BİR DÖNEMİN HİKÂYELERİ…

MÜSLÜMAN KALMAK

Yazar: Ali Yalçın

 

Cemil, geçmişinde solculuk olan bir Müslüman olarak ayrıcalıklıydı. Eğer bir insan solcu iken Müslüman olmuşsa, en azından iki farklı dünya görüşünü kıyaslayarak bir tercihte bulunmuştur ve dolayısıyla bu tür bir tecrübesi olmayanlara göre bilinç düzeyi daha yüksektir, şeklindeki ön kabul ile kendiliğinden saygınlığa da sahipti…  Cemil’i diğer arkadaşlarından farklı kılan  birkaç şey sıralamak mümkündü. Bir kere “içerde” Müslüman olmuştu. Yani daha önce bir ideolojisi varken ve bu ideolojiyi dava edindiği için gözaltına alınmışken, dahası duyumlardan anlaşıldığı kadarıyla, çok yoğun işkencelere maruz kalmışken bir öz eleştiri süreci yaşayarak daha iyi, daha mantıklı ve gerekçeleriyle daha sağlam bir dünya görüşünü kendi özgür iradesiyle tercih etmişti. “Müslüman Olmak” öyle herkesin nasibi olamayacak bir yücelikken Cemil bunu çoktan hakketmişti. Bu kadar mı? Tabii ki hayır! Cemil aynı zamanda şizofreni teşhisli bir Müslüman’dı. Müslüman da neticede  insandı ve birçok hastalığa yakalanabilirdi elbette! Şizofrendi, çünkü bu hastalık, ona yapılan işkencelerden geriye kalandı. İşkencelerde başı defalarca duvara vurulduğundan  hastalığı  öyle oluşmuştu. İşkenceler tahammül sınırlarını aştıkça o da kendisini Mazlum Doğan ve diğer dört arkadaşı gibi defalarca yakmak istemişti. Derin bunalımlara girmiş, uçsuz bucaksız uçurumların kenarında defalarca gezinmişti Cemil.

Diyarbakır Zindanı’nın Müslümanlar arasında dolaşan şahitlerinden olması Cemil’i farklı kılan bir başka özellik miydi? Marksist Leninist ilkeler doğrultusunda bir devlet kurmak amaçlı PKK örgütünün genç üyelerinden birisi olarak  içeri alınmıştı. İnsanlık dışı ne kadar işkence varsa hepsini yaşayan veya tanık olan Cemil,    1980   yılında        bir yolcu uçağını Tahran’a kaçırma teşebbüsünde bulunan  Yılmaz Yalçıner ve arkadaşlarından etkilenerek Müslüman olmaya karar vermekle hayatını tamamen değiştirmişti.

Cemil, kendi ifadesiyle, adeta yeniden doğmuştu. Müslüman olmanın yeryüzünde insanı şerefli kılan en önemli şey, Müslümanları sevmenin de  büyük bir ibadet olduğunu öğrenmişti. Yalçıner ve arkadaşları Allah’ın eşsiz nimetleriydi kendisi için… Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili ” eseri başta olmak üzere çok sayıda okumalar yapmıştı… Derken bir süreç yaşamış ve neticede dışarı çıkmıştı.

Dışarı çıktığında bir de sadık arkadaşı vardı: Şizofren

Şizofren illetinden kurtulmak için doktor doktor dolaşan Cemil, hastalığına deva bulur umuduyla Gaziantep’te Sinir ve Ruh Hastalıkları Uzmanı olan Mehmet Bekaroğlu’nun müdavimiydi artık.

Cemil hastalığı hakkında bilgilendikçe, biraz da doktorunun telkiniyle, Müslüman bir çevrede olmanın kendisi için şükür vesilesi olduğunu biliyordu. Hastalığını tarif eden doktoru    onu “Ruhun Kanseri” olarak tanımlamış ve kanserle mücadele etmek nasıl ki büyük bir sabır ve azim gerektiriyorsa bu hastalıkla baş etmek  için de durum aynıydı.

Şanslıydı.Müslümanlardan oluşan bir çevresi vardı… Onların soluduğu havayı ciğerlerine çekmek bile büyük bir şanstı…

Cemil her halükarda saygınlığını koruyarak arkadaşlarının arasında hastalığıyla yaşamayı bir imtihan olarak görüyordu. Ya tüm İslami çevresi  içerdeyken tanıdığı Yalçıner ve arkadaşlarından ibaret olsaydı! Ya dışarıda hiç kimsesi olmasaydı!.. Müslümanlardan olmak ve Müslümanlarla olmak ne büyük bir nimetti Allah’ım! Sonsuz şükürler olsun!

Artık iyi sayılırdı.

Hastalık nöbetlerinin arası uzamıştı.

Tedavi amaçlı beynine verilen elektrik şoklarının o kahredici azabına ve şok alım seanslarından sonrasına katlanmak büyük bir azaptı kendisi için.

Kendince, ne tür tedbirler alması halinde doktorların ruhun kanseri dedikleri hastalıktan kurtulmanın çarelerini aramaya başlamıştı: Müslümanlarla bir arada bulunmak, Kur’an ezberlemek ve kimi şifalı olduğu söylenen otları da ihmal etmemek…

Kısacası daha iyiydi Cemil…

Öyle ki ağabeyi Cahit’in elektronik eşya tamir yerinde çalışacak kadar sağlıklıydı.                        Ağabeyi böyle bir şeyi istemese de çalışması halinde veya bir şeylerle uğraşması halinde hastalığını daha az düşündüğünü söyleyerek onu ikna etmişti.

Günleri birbirlerine benzer olarak geçiyordu. Lakin hastalığı yakasını bırakacağa benzemiyordu. Nöbetler, değiştirilen ilaçlar,elektrik şokları…

Hastalığının ilerlediğini daha sık gelen nöbetlerden, huzursuzluğundan ve Müslümanlarla beraberken kendisine musallat olan şeytandan anlıyordu…

Öyle sanıyordu ki Müslümanlar kendisini eskisi gibi sevmiyordu.

İyice daraldığında soluğu Şevko’nun Kahvesi’nde alıyordu ancak sanki bir gariplik vardı onlarda… Sanki gelişinden memnun değildiler… Hakkında konuştukları konuyu değiştiriyorlardı mesela…

Sanki biraz asabi olmuşlardı.

Yok yok! Hastalığı tahmin ettiğinden çok daha hızlı ilerliyor olmalıydı…

İçin için o lanetli şeytandan Allah’a sığınıyor, çokça dualar ediyordu…

Sağlığı iyiden iyiye bozulmuş olmalıydı ki tekrar Gaziantep’e götürülüyordu.

Ağabeyi Cahit’e dönüp yarı ağlamaklı bir sesle:

“Abi,  Ayet’el Kürsi’yi yüz defa okumuştum!” dedi.

Cahit bu kez sesli okudu ona destek olmak için.

Cahit arabanın gürültüsüne aldırmaksızın:

“Şeytana lanet oku abi! Hiç Müslümanlar kafir olur mu?”

Cahit kardeşinin saçlarını bir baba edasıyla okşadı.

“Öyle şey olur mu? Müslüman Müslümandır!”

“Oradakiler ne güzel konuşuyorlardı ama şeytan bana başka  başka şekilde anlamamı sağlıyor!”

“Ordakiler”den kastı Şevko’nun Kahvesi’ne uğrayan Müslüman kardeşleriydi.

“Bu imamların arkasından namaz kılanların hepsi kâfir oldu! Memurluk yapanlar kâfir ve müşrik oldular… Böyle aktarıyor şeytan!”

Cahit sesini çıkarmadı.

“Şu cahiliye toplumundaki açık kadınlar cariye imiş! Tövbe estağfurullah!”

Cahit, kardeşinin saçlarını okşamakla cevap vermiş oldu mu, bilemedi…

“İran, Hama katliamına sessiz kalınca kâfir devlet olmuş! İran’ı sevenler de kâfir olmuş diyor lanetli!”

Cahit’in yüzüne baktı. Onun yanağında duran bir damla yaşı gördü.

“Bence şeytan,  Müslümanları yanlış anlayalım diye vesvese veriyor, değil mi abi?”

“Evet, Cemil, şeytan boş durmuyor!”

“Bana diyor ki seni eskisi gibi sevmiyorlar! Beni kardeşlerimden soğutmak istiyor!”

Uzun süre yol boyunca konuşmadılar. Cemil’in kıpırdayan dudaklarından belli ki Kur’an okuyordu.

Doktor  muayenesini yaptı. Sorular sordu.Aldığı cevaplar üzerine  uzun uzadıya düşündü.

Sorma sırası Cemil’indi.

“Müslüman Müslüman’dan nefret eder mi?”

“Yok etmez!”

“Eskiden bir Müslüman beni gördüğünde sevinci gözlerinden okunuyordu. Şimdi sanki birbirlerini sevmiyorlar! Sanki tahammülleri azalmış… Doktor bey bu hastalığın sanmakla bir alakası var mı? Sanıyorsun ki az sonra iki Müslüman kavga edecek… Veya hakaret edecekler birbirlerine! ”

“Bu hastalık… dediğim gibi, zor bir hastalık Cemil… Mümkün mertebe kalbini ferah tutacaksın! Şeytan sana vesveseler verecek! İyileşmeyeceğini söyleyecek… Aldırmayacaksın! İlaçlarını düzenli kullanırsan nöbetler daha az gelir…”

“Müslümanlarla ilişkim nasıl olacak? Şeytan bana onları farklı gösteriyor!”

“Aldırmayacaksın dedim ya… Her şeyin üstünde bir merhamet elinin olduğunu bilip tevekkül edeceksin! Biz Müslümanlar çok dualar edeceğiz! Müslüman kardeşlerimiz için de dua edeceğiz ki şeytan saflarımıza sızamasın!”

“Ben çok dua ediyorum!”

“Rabbim, duanız olmazsa size hiç bir yardımım olmaz diyor!” dedi Doktor, Cemil’i cesaretlendirerek…

Doktor tedavisinde eksik bir husus var mı diye bir süre düşündü. Cemil için zor olanı mecburen uygulayacaktı…Yanına bir sandalye çekip elini dostça omzuna koydu.

“Cemil biliyorum sana zor gelecek…Bir şok daha uygulayacağız…”

Cemil’den beklediği tepki gelmemişti.

“İyi olacaksa peki!”

Cemil’in kafasına, ucunda kablolar bulunan  çember şeklinde bir halka geçirerek işe koyuldu doktor.

Cemil üst üste titredi şoklar altında…Ağzından gelen köpükleri ağabeyi Cahit temizledi…

Cemil bitap düşmüştü… Yaşayan bir ölüden farksızdı Cahit’in kollarında…

Geri dönüş yolunda da durumu aynıydı… Bir kaç kez sayıkladı o kadar…

İki haftadan daha fazla bir süredir evdeydi. İstese de evden çıkası yoktu. Sanki o lanetli şeytan, adımını sokağa atar atmaz kendisine musallat oluverecekti. Sanki evin duvarları engeldi şeytanın içeri girmesine… Sanki okuduğu Kur’an’ın atmosferi şeytanın vesvese hâkimiyetini sona erdirmişti…

Sürekli Kur’an okusa da tedavisi eksikti. Müslümanlardan daha fazla uzak kalamazdı. Onların bulunduğu mekanlarda kurşunlarla kenetlenmiş binalar gibi saf tutarlarsa şeytanın ne hükmü olabilirdi ki?

Cahit, dışarı çıkıp çıkmama konusunda  farklı düşünse de Şevko’nun Kahvesi’ne geldi. Müslümanlar küme küme oturuyorlardı.Selam verdi. Selamını alan olmamıştı. Sanki gelen kişi  arkadaşları Cemil değil de bir yabancıydı. şöyle ilgisiz bir kaç baş çevrildi kendisine… Taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınarak kapıya en uzak  köşeye bir tabure çekip oturdu. Şevko her zamankinden daha soğuk bir tarzda önündeki sehpaya çay bıraktı. Şevko’da bir hal vardı ama neydi…

” Hastalığım acaba çok mu arttı?” diye içinden geçirdi yan masadakilerin hararetli tartışmasına da kulak kesilerek.

Şehmuz idi konuşan:

“…Ben de diyordum ki bana güvenip tüm işyerinin en önemli evrakı olan çek senetleri imza yetkisini bana vermişler! Bu güvene layık olmak için kılı kırk yararak çalışıyorum! Hay akılsız başım! Ne safmışım! Beynimi eşek arısı soksun!”

Doğrusu  çok merak etmişti… Peki gerçek ne imiş?

“Şehmuz abi, istemeyerek duydum da …Gerçek ne imiş?” diye titrek sesle sordu.

Şehmuz  bu soru üzerine birden ateş parçası kesiliverdi.

“Adamlar meğer beni Müslüman kabul etmiyormuş? Çek senetlere imza atıp küfrün mahkemelerinde yargılanmamak ve akidelerini tehlikeye atmamak için bu işi bana yıkmışlar!”

Cemil olduğu yerde sindi.

“Bunu nasıl öğrendin?” diye sordu hafif kekeleyerek.

“Kulak misafiri oldum!Gizli bir kulak olmamak için de sordum, duyduklarım yanlış mı diye…”

“Ne dediler peki?”

“Ne diyecekler Cemil? Mezhep düşüncesinde olduğum için meğer müşrikmişim, meğer müşrik kasapların etlerini yediğim için kafir olmuşum da haberim yokmuş?!”

Cemil, Şehmuz’un yanlarında çalıştığı Müslümanları tanıdığı için bir yorum yapamadı. Onların fedakâr insanlar olduğunu biliyordu…

“Şeytan gerçekten Allah’ın dosdoğru yoluna oturup fitne çıkarıyor!” diye kendi kendine söylendi… Acaba Şehmuz da kendisi gibi hastaydı da farkında değil miydi? Doktorun hastalığın başlarda anlaşılmasının  zor olduğunu söylediğini hatırladı. Üzgün bakışlarla Şehmuz’a baktı.

Şehmuz kendini tutamayıp bir sürü hakaretler yağdırıp, yanlarında çalıştığı Müslümanlara lanetler okuyarak çıkıp gittiğinde anladı ki Şehmuz hastaydı ve en kötüsü de hastalığının farkında değildi…

Az ötedeki grup Enfal suresinin bazı ayetlerini okuyarak anlam veriyorlardı. Yerinden kalkıp, izin isteyerek onların yanına oturdu.

“… Ayet bu durumu açıkça ortaya koyuyor. Saflar ayrılacak ve yeryüzünde kesin bir iktidar oluşuncaya kadar nasıl ki Peygambere esir almak, ganimet toplamak  men edilmişken bize de bu savaşta esir ve ganimet almak yasaktır! Ganimet için savaş yapılamaz! Hepsinin boyunları vurulmalıdır ki izzet; Allah, Resulü ve Müminlerin olsun! ”

Cemil bu konuları Elmalı’dan net hatırlıyordu… Sözün bir yerinden sonra araya girdi:

“İyi de Enfal Suresi’nin daha önceki ayetlerinde esirler de dahil ganimetlerin hukuku   açıkça belirtiliyor… Sonra haksız yere bir insanı öldürmenin tüm insanları öldürmek demek olduğu söylenmiyor mu?” diye açıklama gereği duydu.

“Cemil, kafirleri nerde görürseniz boyunlarını vurun diyen bir Allah var!” diye hiddetlendi az önce konuşan…

“Savaş fıkhı farklı bir fıkıhtır! Bu iki durumu karıştırmamak lazım, bir insanın hayatını kurtarmanın tüm insanlığı kurtarmak demek olduğunu bilmemiz lazım değil mi?” diye sözünü sürdürdü Cemil.

Bir başkası sözü aldı:

“Cemil, ne zaman ki inananlar Allah yolunda cihadı terk ettiler başlarına türlü musibetler geldi…”

Cemil hayret yüklü bakışlarla onlara baktı. Bir terslik varı ama neydi?

“Kur’an’da bir çok yerde cihad ve cehd kelimeleri geçer ama büyük cihad ifadesi bir yerde geçer: Sakın kafirlere itaat etme ve onlara karşı “onunla” en büyük cihad ile cihad et! diye geçer. Buradaki “onunla” ifadesi  Kur’an’ dan başka şey değildir.Elmalılı Hamdi Yazır bu konuyu çok güzel izah eder.”

Orada oturanlardan birisi:

“Cemil bence sen kafayı Elmalılı ile bozmuşsun!” dedi alaylı bir şekilde.

Cemil sesini çıkarmadan başını önüne eğdi.

İçinden defalarca Allah’a sığındı.

Bir süre öylece bekledikten sonra birden:

“Arkadaşlar az önce Şehmuz’u dinledim… Bir hastalığı olabilir mi?”diye sordu.

Oradakilerin hepsi gülüştüler.

“O da kafayı yemek üzere! Ekmeğini yediği Müslümanları tekfir etmeye başladı!”

Cemil, bir kez daha, hastalığının yüzüne vurulmasına alınıp yavaşça Şevko’nun  Kahvesi’nden ayrıldı.

Cahit’e uğradı. Önemsiz birkaç arızayı tamir etti. Kendini rahat hissetmeyince de eve geldi.

Şehmuz’u bir türlü aklından atamıyordu.

“Yarın sanayi sitesine uğrayıp usulünce öğrenirim,”diye mırıldandı.

İlacını hazırlayıp masaya koydu. Bir bardak su getirmek için mutfağa gitti. Dönüşünde su ile ilacı yuttu. Ne kadar zaman geçmişti anlayamadan masanın üzerinde yutulmaya hazır ilacı görünce şaşırdı.

“İçmedim mi?”diye hayretle söylendi.

Kutudaki ilaçları günlere göre saydı. Kutuya bakılırsa ilacı almamıştı. Tekrar tekrar saydı.

“Bu nasıl olur? İlacı yuttuğumu çok iyi hatırlıyorum!”dedi kararlı bir sesle.

İçine kurt düşmüştü.

Evden çıkıp doğruca Cahit’in yanına geldi.Cahit ondaki telaşı görünce işi bıraktı.

“Abi az önce buraya geldim mi?” diye sordu nefes nefese…

Cahit gülümseyerek kardeşine sarıldı.

“Geldin! Efraim Dayı’nın radyosunu bile tamir ettin!”

Cemil derin bir nefes aldı. İlaçtan bahsetmedi.

“Peki, gelirken nerden geldiğimden bahsettim mi?”

“Yok! Biraz gezinip gelmiştin sanırım…”

Bir süre düşünüp dükkandan çıktı. Doğruca Şevko’nun Kahvesi’ne geldi.

Şevket’e sorsa mıydı?

Vazgeçti sormaktan.Şevket ağzından kaçırabilirdi.Şevket’ten çay istedi. Önüne çay konulunca Şehmuz’u sordu:

“Şevket abi Şehmuz geri geldi mi?”

“Bugün hiç gelmedi!”

“Gelmedi mi?”

Nasıl olurdu?

“Mahmut abilere karşı öfke dolmuştu ya… Kızıp gitti hani…”

“Hiç görmedim!”

Başıyla, az önce oturduğu yeri işaret etti.

“Şurada oturdum ya… O da vardı!”

“Seni hatırladım ama Şehmuz yoktu!”

Derin bir nefes aldı. En azından kendisini görmüştü. Şükürler olsun!

“Şükürler olsun!” dedi üst üste…

Şehmuz’u başkasına sorsa mıydı ?

Çayını içtikten sonra tekrar eve geldi.

Yatağına uzanınca:

“Sanayi işi kalsın hele…”diye söylendi.

Hastalığı iyiden iyiye ilerlemişti.

Bunu, Şevko’nun Kahvesi’ndeki tartışmaların yerini ağız dalaşına bırakmasından anlıyordu…

Şeytan zihninde yer etmişti adeta!

Kitapevleri etrafında kümelenen Müslümanların birbirlerine karşı tahammülleri azalmıştı. Evden çıkıp da uğradığı hemen  her yerde birbirlerinin arkasından konuşan, birbirlerini tekfir eden, rejime uşak olmakla suçlayan Müslümanlar gerçekten var mıydı?

Farklı gruplara ait Müslümanlar kavga etmişler de öğrenci yurdunda kalan bir tıp fakültesi öğrencisi bacağından bıçakla yaralanmıştı… Zamanında ameliyata alınmasaymış nerdeyse hayatını kaybediyormuş?..

Müslümanların kaldığı bir öğrenci evine baskın yapılmış evdeki Müslüman öğrencilerin tamamı öldürülmüştü… Üstelik suçlananlar Müslümanlardı!

Sadece Müslümanların kendi aralarındaki kavgaları mı artıyordu? İlim Kitapevi’nin etrafında kümelenen Müslümanlar ile PKK arasında da artıyordu çatışmalar…

Demek ki hastalığı bu kadar ilerlemişti ha!

Nöbetleri sıklaşmıştı.

İlaçlarını artık kendisi alamayacak durumdaydı. Cahit ilaçları aksamasın diye gelip evde özenle veriyordu…

Namaz vakitlerini de karıştırmaya başlamıştı.

Bir sabah namazı vaktinde  Şehitlik Camii’nde İmam olan  Seyda Ubeydullah Dalar kafasına vurulan çivili sopalarla öldürülmüştü. Şevko’nun Kahvesi’ndeki konuşmalara kalsa onu Müslümanlar öldürmüştü…

Nöbetleri daha da artmıştı.

Sık sık Gaziantep’e götürülüyordu artık.

Doktoru çok taraftar olmasa da evlendirilse  daha iyi olabilir miydi?

Cemil çok taraftar olmasa da sonunda razı olmuştu evliliğe…Sabırla bakabilecek birisi ancak eşi olabilirdi…

Allah bir evlat bağışlamıştı Cemil’e.

Hayata tutunmaya çalıştıkça hastalığı tahammül edilemeyecek kadar artmaya başlamıştı.

Artık Müslümanların yanına uğramak çare değildi. Şeytan, olmayan bir çok şeyi olmuş gibi gösteren vesveseler verip onlardan soğumasını neticede başarmıştı…

İlaçların dozu arttırılmış olduğu halde fayda vermiyordu artık…

Kur’an okuyordu ama geçenlerde Kur’an’dan ayetler okuyan Mustafa  birden kendisine dönüp:

“Cemil, Kur’an’da Rabbimiz buyuruyor ki  onlara Allah’ın ayetleri okunduğunda kalpleri ürperir! Bu onların imanlarını arttırır! Okuduğum ayetlerden ötürü artık kalbim ürpermiyor Cemil! İmanım artmıyor Cemil! Peki sana sorayım: Sen Kur’an ayetlerini okuyunca kalbinin titrediğini hissediyor musun? İmanının arttığını hissedebiliyor musun? Bence senin de durumun benden farklı değil dostum! Biz belki de Müslüman değiliz Cemil! Belki de iman kalbimize yerleşmedi!”

Mustafa Şeytan olabilir miydi?

Kendisini şüpheye düşüren, Allah’ın ayetleriyle kendisini yoldan çıkaran Şeytan değil de neydi Mustafa?

“Mustafa, Rabbim buyuruyor ki aldatan sizi Allah ile aldatmasın!”

Mustafa vesveselerine devam edince daha fazla dayanamayıp olanca gücüyle haykırmıştı: ALLAH!

Mustafa ile konuştuktan sonra her ne zaman Kur’an okursa, dikkat ediyordu, kalbi titremiyordu.

Müslümanlığı konusunda Mustafa haklı olabilir miydi?

Mustafa’dan Allah’a sığınıp  Kur’an okumaya devam etti…

Atık kimse yoktu etrafında… Yapayalnızdı…

Yıllar geçip gidiyordu acımasızca…

Dolaştığı yerlerde kendisini görenler acıyarak bakmaya başlamışlardı. Son çırpınışlar şeklinde yine de Müslümanlara sığınmaktan başka çaresi yoktu… Dua etmekten  başka elinden ne gelirdi ki…

Eşi ve çocuğuyla geçirdiği zamanlar yeryüzünün en güzel anlarıydı kendisi için…

Onlara yük olmak, eziyetini çekmelerine sebep olmak çok acı veriyordu…

Artık dayanamıyordu…

En güzel anılarını hatırlamak da olmasaydı hayatın çekileceği kalmamıştı.

Hayata yük olmak ne zordu!

Müslüman kalmak ne zordu!

Acaba Yılmaz Yalçıner ne yapıyordu?

Ona ulaşsa ve kendisi için dua etmesini istese!

Bari bu birkaç günün ağır bunalımından kurtulabilse!

Bunaldı bunaldı…

Bari bu günü atlatabilse!

Yılmaz Yalçıner’e acilen ulaşması lazımdı… Hem de çok acilen!

O gece sabah namazına kadar seccadesinden kalkmadı.

Sabah namazından sonra eşine ve çocuklarına baktı baktı…

Dışarı çıkıp soluklansa!

Allah’tan uzun uzadıya bağışlanma istedi…

Keşke Yılmaz Yalçıner yanında olsaydı! Keşke!

Dışarıda hava buza kesmişti.

Elinde bir bidon mu vardı ne?!

Zaman durdu, mekan karıştı…

Bu benzin bidonu da ne zamandan beridir elindeydi?

Çaresiz bakışlarla etrafına bakındı. Eli cebindeki çakmağa ilişince ürperdi…

Sanki Diyarbakır Zindanı’ndaki  koğuşundaydı.

Mazlum Doğan mı istemişti bu benzin bidonunu?

Onun bir davası vardı ve kendini yakmakla davasını  en iyi anlatacaktı.

Kimse benzin getirmemişti… Kimse Mazlum’a yardımcı olmamıştı.

Çakmağı cebinden çıkardı.

Benzin bidonu ve çakmağa mutlu gözlerle baktı…

İyi de Yılmaz Yalçıner niye ortalıkta yoktu? Başına bir iş mi gelmişti?
Dışarısı çok yalnızdı, kendisi gibi…

Dışarıda sadece kendisi ve Yüce Allah vardı…

Dualar etti uzun uzadıya…

Sonra sesler duydu… Mazlum ona gülerek bakıyordu.

“Serok gözaltına alıntı Cemil! Kendimi bugün yakmasam ne zaman yakacağım?”

Sesler çoğaldı. Mazlum ve arkadaşları benzine kavuştukları için mutluydular…

Yalçıner’e sorsa mıydı? Serok Apo’nun yakalandığını, bunun protesto edilmesi gerektiğine inanan Mazlum ve arkadaşlarının  benzine ihtiyaç duyduklarını… Benzin ve çakmağı getirmekle günaha girer miydi?

“Haydi Cemil dök üzerimize benzini! Zaman kalmadı! Birazdan haberimiz dünyada yankı oluşturacak!”

Benzini onların üzerine döktü… Çakmağı ateşleyince gecenin karanlığında ortalık bir anda aydınlandı…

Cemil adeta taş kesilerek  Mazlum ve arkadaşlarının yanıp kül oluşlarını,  kahramanca yanışlarını izledi…

 

 

(Yazı, Nida Dergisi, 171. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Önceki Konu:
Sonraki Konu:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ 2 = yedi

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm