Gençlerle Söyleşi

Düzenleyen: Ferhat Koç, Haluk Polat, Merve Çil

Cemaat dendiğinde ne anlıyorsunuz? Nedir cemaat?

SÜMEYYE ÜSTÜN: Cemaat dendiğinde anladığım şey topluluk oluşturmadır. Tabiî bir kelimeyi farklı bir dildeki karşılığıyla söyleyince onun ne olduğunu anlatmış olmuyoruz. Cemaat kelimesi biraz daha derin bir anlam taşıyor. Aslında bana göre cemaat; insanların bir aidiyet biçimi, çünkü insan, hayvanlar gibi tek başına yaşayabilen varlık değil. Bununla beraber sürü halinde, bilinçsiz, mevsimsel bir hareketlilik de insana uygun değil. Birileriyle iletişime geçme, kabul görülme ihtiyacına sahip. Bu yüzden insan kendine -herhangi bir açıdan- benzer olan diğer insanlarla bir araya gelme eğilimini içinde barındırıyor. Bu insanın bir tür savunma stratejisi de olabilir. Zira kişi, herhangi bir açıdan -bu din olabilir, siyaset olabilir, bir meslek olabilir vs- kendisi gibi olmayanların ne düşündüklerini ve ne hissettiklerini bilmediği için onlardan gelecek zararı tahayyül edemeyebilir ve onlara karşı bir tür korunma ihtiyacı hissedebilir. Topluluk oluşturmak, bana insanın bir tür korunma ihtiyacı gibi geliyor.

Cemaat sizce gerekli mi? Hangi sebeple?

SÜMEYYE ÜSTÜN: Doğrudan, evet, gereklidir diyemem ama bu bir gereksinim, bir ihtiyaçtır diyebilirim. Belirttiğim gibi cemaat hem diğer insanlara karşı bir kalkan/koruma oluşturuyor hem de aidiyet/ilişki ihtiyacını karşılıyor. İnsan doğası belirsizlik, boşluk kabul etmez. Bir yere bağlanma ihtiyacı hisseder. Cemaatler işte burada devreye giriyor ve insanın bu bağı kurup tabir yerindeyse kendini avarelikten kurtarmasına yardımcı oluyor. Fakat bunun bir takım olumsuz sonuçları yok değil…

Her inanış ve ideoloji için geçerli olan aidiyet biçimi olarak cemaat sizce insanın doğal bir temayülü, fıtri bir ihtiyacı mıdır? Neden?

SÜMEYYE ÜSTÜN: Evet, fıtri bir temayüldür diyorum ben buna. Çünkü diğerlerine karşı kendini koruyacak bir savunma mekanizması geliştiriyor. Kendi içinde diğer gruplara karşı müstakil bir grup oluşturmuş -ki bu illa dini hassasiyetlerle olacak değil, fikirsel bir grup da oluşturmuş olabilir- ve kendisinin tanımadığı, tanımlayamadığı şeylerden varlığını koruyor. Ayrıca yine insan, doğası itibariyle sosyal bir varlık. Zira doğduğu andan itibaren bir aile cemaatinin (aile kurumuna da cemaat diyebiliriz diye düşünüyorum) içine dâhil oluyor. Bazen cemaatsiz bir toplumun nasıl olabileceğini tahayyül ediyorum. Zihnimin içinde herkesin avare avare dolandığı, bir boşluk, bir belirsizlik, bir kaybolmuşluk hissi yaşıyorum. İnsan bunu istemiyor, en azından benim insani doğam bunu istemiyor. Zihnim kabul etmiyor. Yalnız kalmak, fikirlerimizi kimsenin bilmemesi, kimsenin bizi onaylamaması doğamız açısından tahammül edilir bir şey değil. Öyle ki dini hassasiyetlerle oluşmuş cemaatlerin içinde bile aslen diğerleriyle ortak bir hassasiyeti olmadığı halde sırf sosyalleşme ihtiyacını gidermek için o cemaate katılmış insanlar mevcut. Tabiî böyle bir durumda kişi genellikle kendini diğer insanlarla ortakmış gibi hissetmek için farklı, kendini yıpratıcı çabalara girebiliyor, bu da işin ayrı bir tarafı…

(Yazının devamı için, Nida Dergisi, 178. “Savaş, ölünce değil; düşmana benzeyince kaybedilir” sayısını edinebilirsiniz.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


9 − = sıfır

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm