İSLÂM’A GÖRE OLAĞANÜSTÜLÜK (VE MUCİZE)

İNSANLIĞIN GELİŞİM EVRELERİ VE MUCİZELER – AKLÎ / USSAL VE DUYUSAL MUCİZELER – GAYB İLMİ / METAFİZİK – HİPNOTİZMA – RUHLARIN ÇAĞIRILMASI – BÜYÜCÜLÜK – RÜYALAR – KOZMİK / EVRENSEL YASALAR VE MUCİZELER – TOPLUMSAL, BİREYSEL SUÇLAR VE İLAHİ CEZALARI)

TEWFİQ SIDQÎ

TERCÜME: DİLEK SUCU

İnsanoğlu, varoluşunu anlamlandırmaya çalıştığı tarihsel sürecinde çocukluk evresine benzer, uzun denilebilecek bir dönem geçirdi. Öyle ki, vehim ve hurafeler insan aklı üzerinde egemen olmuş, insanlar arasında aldatıcı, büyücü ve sihirbazlar çoğalmıştı. Bunlar, insanları iftira ve yalanlarıyla nüfuzları altına almış ve tüm işlerinde yetki sahibi olarak davranmaya başlamışlardı. Denilebilir ki, hiç kimse onlara danışıp fikir sormaksızın herhangi bir eylemde bulunamazdı. İnsanlar onların ellerinde hayvanlar gibiydiler. Aslında bu tanımın da ötesinde çok daha karmaşık, belirsiz ve sapık bir yol üzerindeydiler. Bozulmuş zihinler, sığ görüşler, ilkel anlayışlar, yetersiz kavrayışlar, bilgisizlik ve saplantılar, onları kaldıran ve oturtan, hüzünlendiren ve sevindiren hurafe ve bâtıl inançlar… Nitekim gökyüzünde ne zaman şimşek çaksa titrer ve huzursuz olurlardı. Bulutlardan yıldırım düşmesi durumunda ise heyecanlanıp dehşet bir korkuya kapılırlardı. Herhangi bir hastalığa maruz kaldıklarındaysa kurtulmak için birtakım kâğıtlar takar veya büyücülerden yardım isterlerdi. Eğer oğullarına nazar değmişse onları muskalarla sarıp korumaya çalışır, etraflarına da, yerleştirdikleri buhurdanlıklardan tütsüler yayarlardı. Güneş ve ay tutulduğunda ise iddia ettikleri üzere ilahlarını razı etmek için bağırır, deflere vurup davullar çalarlardı. Bu ve benzeri daha nice kuruntu ve bâtıl inanışlar içerisinde idiler.

İçlerinde istisnalar bulunmakla beraber kitlelerin durumu genellikle bu şekildeydi. İstisna grubuna giren bu kimseler ise Allah’ın kendilerini ilmin nuruyla aydınlatmış olması nedeniyle genelin bâtıl inanç ve sapıklıklarına akıllarını teslim etmemişlerdi.

Allah Teâlâ, bu topluluklara, çocukluk dönemlerindeki evlatlarına yönelen hikmet sahibi bir baba gibi yönelip muamele etti. Onların içerisinden hidayete ulaştırıp yol gösteren kimseleri; peygamberler ve rasulleri gönderdi (‘artırdı’ kelimesi geçmesine rağmen bu ifade kullanılmıştır. -ler eki ve sonraki cümle artırdığını ifade ediyor.) Bu elçiler, vaaz ve nasihatlerini, uyarı, vaad ve tehditlerini çoğalttılar ve Allah’ın kendileri aracılığıyla sunduğu mucizelerle insanların zihinlerine egemen büyücü ve sihirbazları sakındırıp engel olmaya çalıştılar. Böylece Allah, sihirbazları elçilere karşı mağlub kılıp kendi durumlarına dair şaşkınlık içerisinde bırakarak apaçık ayetleri onlara göstermiş oldu. Eğer bu ayetler olmamış olsaydı bu toplulukları düzenbaz ve aldatıcıların hatta bunun da ötesinde iblis ve şeytanların tuzaklarından kurtarmaya peygamberlerin güçleri yetmezdi. Ancak mucizeler ortaya çıkınca akıllarını hayretler içerisinde bırakarak düşüncelerinde şaşkınlık yarattı ve sihirbazları aciz kılıp insanları dehşete düşürdü. İçlerinden bazıları, apaçık ortaya konulan bu mucizelere saygı ve haşyetle boyun eğerek iman etmiş ve tâbi olmuşlardı. Nitekim onun emretmiş olduğu şeylere de itaat ederlerdi. “Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.” (İsra 59) Daha sonra Allah, elçilerin vicdana dayalı, ahlâkî ve sezgisel yaklaşımlarına karşı çıkarak bu anlamda inatçı tutum sergileyen, sağduyu ve basiretlerine karşı da büyüklenen kimselere gereken cezayı verdi. Bu konuda, galip veya mağlup ya da doğru yolu benimsemiş veya yalanlamış kimseler arasında herhangi bir fark gözetmeksizin kendi durumlarına ilişkin en uygun karşılık olarak ve başkaları içinse belki doğru yolu bulurlar maksadıyla ibret anlamındaki cezalarla Allah gereken karşılığı verdi.

Böylece günler ve yıllar geçti, asırlar ve nesiller birbirini izledi. Beşeriyyet, tarihsel varoluş sürecinde bir durumdan diğerine dönüşüp bir evreden sonrakine üstünlük ve ilerleme anlamında bir geçişlilik yaşayarak yükselme imkânı buldu. Netice itibariyle akıl aydınlanma ve bilgilenmeye, fikirler aydınlatmaya, sihir ve büyü ise yok olmaya başladı. Nitekim kendi içlerinden gelen peygamberler de azalmış ve hatta gönderilmiş elçilerin efendisi, yol gösterici ve ıslah edicilerin en büyüğü ve önde geleniyle nübüvvet nihayete ermişti.

İnsanlık, Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde çocukluk evresinden olgunluk-yetkinlik/rüşd çağına intikal etti. Öyle ki, ilk dönemlerde kendilerine yeterli ve uygun gördükleri delil ve burhanlar artık onlar için dayanak noktası teşkil etmemeye başladı. Artık aldatıcı, büyücü ve sihirbazların etkisi ciddi anlamda azalmış olup insanlar, en uygun şekliyle hidayete ulaşmayı arzuluyorlardı. İslâm, bu noktada onlara yardım ederek daha önce hiçbir dinin sunmadığı birtakım yöntem ve uygulamalarla metodik bir yol sundu. Zira tüm iddialarında ilmî kanıt ve aklî delilleri temel prensip olarak belirlemiş ve ilkelerinin temel dayanak noktasını bu anlamda şekillendirmişti. Böylece gelecek zamanlarda insan zihninin gelişimi yönünde bir engel oluşturmaması açısından imkânlar ölçüsünde duyusal mucizeler konusunun etki alanını azalttı. “Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmek ise hiçbir peygamberin haddi değildir. Her ecel için bir yazı vardır.* Allah (önceki mesajlardan) dilediğini ortadan kaldırır, dilediğini bırakır. Çünkü vahyin kaynağı O’nun katındadır.” (Ra’d 38–39) Hz. Muhammed döneminde insanlar, bir takım hissî mucizelere itibar ediyorlardı. Fakat mucize diye itibar ettiklerinin İslâm davetiyle ilişkisi yoktu. Sihir-sihirbazlıkla meşgul olanlar ve işinde uzman büyücülerin yaptıklarıyla mucize diye itibar edilen şeyler kolayca birbirinden ayırt edilemiyordu. Aslında mucizeler, kadim dönem zihinlerini ikna etmiş ve küçük de olsa etkin bir değerle nefislerde korku yaratarak imana yönlendirmişti. Ancak akla artık hiçbir şekilde faydasının olmadığı ve işleri daha çok karmaşıklaştırmaktan başka bir şeye yaramadığı anlaşılmış oldu. Kuşkusuz delilin en önemli dayanağı ve veri kaynağı akıl tarafından sağlanmıyorsa bu durumda o, hiçbir şekilde geçerli bir değer taşımaz. Her kim Hz. Peygamberden bu tarz mucizeleri istemişse bununla hedeflediği şey sadece güçlük çıkarma, aciz duruma düşürme, alay edip küçümseme olmuştur. Yoksa önlerinde nefislerindeki (zihinsel sezgi) hastalığa şifa olabilecek ve akılların susuzluğunu giderecek kanıt ve ayetler vardır. “Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.” (Ankebut 51) Allah Teâlâ’nın göstermiş olduğu duyusal mucizelere gelince, onlar sadece ayetlere şiddetle karşı çıkan ve alay edenleri susturmak, hidayet üzere olanları da doğrulama ve desteği arttırmak içindir. Ayetleri tedebbür eden kimselerin açıkça anlayacağı üzere Hz. Peygamber’in, davetini isbatında çoğu dayanak ve çıkış noktası sadece Kur’ân olmuştur. Bunun içindir ki o, gerçekliğindeki mucize yönüyle kendi iç örgütlenmesi açısından tutarlılık, davetle yapısal uygunluk ve bağdaşıklık göstermekte; akıl ile ilim ve anlayış düzeyine çıkmakta, sonraki nesillerin şartları ve durumlarıyla da uyum ve yeterlik arzetmektedir. Hiçbir şekilde onların yaklaşım, teori, düşünce, bilgi ve buluşlara ulaşmalarını sağlayan yollarına engel olmadığı gibi düzenbazların hilesi, sahtekârların dolandırıcılığı, hikâyecilerin yalanı, nakilcilerin (ravi) iftirası, yalancıların uydurmasına benzer şekilde durumları içinden çıkılamaz, doğruyla yanlışın karmaşıklaştığı ve bünyesinde birçok sorunsalı ve açmazı barındıran bir hale de dönüştürmez. Tam aksine, araştırma konusunda onlara destek olup düşünce, eleştiri, inceleme, kanıtlara dayalı olarak sonuç çıkarma, istidlal ve çıkarsamalarda bulunmakla dinamizme kavuşturma anlamında teşvik edici bir rol üstlenir.

Yazının devamını 183. sayıdan ulaşabilirsiniz.

Önceki Konu:
Sonraki Konu:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sarısoy nakliyatvaillant servisprotherm servisinem kurutmarutubet kurutmanem kurutmafalke servis