DOĞU VE BATI: KÖKENLER VE İDEALLER

Yazar: Reşat Cengil 

Doğu’ya ve Batı’ya, Asya ve Avrupa’ya dair bir düşünüş çoğu zaman bize ve ötekilere dair çatışmacı ve ötekileştirici bir diyalog haline gelme riskini içerir. Oysa yalıtılmış kültürler yoktur, kıtalar arasına da duvarlar öremezsiniz. Ama çoğu zaman sadece zihinlerdeki duvarlar üzerinden iktidar söylemleri üretilir.

Rahip krallar çağından beri doğuda nesilden nesile geçen, yaşayan ve nefes alan bir gelenek vardır. Bu geleneğe “Ezeli Hikmet” denir. Onun ezeli olması aşkın ve içkin olmasından, hayatın her alanını kuşatmasından kaynaklanır. Ancak bu aşkın geleneğin büyük bilgelerinden Mısır, Mezopotamya ve Pers ülkesinde ders alan Yunanlı pagan araştırmacılar, geri döndüklerinde onun kırıntılarını kaleme almış ve okul haline dönüştürdükleri yerlerde özel bazı kişilere bunları para karşılığı öğretmeye başlamışlardır. Böylece yaşayan hikmet harflere ve duvarların arasına hapsolmuş ve günümüzde anlaşıldığı anlamıyla felsefe doğmuştur. Felsefe hikmete duyulan sevgidir, ama doğudaki gelenek saf ve yaşayan hikmetin kendisidir. Bir filozof sadece bilir, ama bir bilge bütün hayatıyla birlikte hikmetin kendisidir. Filozoftan sadece şüphe öğrenilir, ama bilgeye sonsuz bir saygı duyulur. Bilgeler isimsizdir, esere ve söze ihtiyaçları yoktur, reklama ve övgüye ihtiyaç duymazlar. Çünkü güzellik ve zekâ sırf bilgeliktir ve onun iğreti bir övgüye bağımlı olduğunu düşünmek sadece onu anlamamaktır. Böylece Batı’ya Yunan ufkuyla birlikte geçen şey felsefe oldu, hikmet, İsa çağına kadar Batı’nın anlamadığı bir anlayış seviyesi olarak kalmaya devam etti. Çünkü sonsuzluk Batı düşüncesine yabancı bir şeydi. Onlar yerle göğün arasını ölçmeye kalkıyorlardı. Kâinatın sonsuzluğu düşüncesine aşina değillerdi. Zaten tanrıları da sadece insanüstüydü, bir tür süper insandı. Onların arasında dolaşır, ilişki kurar, çocuk yaparlardı ve her tür entrikaya karışan ahlâksız idollerdi. Evrenin her bir şubesini yöneten bir tanrı fikrine saplanmışlardı. Doğa güçlerini tanrılaştırmış ve politeizmin kaosunda karar kılmışlardı. Sonsuz ve aşkın tanrı fikrine çok yabancıydılar.

Yunan paganist ufku insanı sadece entelektüel olarak düşünmek eğilimindeydi. Onu sadece akıl olarak kabul ediyordu. İnsan fikir üreten bir hayvandı ve ruhundan ayrı düşünülüyordu. Sonsuzlukla ilgili her şeye karşı derin bir cehalet vardı. İnsan tanrısal ve aşkın bütün niteliklerinden soyunmuş ve sadece derece farkıyla hayvandan üstün bir varlık olarak tasavvur edilebiliyordu.

Yunan düşüncesi en başından beri Doğu hikmetinin, yani sonsuz ve aşkın Tanrı ile vahiy düşüncesinin bir uzantısıydı. Yunan misterleri bu uzantının ilk örnekleri ve felsefi kâhinlik modelinin de ilk şeklidir. Bu ekol çilecilik ile başlamış ve yavaş yavaş felsefeye evrilmiştir. İlk Yunan filozofları bir tür çileci ve tarikatçı eğilimlerle birlikte ortaya çıkmışlardır. Pisagor’un mistik satırlarını Sokrates’in şüpheci metodu izler. Amaç Yunan paganizmine Doğu hikmetiyle karşı çıkmaktır. Bunun cezasını da görmüştür zaten. En ufak bir tahammül görememiştir. Sokrates felsefe yaparak ölmeyi öğrenmemiz gerektiği mesajını veriyordu. Platon, algılanan âlemin mayanın perdesi olduğuna vurgu yapıyor ve bu perdeyi yırtarak hakikat âlemini temaşa etmemiz gerektiğine vurgu yapıyordu. İnsan bu dünyada esirdi, duyular âlemini yırtarak mağaradan çıkmamız ve zincirlerimizi kırmamız gerektiğini söylüyordu. Ona göre her şeyin ölçüsü insan değil Tanrı olmalıydı. Matematik asli hakikat değildi, sadece izafi âlemin bilimiydi. Ama Aristo ile birlikte matematik felsefenin asli konusu haline geldi.

İnsan, içindeki beşerîliği aşmalıydı, ama bunun için daha çok uzun bir yol vardı. Mağaradaki gölgeler Batı’nın ufkunu hiçbir zaman tam anlamıyla terketmeyeceki. Çünkü şüphe etmek çift fikirli olmak demekti.

Batı düşüncesini biçimlendiren temel düşünceler, insan, hümanizm, insanlık, tarih, birey, kişi gibi kategorilerdir. Bunların yanında akıl, bilim, metot, diyalektik, düzen, düzensizlik, kaos, kavram, doğa, ilerleme ve dönüşüm gibi kavramlar da bu düşünce sisteminin temel öğeleridir. Yunan mirasının diyalektik ve akıl ile Hristiyanlığın sonsuzluk düşüncesi de Avrupa düşüncesine damgasını vuran temel unsurlardır. Etik, adalet, eşitlik, saygınlık, mutluluk, kişi, politika ve demokrasi de bu düşünce ikliminin ürettiği diğer kategorilerdir. Son olarak güzel, güzellik, zevk, estetik gibi kavramlar da bu düşünüşün unsurlarıdır. Bütün bu kategoriler antik Pers, Mezopotamya ve Mısır ikliminde şekillendi ve İyonyalılar ve Fenikeliler vasıtasıyla Batı’ya geçti. Avrupa kimliği ve Avrupa düşüncesi Doğu’nun potasında şekillendi. Sümer, Mısır, Fenike ve Pers medeniyetleri Batı’daki düşünsel yapının beşiğiydi. Aslen doğu dinlerinin şablonları olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslâm da bu düşünüşün şekillenmesinde temel bir rol oynamıştır.

Sümerler yazıyı keşfetmiş, şehir devletleri kurmuş, yasalar yaparak, etik bir ideal geliştirmişlerdi. Siyasi anlamda ilk parlamento da MÖ 3000’lerde burada ortaya çıkmıştı. Modern parlamentolar gibi iki bölümden oluşan bu meclisler bir ihtiyar meclisi ve bütün vatandaşların oluşturduğu bir Avam kamarasından oluşuyordu. Sözün özü bugün var olan birçok kurum ve düşünce 4000 yıl önce Sümerlerle başlamıştı.

Sümer tanrısı Enlil, yeryüzü ile gökyüzünü ayıran, ilahi güçlerle insan arasındaki ilişkileri düzenleyen Göklerin Efendisi’dir. Evren kendiliğinden, bir tür ilksel kaostan doğar ve bir bölünme çerçevesinde gelişir. İlk olarak bütün ilahi varlıklar meydana getirilir, daha sonra bütün bu varlıkların kendisine hizmet edeceği insan ortaya çıkar. Ama Tanrılar insana ölümü getirir ve böylece sadece tanrılar ölümsüz olarak kalır.

Mısır mitolojisinde de benzer bir durum vardır; tanrıların ve dünyanın yaratıcısı olan güneş tanrısı Ra’nın temsilcisi Firavunlar, Tanrı ile insanlar arasında aracı rolü oynarlar. Mısır kralları doğrudan tanrı ile bağlantılıdırlar; ilahi düzeni korumak ve Tanrısal yasaları uygulamakla görevlidirler. Bu ilahi yasalara dayalı bir monarşidir. Zaten bütün bir Doğu’da din demek yasa demektir, oysa Batı’da din ile kastedilen genelde eskatolojik ve ontolojik spekülasyonlar ve kurumsal amentülerdir. Doğu’da din ya da yasa, iyi ile kötüyü birbirinden ayıran ahlâkî bir düzendir. Kral ve onun hizmetkârları Tanrı’yı ve yasaları onurlandırıp ilahi yaratıcılığı yücelttikleri zaman öte dünyada da ölümsüzlüğe kavuşurlar; ya da en azından böyle umarlar. Böylece uzun bir geleceği olan siyasi bir model ortaya çıkar; iyinin egemenliğini sağlamakla görevli krala sadık hizmetkârlar ölümlülere sonsuz kurtuluşu sağlama misyonu taşır. İlahi yasalara dayanan Tanrısal monarşi yüceltilmiş bir ölümsüzlük düşüncesini dini hayatın merkezine taşır. Bu mutlak monarşidir, gökyüzünde nasıl tek bir tanrı varsa yeryüzünde de tek bir hükümdar olmalıdır. Çünkü hükümdar göğün oğludur, gölgesidir ve onun yeryüzündeki çobanıdır. Asla siyasi şirke izin verilemez.

Yahudilik ve Zerdüştlükle beraber Tek Tanrı kavramı, aşkınlık ve soyutluk düşüncesi ortaya çıkmış ve Fenike çağında bu düşünceler yavaş yavaş batı düşüncesine girmiştir. Diriliş ve kurtuluş müjdesi Hristiyanlığın habercisidir. Tanrı kuru kemiklere can verecektir. Tek Tanrı’nın mutlak aşkınlığı, kurtuluş ve bilgelik düşüncesi Doğu’nun Yunan aklı ve bilimi üzerine serpeceği ikinci hayat vizyonunu inşa eder. Böylece Doğu’nun aşkınlığı kuru akılcılığa ruh verir ve onun geleceğini inşa eder.

Batı düşüncesi Asya damgası taşıyan Yunan ikliminin potasında şekillendi. Tarihin, demokrasinin ve adaletin icadı, akıl, insan, bilim, doğa, etik ve mutluluk düşüncelerinin şekillenmesi bu kadim iklimin ürünleri olarak ortaya çıktı. İlkel site devletinden medeniyetin Polis’ine geçiş sürecinde söylevin üstünlüğü kendini göstermişti. Antik Yunan kendisini dilin sarhoşluğuna teslim etmiş ve aklın yetilerini politikanın hizmetine sunmuştu. Sitedeki ilk kanun koyucularla birlikte kanun yazımı ortaya çıkmış, böylece insan politik bir hayvana dönüşmüştü. Dracon ve Solon ile birlikte hukuki çerçevesi olan ilk siteler ortaya çıktı. Site devleti o andan itibaren tam yetkili bir hakem olarak devreye girdi ve adalet ilkesi üzerine kurulmuş bir hukuk düzeni inşa etti. Mahkemeler ve onların tarafsız hakemlik misyonları başat hale geldi. Tabiî bunun sadece mülk sahibi zenginler için olduğunu ve vatandaştan mülk sahibi özgür ve olgun bireylerin kastedildiğini, kanunların da onların ayrıcalıklarını güvence altına almak için yapıldığını unutmamak gerekiyor.

Doğuda merkezi büyük imparatorluklar Tek Tanrı düşüncesi çerçevesinde vahyedilmiş evrensel yasalarla iş görüyordu. Hükümdar Tanrı’nın çobanıydı ve Tanrı’nın vahyettiği yasaları uygulamakla yükümlüydü. Doğu’daki yasa hep yukarıdan gelirdi, ancak bunun yeryüzünde uygulanmasını kopya eden Yunan siteleri kanuna ve yönetime laik bir karakter atfettiler. Doğu’nun kurumlarını ve yasalarını aldılar ancak bu yasaların gökle ilişkisini kuramadılar. Çünkü Yunanlılar için sonsuzluk ve aşkınlık diye bir şey yoktu. Onların tanrıları sadece insanüstüydü ve onlarla birlikte, onların arasında yaşıyordu.

Yunanlılardaki halk yönetimi/demokrasi düşüncesi ikna sanatını gerçek bir yetki mekanizmasına dönüştürmüştü. Buradan hareketle konuşma eylemi hâkim bir statü haline gelmiş ve dile hâkim olmanın bir sonucu olarak logos ya da akıl ön plana çıkmıştı. MÖ VI. asrın sonuna doğru Atina’da gücünü halktan aldığı düşünülen bir politik sistem ortaya çıktı ve yurttaşlık statüsü sadece halk meclisinde söz hakkı olacak mülk sahibi erkek yurttaşlara verildi. Bu nihayetinde elitist bir demokrasiydi, çünkü kadınlar, yabancılar ve köleler bu siyasi atmosferin dışında bırakılmıştı. Mülk sahibi olmayan hiç kimsenin söz hakkı yoktu. Böylece elitlerin geri kalan tüm kesimlere hükmettiği bir siyasi sistem inşa ettiler. Modern demokrasinin propaganda mantığı işte bu meclis tartışmaları çerçevesinde bir tür konuşma kültürünün de ortaya çıkmasını sağladı. İyi konuşmak, etkili konuşmak, aynı zamanda doğru konuşmak anlamına geldi. Yalanlar güzel sözlerle maskelenir oldu. Hakikat sözün güzelliğine feda edildi. Ama hepimiz biliyoruz ki, bir köpek iyi havlıyor diye iyi bir köpek sayılmaz.

Bu süreçle birlikte doğu toplumlarında olduğu gibi ilahi sırlara bağlı olmaktan çıkan spekülatif bir akıl inşa edildi. Yunan düşüncesi mitolojik ve dinsel anlayıştan uzaklaşarak laik bir karaktere büründü. İşte bu nedenle Yunanca Logos kavramı hem konuşma, hem söylev, hem de aklı ifade eder.

Avrupa düşüncesinin serüveni kıta Yunanistan’ında değil Asya’da İyonya’da başlamıştı. İyonya’nın en zengin ve hareketli şehri olan Miletos’ta insan aklı kendi olanaklarını keşfederek mitolojik Yunan evrenine başkaldırmıştı. Pers vatandaşı olan Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, her tür mitolojiyi dışarıda bırakan bir evren imgesi inşa ederek, evreni tek bir ilkenin etkinlik alanı olarak açıklamaya başladılar. Bu ilke Thales için su, Anaksimenes için hava, Anaksimandros için ise sonsuzluktu. Yunanlılar evreni akıl ile açıklamaya başladıktan sonra, mitolojik Yunan evreni solmaya başladı. Yunan düşüncesine göre Tanrı evreni yaratmamış, aksine doğa Tanrıları icat etmişti. Doğa Tanrılarla doluydu, natüralizm akılcılıkla el ele vererek bir doğa felsefesi inşa etmeye başladı. Böylece doğa düşüncesi Yunanlılarda kurucu ilke haline geldi. Natüralizm ve rasyonalizm Yunanlılardaki dünya tasavvurunun iki temel unsuru oldu.

Yunan sofistleri şehirden şehire gezen birer hitabet ustasıydılar. Kalabalık karşısında nasıl konuşulması gerektiğini öğreten retorik uzmanları vardı. Rakiplerine üstün gelme yöntemlerini öğreten ve konuşmasını iyi bilen bu söz ustaları akıl kavramının ve diyalektiğin gelişmesinde büyük etkiye sahiptiler. Onlarla birlikte insan düşüncesi önem kazandı ve insan her şeyin ölçüsü haline geldi. İnsanı düşüncenin merkezine koyan bu düşünce hümanizmin bizzat kendisiydi. Hümanizm izafiyetin, şüpheciliğin, bireyciliğin ve nihilizmin habercisiydi; artık kesin ve evrensel değerler yoktu. En azından Yunan dünyasında bu böyle idi. Sofistlerin öğretileriyle birlikte geleneksel evrensel kabul gören değerler de kökünden sarsılıp yıkılacaktı.

Evreni oluşturan ilkeleri sayılarda aramak, gökyüzünün müzikal bir beste ve bir sayı olduğunu düşünmek, evrenin matematiksel yorumunun temelini atan fikirlerdi. Yunanlılar tam sayıların ayrıcalığını ve önceliğini savunuyordu. Sonsuzluk daha Yunan düşünüşüne girmemişti. Çünkü onlar ölçülebilir olgularla ilgileniyorlardı, sonsuzluk onlar için büyük bir sorundu. Sonluluk ve sonsuzluk Batı düşüncesinde çatışan iki kültürel paradigmaydı. Aristoteles sonsuzu göz önünde bulundurmayı kabul etse de ona fiziksel veya matematiksel bir varlık atfetmeyi reddediyordu. Sonsuzluk düşüncesi ancak Hristiyan felsefesiyle birlikte Avrupa düşüncesine girdi. Böylece sonsuzluğun yolları da Doğu’dan Batı’ya taşınarak Batı felsefesine aşkın bir boyut kattı.

Yunanlılar pagandı, birçok tanrıya taparlardı. Çok tanrıcılığın kökeninde canlı, ölümsüz ve yaratıcı doğa düşüncesi vardı. Ancak bu çok tanrıcılık evrenin yaratıcı bir Tanrı tarafından yaratıldığı düşüncesini reddediyordu. Yunan Tanrıları kaynağını doğadan alıyordu, mitolojilerde anlatıldığı üzere Yunan Tanrılarının kaynağı Kaos’tu. Tanrılar evreni yaratan değil, evrene içkin ilahlardı. Tanrı yaratan değil, doğa tarafından yaratılandı. Bu nedenle de aşkınlık ve sonsuzluk düşüncesi bu evrene yabancıydı.

Yunanlılar meslek pratiklerine önem vermez ve zanaatkârlara karşı küçümseyici bir tavır sergilerdi. Onlar için asıl önemli olan doğa üzerine düşünmek ve onu sözle açıklamaktı. İşte bu nedenle de Yunanlılar evrene dair açıklamalar yapmışlarsa da bunun pratiğini küçümsedikleri için onlarda bilimsel düşünce de gelişmemişti. Onların nazarında bir filozof, iyi bir doktor ve mühendisten daha önemliydi. Değerler hiyerarşisi buna izin vermiyordu, kimse kızının bir mühendisle evlenmesini istemezdi. Bilim ve teknolojinin gelişmesini sağlayan ve pratiği yücelten düşünce değişikliği ancak Rönesans’tan sonra Aydınlanma çağıyla birlikte gelişecekti. Batı’nın XVII. yüzyıla kadar Doğu’dan teknik anlamda geri kalmasının sebebi de bu bakış açısıydı.

Batı düşüncesine hukuk düşüncesinin girişi MÖ 450 yıllarında decemviri denilen on adamın hukuk kurallarını belirlemekle görevlendirilmesi ve bu kurulun On İki Levha Kanunları çerçevesinde aileyi temel alarak kanunlar yapmasıyla başlar. Zamanla bu hukuk ilkesinin içinden tüzel kişiliğin bağımsızlığı ve bireyin korunması düşüncesi ortaya çıktı. Böylece Roma Hukuku Batı’daki modern hukukun temelini oluşturdu. Kuşkusuz bu hukuk bir Asya dini olan Yahudiliğin ve Tevrat şeriatının ürünü olarak şekillenmiş ve ondan esinlenmişti.

Batı düşüncesindeki en radikal devrim Hristiyanlığın Avrupa’ya yayılmasıyla birlikte gerçekleşti. Yahudilikle birlikte doğa değil Kelam temel unsur haline gelmişti. Vahiyle gelen buyruk Tanrı’nın yasası olarak evreni yaratan kutsal söze bürünmüştü. Hristiyanlık ile birlikte bu düşünce ölüm karşısında zafer düşüncesine ulaştı; İsa insanları korumak ve onları kurtuluşa erdirmek için kendisini feda ediyordu. Aşkınlık ve insanlık arasında bir köprüydü İsa, Kilise ise evrensel bir misyon olarak müjdeyi yeryüzüne yayacaktı.

Tek, kusursuz, aşkın ve sonsuz bir yaratıcı Tanrı düşüncesi böylece Antik Yunan-Roma paganizminin yerini aldı. Böylece yaratılış, vahiy, Tanrısal aşkınlık, diriliş ve bir ereği olan eskatolojik tarih düşüncesi ortaya çıktı. Bu düşünceler daha önceki pagan dünyanın bilmediği ve haberdar olmadığı kategorilerdi. İsa Tanrı’nın oğlu olarak insanlık için kendisini kurban etmiş ve iki farklı ontolojik evren arasında aracılık yapmıştı. İsa kurtuluş müjdesinin ilanı demekti. Pavlus İncil’in getirdiği mesajı antik düşüncenin nihai formu ve tamamlanmış biçimi olarak takdim etti ve böylece Hristiyanlık Doğu’nun kadim geleneklerini ve paganizmin ana temalarını bünyesine katarak Antik Yunan felsefesini dönüştürdü. Antik Yunan felsefesine bir sonsuzluk rötuşu attı.  Artık ölümle hayat son bulmayacaktı, insanın bedenine kazınmış olan ölüm, onun yaşam merkezini biçimlendiren bir tohumdu. Ölüm dirilişin zaferi karşısında yenilgiye uğramaya mahkûmdu. Artık acı ve keder olmayacak, iman insanı ölümden kurtaracaktı.

Hristiyanlık ve Augustinus ile birlikte Batı’daki insanlık tarihi eskatolojik bir anlam kazandı. Bütün insanlık tarihin akışı içinde Yaratılıştan İsa’nın dirilişine kadar İncil’in haber verdiği dini olaylar üzerinden birleşecekti. Böylece vahiy, iman, kurtuluş ve sonsuzluk gibi kavramlar Batı düşüncesinin yeni temelleri haline geldi.

Konstantin 312 yılından itibaren Kilisenin yanında olma kararı aldı ve Hristiyanlığı devlet dini olarak kabul etti. 381 yılında ise Katolik yorum devletin resmi dini haline geldi. 391/392 yıllarında paganizm kesin olarak yasaklandı. 526 yılında ise bir fermanla Atina’daki Yeni-Platoncu akademi kapatıldı; üç yıl sonra da Hristiyan olmayanlar idam edilmeye başlandı. Böylece Hristiyanlık Batı’da devlet zoru ve kılıçla yayılan bir din haline dönüştürüldü. Roma’nın yeni enstrümanı artık dindi. Stoacılığın yerini İznik amentüsü aldı.

Roma’nın ilk yıllarında idealleştirilen evrensel hukuk düşüncesi, imparatorluğun güçten düşmesiyle birlikte VII. asırda yerelleşti ve evrenselliğini kaybetti. Yazılı kanunlar sadece belli bölgelerle sınırlı kalırken, ülkenin geri kalanında erkek erkeğe feodal ilişkiler ortaya çıktı. Evrensel hukuk düşüncesi Aydınlanma çağına kadar yeniden geçerlilik kazanmayacaktı.

XVIII. yüzyıldaki Aydınlanma çağı ile birlikte bir zamanlar salt mekanizmaya indirgenen doğa, Dünya Ana şeklindeki primordial anlamını yeniden kazandı. Doğa ve insan artık bilginin ve erdemin temeli haline gelirken, hiçbir şeyi kutsal olarak görmeyen akıl, zafere doğru ilerledi. Her şeyi kendi hâkimiyeti altına alan akıl, eskiyi yıkarak yeniyi inşa etmeye başladı. İnsanoğlu sahip olduğu güçleri kullanarak, her türlü aşkın nitelikten arınan ve var olan yegâne şey olan doğaya hükmedeceğine inanmaya başladı. Doğa ve akıl kendi temellerini etik, hukuk ve devlet gibi yapılara taşırken, dini aşkınlıklardan arınan Batı kültürü laikleşti ve doğa üzerine Yunan pagan mirasını yeniden inşa etti. Böylece doğanın kutsallıktan arındırılma süreci başladı ve doğa büyüsü kırılarak terazinin kefesi seküler akla ve bilime doğru ağır basmaya başladı. Dünya artık Tanrı’nın işaretlerini okuyacağımız büyülü bir yer değildi. İnsan kutsal kaynağından koparıldı ve yeryüzü gökyüzüne sırtını döndü. Bu prometeci insanın yükselişiydi.

Bu süreç XIX. asırda zirveye ulaştı. Hegel felsefesi bu temel üzerinde yükseldi; Tanrı artık tarihe ve evrene aşkın bir yargıç değil, bir sonuç ve varış noktasıydı. XIX. asrın sonunda Nietzsche, bütün metafizik ve Tanrısal/eskatolojik öğelere yapılan göndermeleri saf dışı bıraktı. Ezeli ve ebedi olarak kendi üzerine kapanmış, kör kuvvetlerden oluşan bir evren düşüncesiyle Hristiyan Tanrısı tüm inandırıcılığını ve güvenilirliğini kaybetmeye başladı. Hristiyan tanrısı ölmüştü artık. Çünkü onu yok eden bizleriz. Hristiyanlığın tehlikeli bir acıma duygusu olarak görülen dünyası geride kalmıştı. Nietzsche Tanrı’nın ölümünü ilan etmekle aslında tüm mantıksal kategorilerimizi ve normlarımızı tartışmaya açtı. Büyük anlatılara ve eskatolojik doktrinlere dair eleştirilmedik, didiklenmedik bir alan kalmayacaktı artık. Dokunulamayan ve kutsal kabul edilen tüm alanlara dair büyük bir eleştiri furyası başladı. Tanrı ve eskatoloji dokunulmazlığını yitirirken, asil ve aristokrat insan doğayı yücelterek, ahlâkı da doğa ve güç üzerine inşa etmeye başladı.

Böylece insan tarihsel sürecin içinde ortaya çıkmış, hiçbir Tanrısal kökeni olmayan evrimsel bir varlık konumuna itildi. İnsan Tanrısal kökeninden koparılarak sıradan bir özne haline getirildi. Sonuçta insanın payına belirsizlik düşmesi kaçınılmazdı. Natüralizmin izafi zaferi insan için yeni bir cennetten kovulma ile sonuçlanmıştı. Bilginin verdiği güçle Tanrı kadar güçlü olmak isteyen insan, aşkınlık düşüncesinin kendisine sunduğu kesinlikler cennetini yitirerek, mutlak ve kökten bir belirsizlik içinde yolunu kaybetmişti.

XX. asra gelindiğinde, binlerce yıldır birbiriyle didişen iki dünya görüşü zayıflamış, melezleşmiş ve birbirini yenmekten aciz bir şekilde kalıcı bir istikrarsızlık ve bunalım evreninde yan yana ve biraz da iç içe yaşamaya mahkûm olmuştu. Bu iki dünya görüşünü birbirinden ayıran en temel şey insanlığın sahip olduğu değerlerin kökeni ve kaynağı meselesiydi. Bu kaynak birine göre aşkın iken, diğerine göre doğaya içkindi. Tanrının aşkınlığına ve insanın gökle barışık yaşamasına dair hayata ve evrene anlam katan en belirgin söylem İslâm’ın evrensel vahyinde bulunur. Başka hiçbir medeniyette insanın neden doğduğu, neden yaşadığı ve neden ölmesi gerektiğine dair açık ve net bir açıklama yoktur. İslâm dışındaki bütün mesajlarda bu noktada sistematik bir cehalet vardır.

Modern evrimcilikle beraber insan, mükemmel bir maymuna dönüştürülmüş, insana kalan azıcık tutarlılık da agnostisizm, varoluşçuluk ve nihilizm tarafından soğurulmuştur. Bu dünya hayatı saçma denilerek anlamını tamamen kaybetmiş, insan umutsuzluğun pençesine düşmüştür. Altın çağın geçmişte ve kökenlerde olduğu değil, gelecekte ve ileride olduğunu söyleyen ilerlemecilik efsanesi modernizm tarafından ilan edilmiş ve neredeyse çağın bütün devletleri tarafından onaylanmıştır. Modern insan rüştünü kanıtladığını düşünürken, modernizm acıya karşı zafer çığlıkları atarken, insanı ilahi kökeninden koparmış ve kendi içinde parçalara ayırarak hayatı anlamdan ve umuttan mahrum bırakmıştır.

İslâm işte bu noktada Allah’ın insanlığa verdiği tüm kutsal mesajların özeti ve arketipi olarak bir umut ışığıdır. Özünde zamansız, ilkelerinde ezeli ve ebedidir. Hem kadim hem de moderndir. Hem yatay boyutta hem de dikey boyutta Söz’ü vardır.

Müslüman olmak demek göğün iradesine teslim olmak ve kâinattaki evrensel ilkelere göre yaşama iradesini ortaya koymak demektir. Bilinçli bir şekilde yönelmek ve iyiye, güzele, doğruya dair bu bilinçli yönelişi yol haline getirmek demektir. İşte son vahiy, dünya tarihinin ruhu olan Hz Muhammed’in kişiliğinde yolun ilkelerini açıklar ve yolda nasıl yürüyeceğimize dair mükemmel bir örneklik sergiler. Vahiy duygulara değil, akla hitap eder, bunun altını özellikle çizmemiz gerekir. Rehber olan akıldır ve vahiy tam mânâsıyla akla hitap ettiği için son vahiy olmuştur. Atalara, geleneklere, şahıslara, liderlere değil sadece akla ve sağduyuya hitap eden özelliği onun son ve evrensel vahiy olmasını gerektirmiştir.

İslâm demek barış ve esenlik demektir; ancak bu hiçbir şekilde pasif ve edilgen bir tavır anlamına gelmez. Zulme ve zalimlere karşı savunmacı bir tutum anlamına gelmez. İslâm, ufku bütün sapkınlardan ve saptırıcı unsurlardan temizlemek demektir. İnsanların iradesine ipotek koyan, yüreklerinde ve akıllarında tekel oluşturan bütün sahte paradigmaları temizlemek ve insanı aklıyla baş başa bırakarak hiçbir baskı ve çeldirici altında kalmadan özgürce karar verebilmelerini sağlamak demektir. Akletmeden verilen hiçbir kararın İslâm katında değeri yoktur; akletmeden yapılan hiçbir tercih selamet yurduna giden bir süreci tetiklemeyecektir. İslâm, insanlığı tüm bağlardan azade kılarak kendi iradesiyle tercihte bulunmasını ve kendi bilinçli tercihi ile yola gitmesini sağlamak demektir.

İnsan kâinatın merkezidir ve bu merkezdeki ideal insan da Hz. Peygamberdir. İnsanın merkezde olması demek aşkın iradeye göre yaşarsa bu dünyada barış ve huzur, yaşamazsa da kaos ve kaygı getireceği anlamına gelir. Merkezî rolünü yitiren modern insan kâinatta düzensizlik, korku, kargaşa ve kaygı unsuru haline gelmiş, tabiat düzenini de bir felaketin kıyısına sürüklemiştir. Göğün iradesine uygun yaşamadan bu dünyaya barış ve huzur gelmeyecektir. Bu dünyada barış ve huzur yoksa bu durum vahyin ilkelerine yüz çevirmenin sonucudur. Din demek baştan sona fıtrat demektir, doğal yaratılışa uygun hareket etmek ve kâinatla uyum içinde yaşamak demektir. Kâinata hükmetmeden, sadece onun bir parçası olarak tüm canlılarla uyum içinde yaşlanmak demektir. Zira insan, yaratılış düzeninin koruyucusu ve gözetleyicisidir.

 

(Nida Dergisi, Sayı: 174, Oksidentalizm Sayısı, Ocak-Şubat 2016)

“Nida adı anılarak İktibas edilebilir”.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ 9 = onbir

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm