. Continue Reading

    28 Ocak 2016 • Röportaj

  • HALİL İBRAHİM YENİGÜN İLE “TÜRKİYE İSLAMCILIĞI VE SEYYİD KUTUB YORGUNLUĞU”

    Röportaj: Fatih Bütün

     

    İslamcı olarak nitelenen bazı kesimlerin Seyyid Kutub çerçevesinde dile getirdiği veya dile getiremese de kabule hazır oldugu ‘seyyid kutub söyleminin bugüne hitâb etmediği’ saptaması yeni bir tartışmanın kapısını aralaması gerektiği kanaatindeyiz.
    Seyyid Kutub’u cahiliyyenin her türlüsüne yükseltilmiş bir itiraz ve vahyî soluğun kurucu metaforu olarak ele aldığımızda, Kutub’a yukarıdaki itirazı getirenlerin kahir ekserisinin pupa yelken aldıkları yolda artık kendilerine ağır gelen bir bagajdan, Kutub ‘kamburundan!’ kurtulmak ister gibidirler.
    Zira Kutub söylemi, bahsettigimiz kesimlerin, dünyanın yeni değilse de popüler değerleri limanlara demir atılmalarına pek de müsade etmemektedir. Söylemin gücü böyledir.

    Continue Reading

    9 Kasım 2015 • Röportaj

  • ALEV ERKİLET İLE “KÜLTÜR VE MEDENİYET BAĞLAMINDA DEĞİŞİM SÜRECİNİ DOĞRU OKUMAK”

    Röportaj: Fatih Bütün – Selma Elmas

     

    Levi Strauss “Kelimeler, her birimizin niyetlerini açıklama koşuluyla istediği şekilde kullanmakta özgür olduğu aletlerdir” der. Kültür ve Uygarlık kavramlarına geçmeden; kelime ve kavramları niyetlerimizi açıklama kaydıyla kullanımı serbest alan olarak görebilir miyiz? Ne düşünüyorsunuz?

    Özellikle sosyal bilimler söz konusu olduğunda, kavramların, üzerinde herkesin ittifak ettiği tek bir tanımının olmadığı hepimizin çok iyi bildiği bir husustur. Tek bir kavramın bile onlarca hatta yüzlerce farklı tanımı yapılmıştır. Kültür, medeniyet, modernleşme, sınıf, sosyal değişme gibi kavramlar farklı dönemlerde hatta aynı dönemde farklı düşünürler tarafından farklı farklı tanımlanmışlardır. Örneğin bazı düşünürlere göre sınıf, sadece gelir ve servete göre tanımlanabilecek bir olgu iken, diğer bazılarına göre sınıfı ekonomik göstergeler yanında yaşam tarzlarını da hesaba katarak tanımlamak gerekir. Değişme olgusu belirli dönemlerde bir altın çağdan sonra yaşanan gerileme, çöküş, yozlaşma olarak algılanırken; aydınlanma sonrasında insanlığın her geçen gün daha iyiye doğru gidişi şeklinde tasavvur edilmiştir. İlerlemeden kastedilenin ne olduğu da kendi içinde pek çok tartışmaya konu olmuştur. Savaşların ortadan kalkması mı, sanayinin gelişmesi mi, evrenin akılla ya da pozitivist bilimlerle açıklanması mı ilerlemedir? Yahut kültür dediğimizde sadece değerlere, kurallara, adet ve geleneklere mi yoksa anlam ve değerleri, davranışları ve maddi kültür unsurlarını da kapsayan daha bütünsel bir şeye mi işaret edilmektedir? Bu soruların cevabı, Marx’a, Weber’e, Gökalp’e, Ogburn’e, Sorokin’e ya da Toynbee’ye göre değişmektedir. Continue Reading

    16 Eylül 2015 • Röportaj

  • RAMAZAN YAZÇİÇEK İLE ‘ZAMANIN RUHU’NU KAVRAMAK…

    Sıklıkla dile getirdiğim bir hususu burada da paylaşmayı gerekli görüyorum: Her kavram kendi felsefesinin çocuğudur. Hiçbir kavram taşındığı topluma, kültüre kendi felsefî içeriğinden arınmış masumiyette ulaşmaz. Keza kavramlar dinamik karaktere sahip olup değiştirme ve dönüştürme hedeflidirler ve başka alanlara da kendi kasıtlarıyla birlikte taşınırlar. Zeitgeist (zamanın ruhu) kavramı da bundan farklı değildir.

    Aynı serüveni yaşayıp aynı sorunlarla yüzleşmeyen toplumların problemlerini aynı kavramlarla çözmeleri muhaldir. Farklı kültür ve toplumlardan alınan ödünç kavramlar, taşındıkları yerlerde çözümden ziyade sorun oluşturma potansiyeline sahiptirler. Çözüm için ihraç kavramlara dayatmacı rol yüklenmesi; çözümün biricik şartı görülmesi durumunda ise infial kaçınılmazdır.  Continue Reading

    2 Eylül 2015 • Röportaj

  • AHMET SAİD AKÇAY İLE “SANATTA GÖRME BİÇİMLERİ VE KÜLTÜR TÜKETİMİ”

    Röportaj: Fatih Bütün

    ‘Kültür’ ve ‘sanat’ üzerinde konuşurken, hem belirli hem de çok belirsiz bir alan üzerinde konuşuyor gibiyiz. Hem çok önemsiyor, çok baskın bir yanımızla da fazla önemsemiyoruz. Gazetelerin ve dergilerin kültür-sanat sayfaları veya televizyonların kültüre dair programlarının çoğunluğu ‘kültür-sanat’ alanından ne anlaşıldığını ele veriyor. Kültür ve sanat hakkındaki görme düzeyimiz hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

    Bence kültür ve sanat algımızda çok ciddi bir boşluk var; bu yüzden belirli bir “görme” biçiminden bahsedemeyiz. Önce neyi görmemiz gerektiğini bileceğiz ki, ona göre bir düzey tutturabilelim; “bakmak”la “görmek” bir değildir; bu konuda John Berger’in Görme Biçimleri’ni iyi anlamamız lazım. Müslüman muhafazakâr toplum, toplumsal hafızayı kaybedeli hep bakmaktadır. Çok pratik, tüketilebilen kültüre hayranlık var, yani popüler kültürün alışkanlığında klişe değerlerle bir inşa süreci yaşıyor bu toplum, her on yılda bir yeniden klişeler inşa edilip sunuluyor önümüze. Sanatı da pazarlanabilir bir araç olarak görmeye başladı, bu da popüler kültürün ürettiği iktidarın ve ahlâkın bir parçasıdır. Continue Reading

    4 Haziran 2015 • Röportaj

  • MÜSLÜMAN BENLİK VE ŞAHSİYET DÜŞÜNCESİ

    Röportaj: Yunus Polat

     

    ‘Benlik/Şahsiyet’ kavramının kendisi ve çağrışımı ile aranız nasıl? Bu kavramdan ne anlamalıyız?

    Bismillahirrahmanirrahîm.

    Şahsiyet kavramıyla ve çağrışımlarıyla aram iyidir. Benlik teriminin etimolojisinde de bir sorun yok ama aramızın iyi olmamasını gerektirecek şaibeli çağrışımları mevcuttur. Bu iki sözcük arasında bir ara bölge belirlememiz gerekmektedir. Şahıs ve şahsiyet kelimeleri olumlu anlam içermektedir. Şa-ha-sa fiili yüksek olmak, (“ok yükseğe gitti”), ‘iri’ gibi anlamlara gelmektedir. Arap dilinde şahıs, “yüksekliği ve görünüşü olan şey” diye tanımlanmaktadır. Şahsiyet’in Türkçedeki karşılığı ise ‘kişilik’tir. Kişilik, bir kimsenin kendisine özgü belirgin özellikleri, manevi ve ruhi özelliklerinin bütünü demektir. Teşhis sözcüğü, daha çok tıpta ve adliyede kullanıldığı biçimiyle, tanınması zor bir kişiyi, ona ait şahsi bilgilerden hareketle tanıma, bilme işidir. İşte, insanın bedensel özellikleri gibi, kişiliğini başkalarından ayırt eden ruhi-fıtri özelliklerine de kişilik/şahsiyet denmektedir.

    Şahıs ve şahsiyet kelimeleri Türkçede olumlu çağrışımlara sahiptir.

    Continue Reading

    30 Mayıs 2015 • Genel, Röportaj

  • Prof. Medaim YANIK ile Görsel Kültür ve Şiddetin Toplumsallaşması üzerine

    Söyleşen: Mücahid Sağman

     

    Hocam öncelikle bir tanımlama yapmak adına; bireysel ve toplumsal şiddet gibi bir ayrıma gidebilir miyiz? Ayrıca şiddet için üretilebilen ya da tetiklenebilen bir “duygu” tanımı yapmak doğrumudur ya da şiddet toplumsal ilişkilerin kaçınılmaz bir hâli midir?

    Bireysel ve toplumsal şiddet arasında ayrım yapabiliriz. Bireylerin şiddeti ile toplumsal grupların şiddetlerinin kökenleri de birbirinden farklıdır. İnsanlar neden şiddet uygular ya da neden uyuşmazlık yaşar ve bunun çözüm yolu olarak da neden şiddeti seçer. Şiddet, bir şeyleri elde tutmak için kullanılan bir araç. Kişilerin bir takım talepleri, istekleri var ve bazen bunları şiddet içeren yöntemler ile de almak istiyorlar. Bu noktada ana sorulardan bir tanesi; insanlar neden şiddet yoluna başvururlar da hukuki yolları tercih etmezler? Psikoloji literatürü, çatışma analizi çözümü literatürü bize şunu söylüyor: İnsanların şiddet uygulama kapasitesi biyolojik yapılarında, doğalarında var, hem de bunu sosyal yöntemler ile öğrenebiliyorlar. Zaten biyolojik olanla sosyal olan bu noktada dinamik bir etkileşim halinde.

    Continue Reading

    29 Nisan 2015 • Röportaj

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm