İSLÂM’A GÖRE OLAĞANÜSTÜLÜK

Yazar: TEWFİQ SIDQÎ**

Tercüme: Dilek Sucu

 

İnsanlığın Gelişim Evreleri ve Mucizeler – Aklî / Ussal ve Duyusal Mucizeler – Gayb ilmi / Metafizik – Hipnotizma – Ruhların Çağırılması – Büyücülük – Rüyalar – Kozmik / Evrensel Yasalar ve Mucizeler – Toplumsal, Bireysel Suçlar ve İlahi Cezaları)***

İnsanoğlu, varoluşunu anlamlandırmaya çalıştığı tarihsel sürecinde çocukluk evresine benzer, uzun denilebilecek bir dönem geçirdi. Öyle ki, vehim ve hurafeler insan aklı üzerinde egemen olmuş, insanlar arasında aldatıcı, büyücü ve sihirbazlar çoğalmıştı. Bunlar, insanları iftira ve yalanlarıyla nüfuzları altına almış ve tüm işlerinde yetki sahibi olarak davranmaya başlamışlardı. Denilebilir ki, hiç kimse onlara danışıp fikir sormaksızın herhangi bir eylemde bulunamazdı. İnsanlar onların ellerinde hayvanlar gibiydiler. Aslında bu tanımın da ötesinde çok daha karmaşık, belirsiz ve sapık bir yol üzerindeydiler. Bozulmuş zihinler, sığ görüşler, ilkel anlayışlar, yetersiz kavrayışlar, bilgisizlik ve saplantılar, onları kaldıran ve oturtan, hüzünlendiren ve sevindiren hurafe ve bâtıl inançlar… Nitekim gökyüzünde ne zaman şimşek çaksa titrer ve huzursuz olurlardı. Bulutlardan yıldırım düşmesi durumunda ise heyecanlanıp dehşet bir korkuya kapılırlardı. Herhangi bir hastalığa maruz kaldıklarındaysa kurtulmak için birtakım kâğıtlar takar veya büyücülerden yardım isterlerdi. Eğer oğullarına nazar değmişse onları muskalarla sarıp korumaya çalışır, etraflarına da, yerleştirdikleri buhurdanlıklardan tütsüler yayarlardı. Güneş ve ay tutulduğunda ise iddia ettikleri üzere ilahlarını razı etmek için bağırır, deflere vurup davullar çalarlardı. Bu ve benzeri daha nice kuruntu ve bâtıl inanışlar içerisinde idiler.

İçlerinde istisnalar bulunmakla beraber kitlelerin durumu genellikle bu şekildeydi. İstisna grubuna giren bu kimseler ise Allah’ın kendilerini ilmin nuruyla aydınlatmış olması nedeniyle genelin bâtıl inanç ve sapıklıklarına akıllarını teslim etmemişlerdi.

Allah Teâlâ, bu topluluklara, çocukluk dönemlerindeki evlatlarına yönelen hikmet sahibi bir baba gibi yönelip muamele etti. Onların içerisinden hidayete ulaştırıp yol gösteren kimseleri; peygamberler ve rasulleri gönderdi (‘artırdı’ kelimesi geçmesine rağmen bu ifade kullanılmıştır. -ler eki ve sonraki cümle artırdığını ifade ediyor.) Bu elçiler, vaaz ve nasihatlerini, uyarı, vaad ve tehditlerini çoğalttılar ve Allah’ın kendileri aracılığıyla sunduğu mucizelerle insanların zihinlerine egemen büyücü ve sihirbazları sakındırıp engel olmaya çalıştılar. Böylece Allah, sihirbazları elçilere karşı mağlub kılıp kendi durumlarına dair şaşkınlık içerisinde bırakarak apaçık ayetleri onlara göstermiş oldu. Eğer bu ayetler olmamış olsaydı bu toplulukları düzenbaz ve aldatıcıların hatta bunun da ötesinde iblis ve şeytanların tuzaklarından kurtarmaya peygamberlerin güçleri yetmezdi. Ancak mucizeler ortaya çıkınca akıllarını hayretler içerisinde bırakarak düşüncelerinde şaşkınlık yarattı ve sihirbazları aciz kılıp insanları dehşete düşürdü. İçlerinden bazıları, apaçık ortaya konulan bu mucizelere saygı ve haşyetle boyun eğerek iman etmiş ve tâbi olmuşlardı. Nitekim onun emretmiş olduğu şeylere de itaat ederlerdi. “Oysa biz ayetleri ancak korkutmak için göndeririz.” (İsra 59) Daha sonra Allah, elçilerin vicdana dayalı, ahlâkî ve sezgisel yaklaşımlarına karşı çıkarak bu anlamda inatçı tutum sergileyen, sağduyu ve basiretlerine karşı da büyüklenen kimselere gereken cezayı verdi. Bu konuda, galip veya mağlup ya da doğru yolu benimsemiş veya yalanlamış kimseler arasında herhangi bir fark gözetmeksizin kendi durumlarına ilişkin en uygun karşılık olarak ve başkaları içinse belki doğru yolu bulurlar maksadıyla ibret anlamındaki cezalarla Allah gereken karşılığı verdi.

Böylece günler ve yıllar geçti, asırlar ve nesiller birbirini izledi. Beşeriyyet, tarihsel varoluş sürecinde bir durumdan diğerine dönüşüp bir evreden sonrakine üstünlük ve ilerleme anlamında bir geçişlilik yaşayarak yükselme imkânı buldu. Netice itibariyle akıl aydınlanma ve bilgilenmeye, fikirler aydınlatmaya, sihir ve büyü ise yok olmaya başladı. Nitekim kendi içlerinden gelen peygamberler de azalmış ve hatta gönderilmiş elçilerin efendisi, yol gösterici ve ıslah edicilerin en büyüğü ve önde geleniyle nübüvvet nihayete ermişti.

İnsanlık, Hz. Muhammed’in peygamberliği döneminde çocukluk evresinden olgunluk-yetkinlik/rüşd çağına intikal etti. Öyle ki, ilk dönemlerde kendilerine yeterli ve uygun gördükleri delil ve burhanlar artık onlar için dayanak noktası teşkil etmemeye başladı. Artık aldatıcı, büyücü ve sihirbazların etkisi ciddi anlamda azalmış olup insanlar, en uygun şekliyle hidayete ulaşmayı arzuluyorlardı. İslâm, bu noktada onlara yardım ederek daha önce hiçbir dinin sunmadığı birtakım yöntem ve uygulamalarla metodik bir yol sundu. Zira tüm iddialarında ilmî kanıt ve aklî delilleri temel prensip olarak belirlemiş ve ilkelerinin temel dayanak noktasını bu anlamda şekillendirmişti. Böylece gelecek zamanlarda insan zihninin gelişimi yönünde bir engel oluşturmaması açısından imkânlar ölçüsünde duyusal mucizeler konusunun etki alanını azalttı. “Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmek ise hiçbir peygamberin haddi değildir. Her ecel için bir yazı vardır.* Allah (önceki mesajlardan) dilediğini ortadan kaldırır, dilediğini bırakır. Çünkü vahyin kaynağı O’nun katındadır.” (Ra’d 38–39) Hz. Muhammed döneminde insanlar, bir takım hissî mucizelere itibar ediyorlardı. Fakat mucize diye itibar ettiklerinin İslâm davetiyle ilişkisi yoktu. Sihir-sihirbazlıkla meşgul olanlar ve işinde uzman büyücülerin yaptıklarıyla mucize diye itibar edilen şeyler kolayca birbirinden ayırt edilemiyordu. Aslında mucizeler, kadim dönem zihinlerini ikna etmiş ve küçük de olsa etkin bir değerle nefislerde korku yaratarak imana yönlendirmişti. Ancak akla artık hiçbir şekilde faydasının olmadığı ve işleri daha çok karmaşıklaştırmaktan başka bir şeye yaramadığı anlaşılmış oldu. Kuşkusuz delilin en önemli dayanağı ve veri kaynağı akıl tarafından sağlanmıyorsa bu durumda o, hiçbir şekilde geçerli bir değer taşımaz. Her kim Hz. Peygamberden bu tarz mucizeleri istemişse bununla hedeflediği şey sadece güçlük çıkarma, aciz duruma düşürme, alay edip küçümseme olmuştur. Yoksa önlerinde nefislerindeki (zihinsel sezgi) hastalığa şifa olabilecek ve akılların susuzluğunu giderecek kanıt ve ayetler vardır. “Sana indirdiğimiz ve onlara okunmakta olan kitap kendilerine yetmedi mi? Bunda iman edecek bir kavim için elbette bir rahmet ve öğüt vardır.” (Ankebut 51) Allah Teâlâ’nın göstermiş olduğu duyusal mucizelere gelince, onlar sadece ayetlere şiddetle karşı çıkan ve alay edenleri susturmak, hidayet üzere olanları da doğrulama ve desteği arttırmak içindir. Ayetleri tedebbür eden kimselerin açıkça anlayacağı üzere Hz. Peygamber’in, davetini isbatında çoğu dayanak ve çıkış noktası sadece Kur’ân olmuştur. Bunun içindir ki o, gerçekliğindeki mucize yönüyle kendi iç örgütlenmesi açısından tutarlılık, davetle yapısal uygunluk ve bağdaşıklık göstermekte; akıl ile ilim ve anlayış düzeyine çıkmakta, sonraki nesillerin şartları ve durumlarıyla da uyum ve yeterlik arzetmektedir. Hiçbir şekilde onların yaklaşım, teori, düşünce, bilgi ve buluşlara ulaşmalarını sağlayan yollarına engel olmadığı gibi düzenbazların hilesi, sahtekârların dolandırıcılığı, hikâyecilerin yalanı, nakilcilerin (ravi) iftirası, yalancıların uydurmasına benzer şekilde durumları içinden çıkılamaz, doğruyla yanlışın karmaşıklaştığı ve bünyesinde birçok sorunsalı ve açmazı barındıran bir hale de dönüştürmez. Tam aksine, araştırma konusunda onlara destek olup düşünce, eleştiri, inceleme, kanıtlara dayalı olarak sonuç çıkarma, istidlal ve çıkarsamalarda bulunmakla dinamizme kavuşturma anlamında teşvik edici bir rol üstlenir.

Hz. Muhammed’in peygamberliği ile anlaşılmaz, şaşırtıcı ve garip olaylar dönemi son bularak ilim ve akıl dönemi başlamış oldu. Anlaşılacağı üzere iki dönem arasındaki temel ayrım ve ana karakter işte budur. Aslında onun mucizeleri bu veya şu olsun her şeyi kapsamıştı. En büyük ve üstün olanı ise dönemine uygun olarak gelen Kur’ân olmuştur. Kendi döneminden sonraki zamanlarda gelen her şey için de Kur’ân’dan başka bir şey uygun, elverişli ve mutabık değildir.

Mucize döneminin son bulup peygamberliğin tamamlanmasının yanı sıra kehanet kapısı da tümüyle kapatıldı. Dolayısıyla sanki Allah, beşeriyetin çocukluk evresinde bulunduğu ilk dönemde, insanların gözleriyle algıladıkları dış yapıda ifadesini bulurken, olgunluk evresi diyebileceğimiz ikinci dönemde ise gözlere konu olan ifadeden çok daha öte basiret, kavrayış ve sağduyu olmak üzere zihinsel etkinliklerimizin algıladıkları ve duyumsadıklarından oluşan içyapıda anlamını bularak işlevsellik kazanmıştır. (idrâke devam eden bu süreç, nesnenin göze, dolayısıyla görmeye konu niteliklerinden hareketle gerçekleşir.) Yani bir bakıma, ilk dönemde onların basiret ve düşünsel yetilerinin elverişsiz ve zayıf olmasıyla ilişkili olarak O’nu görebilecek (idrâk edebilecek) yeterlilikte değillerdi. İşte bu nedenle Allah, pek çok peygamber ve rasulleriyle, ayetler, mucizeler ve mele-i âlâyı gizlice dinleyerek edindikleriyle kimi insanları bilgilendiren cinler gibi birtakım mahlûkatlarıyla, onların gözleri önünde birtakım şeyleri (mahsûs sûretler) açıkça belirgin kıldı. Çünkü bir baba çocuklarıyla daha fazla konuşur; onların eğitimi, yetiştirilmeleri, gerekli ve güzele yönlendirilmeleri veya yanlış olandan sakındırılmaları, olumlu yönelimin pekiştirilmesi açısından gerektiğinde somut şeylerle ödüllendirilmeleri ya da ortaya koydukları olumsuz tutum ve davranışların gereği olarak cezalandırılmaları konusunda daha çok ilgilenir. Olgunluğa erişmeleri durumundaysa bu yaklaşımından vazgeçerek bazı genel öğretilerini, tecrübe ve deneyimiyle elde etmiş olduklarını sunmakla yetinir. Neticede onların, maslahatları için uygun gördükleri şeylerde akıllarını kullanmaları konusunda sorumluluk ve yükümlülüğü kendilerine bırakır. Bir bakıma Allah Teâlâ da öyle yapmıştır. (ve lillahil meselü’l a’la/tüm tavsiflerden onu münezzeh kılarız.) İnsanoğlu rüşdüne erdikten sonra Allah, ona dînî temellere dayalı genel hukuku ve temel prensipleri göstererek, işlerinde aklının kendisine rehberliği gereğince hareket etmesine izin vermiştir. İsrailoğulları örneğinde de olduğu gibi geçmiş topluluklara işlerindeki her cüz’i unsur/tikel karakterli olgu-durum ve detayı vahyettikten sonra şimdi sadece Kur’ân’daki genel kural ve değişmez ilkelerle yetinmektedir. Zira bu -aklın bize yol göstermesiyle birlikte- zihnî olgunluk ve yetkinliğe ulaştıktan sonra tüm işlerimizde hidayetimiz için yeterli olup gerekli işlevi yerine getirmektedir. Bu nedenle Allah, vahy, mucize ve kehanet kapısını kapatıp tüm bunlar hakkında gerekli olan bilgiyi yüce kitapta açıkça haber vermiştir. Dolayısıyla bununla, aldatıcı ve büyücülerin üzerimizde en alt düzeyde bir araçsal ve etkisel özellik taşıyabilecekleri düşüncesi kalmamış oldu. Böylece insan aklı kuruntu, hurafe ve temelsiz sanılardan kurtularak, ilim yolu onun önünde apaçık, edimsel, hiçbir gizliliğin ve engelin olmadığı şekliyle var oldu. Bu şekilde mü’minlerin nefsinde, şeytanların ulaşabileceği ve telafisi mümkün olmayan boşluk ve zaafiyet alanlarının kalmaması amaçlanmaktadır. Yüce kitabın hiçbir yorum ve değerlendirmeyi kabul etmeyeceği tarzda ve kesinlikte açıkça ifade ettiği üzere gayb ilmi sadece Allah’ın katında olup onun bilgisine Allah’tan başka hiç kimse sahip değildir. Ayrıca bütün işler O’nun yetkisindedir ve kullarından hiçbirine bu anlamda bir üst kimlik atfederek öncelik ve ayrıcalık tanımaksızın dilediği şekilde tasarruf eder. Hz. Peygamber’e hitaben şöyle buyurmuştur: “De ki: Allah dilemedikçe ben kendime bir zarar verme ve bir fayda sağlama gücüne sahip değilim. Eğer ben gaybı biliyor olsaydım, daha çok hayır elde etmek isterdim ve bana kötülük dokunmazdı. Ben inanan bir kavim için sadece bir uyarıcı ve bir müjdeciyim.” (Aʿrâf 188) Buna benzer ifadeler Kur’ân’da çokça yer almakla birlikte böyle bir makalede etraflıca ele alınıp değerlendirilmesi zorluk teşkil etmektedir.

Burada şu soru sorulabilir: Eğer gaybı Allah’tan başka hiç kimse bilmiyorsa hipnotizma, ruhların çağırılması, gaybda ne olacağını pek çok defa ortaya koymuş olan sadık rüyalar ve daha önceden gelecekte olacak olayların doğrudan elde edilebileceğini ifade eden ve birtakım şeyleri açığa çıkaran kehanet hakkında ne denilebilir?

Şunu vurgulayalım ki, hipnoz durumunda olan bir kişi var olmamış olanı bilemez ve gayb hakkında da bilgi sahibi olamaz. Yani kendisinde var olma potansiyeli ve edimi bulunmayanı bilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu özel durumda olan kişi, ruhunun maddenin bulanıklığından yalıtılmış ve soyutlanmış olması nedeniyle bazı mevcudatı (gerçeklikten gelen veriler) görebilmesine engel teşkil eden herhangi bir şey yoktur. Ve gerçekten de durum böyledir. İşte buradan itibaren mevcudat hakkında konuya dair malumat ve analizinin sınırı genişler. Böylece kıyas/tasım ve çıkarsamalar yoluyla, vakıaya dönüşüp gerçeklik kazanmadan önce bilinebilecek bazı şeyler hakkında açıklama ve bildirimde bulunabilir. Örneğin fiziksel durumunun farkında olan bir kişi için, isabet etmeden önce tahmin edebildiği hastalıklar olabileceği gibi doktorun; hastalığın sebeplerini, oluşumuna neden olan etkin faktörleri ve sürecin sonunda ulaşılacak durumu biliyor olması nedeniyle, ortaya çıkmadan önce hastalıkla ilgili şeylerden bahsetmesi de buna örnektir. Ayrıca astronomi bilgininin gerçekleşmeden önce güneş ve ay tutulması hakkında önceden açıklamada bulunması da yine bu çerçevede değerlendirilebilir. Buradan çıkarılabilecek netice şudur ki, herhangi bir şey eğer (ontolojik olarak) varlık düzleminde değilse ancak var olandan hareketle kıyas, çıkarım ve istinbat metotları üzerinden gerçekliğine dair bilgi ve belirleyici öngörü sunulabilir. Karşıt bir durum söz konusu olduğunda ise bu gayb olarak açıklanabilir. (Gerçek anlamda mevcudiyeti bulunmadığı veya mevcudiyetine dair delil yetersizliği söz konusu olduğu için insanın görüp kavrayamadığı şeyler.) Onun ilmi Allah katındadır ve sadece Allah’ın bu konuda haberdar kılıp bilgilendirdiği kimseler vakıf olabilirler. Bu bilgiler de onlar aracılığıyla insanlar arasında daha sonra yaygınlık kazanır. Bu şekilde Allah Teâlâ rasullerini, peygamber ve meleklerini bazı gaybi haberler konusunda bilgilendirmiş, onlar da öğrendiklerini insanlara aktarmışlardır. Öte yandan kehânetin hükmünün geçersiz kılınmasından önce bazı cinler mele-i âlâyı gizlice dinleyerek bilgi hırsızlığı yapar ve elde ettikleri bu bilgileri kimi insanlara haber verirlerdi. Neticede diğer insanlar da onların gaybı bildiklerini zannederlerdi. Oysa gerçek olan, kendisiyle haber verdikleri bilgilerin aslında salt haber aldıkları bilgiler olmasıydı. Şimdi de ruhların çağırılması meselesine ilişkin insanların (kâhin ve büyücüler) melek ve şeytanların olduğu diğer ruhsal âlemlerle bağlantı kurabilme olasılığı üzerinde duyusal kesin bir kanıt sunmamız gerekirse, aslında bu şekilde insan, gizli/okültist şeylere ulaşmaya dair bu yöntemle hareket ederek bazı şeyleri öğrenebileceği gibi sadık rüyalar yoluyla da birtakım gaybi bilgileri elde edebilir diyebiliriz. Bunlar, bazı saf nefisler için vahiy kalıntısı gibi değerlendirilebilir ve bununla Allah, tıpkı peygamberlerine önceden vahyettiği gibi kendi iradesi ile kullarından bazılarına da ileride olacak şeyleri gösterir. Ancak insanın bu bilgiyi elde etmesinde herhangi bir seçimi söz konusu olmadığı gibi Allah’ın ne zaman ve nasıl dilediğine bağlı olarak gelişen bir durumdur.

İnsanın kendisinden hareketle yani kendi beşeri bilişsel donanımına dayanarak vahyî bir kaynak olmaksızın veya başkasından edinmediği ya da varlığına dair herhangi bir delilin olmadığı hakiki bir gayb ile (ontojik perspektif içinde belirlenmiş varlık alanları dışında) gerçeklik hakkında belirlediği ve ürettiği bilgiye (alternatif bilgi kategorileri) gelince, bu eyleme ve seçme yetkisini elinde bulundurarak dilediğini ne zaman ve nasıl istiyorsa öylece yapan Allah’ın dışındakiler için mümkün değildir. İşte bu nedenle O’ndan başkasının, gaybı bildiğine dair ortaya attığı tüm iddialar asılsız, temelsiz ve yalan olup hiç kimse, gayba dair bir şeyin kesin oluşumuna ilişkin değişmez ve mutlak bir değerlendirmede bulunamaz. Çünkü bir kişinin, gaybî olan bir bilginin yakînen ve kat’i bir suretle vukû bulacağını söylemesi, her ne kadar vukû bulacağını söylediği haber söylediği şekilde tezahür etmiş olsa bile bu bilginin yakinen bilinerek söylenmiş olması imkânı yoktur. Dolayısıyla kendisine vahyedilmeyen bir bilgiye rağmen gerçekliğe ilişkin aktarmış olduğu haberin/önesürüş, belli bir doğruluk değeri kazanması ve olgusal gerçekliği bulunması sadece bir uygunluk (tevafukî bağlaşıklık ve özdeşlik) olarak algılanmalıdır.

Olumsuz anlamıyla gaybın (insanın bilgi alanı olmaması yönüyle) Kur’ân’daki bilgisi bizim de ifade etmiş olduğumuz şekliyledir. Hakiki anlamıyla (kavramsal analiz yönüyle) gayb ise gaybın mutlaklığı olmayıp bir bakıma göreceli oluşudur. Sözgelimi bir kimse için gayb olan diğer bir kimse için öyle olmayabilir veya cehâleti nedeniyle bir şeyi bilmiyor olmasına rağmen diğer kişi o şey hakkındaki bilgisiyle tanımlama ve değerlendirmede bulunabilir. İnsanların alışageldiklerine aykırı olması nedeniyle mucizeleri inkâr konusu ise gerçekten saçmadır. Kur’ân’da birçok yerde de ifade edildiği gibi bu dünyada Allah’ın sünnetinde bir değişim ve dönüşüm söz konusu olamaz. Ancak olağanüstü-harika olaylar bu sünneti ihlâl etme değildir. Öyle ki eğer hikmeti bunu gerektiriyorsa, pek çok olağan şeyde alışılmışın dışında olmak üzere istisnaların ortaya çıkması da Allah’ın sünnetindendir. Nitekim bu nedenle hayvan ve bitki âleminde “sıra-dışı doğa olayları” diye adlandırılan sınırsız sayıda alışılmış ve olağan akışa aykırı durumları gözlemlemekteyiz. Alışılmışa aykırı bir durum söz konusu olduğunda kişi bunu, ‘oluş’un üzerinde konumlandırıldığı ilahi dizgesine ve varlığın kurallarına aykırı ve öte olduğunu ifade eder. (Kısmî nedenselliği varsayan doğuş/tevellüd kuramı.) Bu anlamda eğer bu sıra dışı olayların varlığının hikmeti, yapısal esasının niteliği ve nasıllığı hakkında sorulduğunda cevapta aciz kalacaklardır. Bizim yanıtımız ise şöyle olur: Bu gibi sıra dışı şeylerin varlığının hikmeti, Allah’ın kudret ve azametinin ulaştığı noktayı ve bizim kendisi için belirlenimde bulunduğumuz sınırın ötesindeki yetkinlik ve gücünü göstermesidir. Oysa O’nun kudret ve azameti bizim algılayabildiğimizden çok daha kapsamlıdır. Bu sıra-dışı olayların niteliği ve oluşumu için doğrudan nedenler konusunda hâlihazırda ciddi anlamda yetersiz ve bilgisiz durumda olmamıza rağmen gelecekte bununla ilgili bilgiye ulaşmamız ihtimali de vardır. Aynı şekilde Allah’ın mucizeleri meydana getirmesinin hikmetlerini de biliyoruz. Zira mucizeler insanları korkutur ve onları peygamberlerle korunmaya yönlendirir. Bunun üzerine onlar peygamberlere bağlanır, imân eder, tâbi olur ve netice de durumları düzelirken büyücü ve sihirbazların yaptıklarından da ciddi anlamda bir hoşnutsuzlukla uzaklaşırlar. Ancak biz şu âna kadar mucizelerin varlığının keyfiyyetini ve onu meydana getiren sebepleri yeterince anlayamıyoruz. Başka bir deyişle söylemeye çalıştığımız şudur ki, doğa bilimcinin aklı; varlık, oluşumunun yapısı ve nasıllığını tam olarak kavrayamadığında tabiattaki sıra-dışı olaylar için “böyle var olmuştur” demesi gibi ilahi kudret de onları/mucizeleri böyle yaratmıştır deriz.

Şöyle bir soru sorulabilir: Mucizeler ile mucizelere benzer örnek olarak değerlendirilen sıra-dışı tabiat olayları arasında çok büyük farklar vardır. Çünkü içinde bulunduğumuz şu zaman diliminde kimse mucizelere şahit olmuyorken; öte yandan bunun tam aksine sıra dışı olayları ise her gün gözlemliyoruz. Peki, mucizeler iddia edildiği üzere hakiki ve varlık-evren kanununda gerçekleştiğine göre şimdi neden kesintiye uğradı?

Bilindiği üzere mucizelerin kesilmesi peygamberlik döneminin sona ermesiyle alakalıdır. Yani onu gerektiren herhangi bir saik ve muharrik unsur olmuş olsaydı mucizeler de var olurdu. Bu, tıpkı doğa âlemindeki sıra-dışı pek çok şeyin, daha önce var olan bitki ve hayvanların neslinin tükenmesi nedeniyle şu anda yok olması gibidir. Dolayısıyla Allah’ın kanunları sanki zuhurunda bir hikmet görüyorsa mucizeleri meydana getirir. Eğer nesli tükenmiş olan hayvan ve bitki türlerinden bazısı tekrar varolsa, yapısında ve yaşam tarzında bizleri şu an dehşete düşüren, garip ve acayip çok özel sıra-dışılıklar bulunurdu. Canlı organizmaların başlangıçta köken olarak inorganik maddelerden meydana geldiğini söyleyen ve “kendiliğinden oluşum/abiyogenez” olarak adlandırılan teori, bu çerçevede temel aldığı birtakım kesin kanıtlar sunmasına rağmen şu an bu bakış açısının gerçekliğine dair mutlak anlamda hiçbir şey yoktur. Mucizelerin döneminin bitmesinden sonra karşı çıkıyorlar. Mucizeler dönemi geçmiştir. Bu ne garip bir durum!

Konunun tamamlanması için makalenin önceki bölümlerinde kısmen ifade ettiğimiz şu noktayı tekrar ele alalım. Allah’ın geçmiş toplulukları yapmış olduklarından dolayı küçük düşürme, bir halden başka bir hale dönüştürme, kuraklık ve yokluk şeklinde birtakım somut cezalar vermesi, bu ve benzeri şeylerle şu an karşılaşan topluluklar için yine ceza anlamına mı gelmektedir?

Yüce kitaptan anladığımız kadarıyla toplulukların başına gelen yıkıcı ve yok edici musibetler, onların yaptıklarına karşılık olarak verilen cezadır. “Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.” (Hûd 117) Aynı şekilde bireylerin de başlarına gelen sıkıntı ve musibetleri genellikle işlemiş oldukları günahları karşılığında verilen ceza olarak anlamak gerekir. “Kuşkusuz Rabbin her an gözetlemektedir.” (Fecr 14) “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi ellerinizle kazandıklarınız yüzündendir. Bununla beraber Allah yine de çoğunu affeder.” ( Şûrâ 30) Ancak bu söylediklerimizden, musibetlerin tümünün kişinin edimlerinin temel sebebi olduğu şeklinde bir anlam ve yargıya ulaşılmamalıdır. Aksine bu, sadece çoğunluk hükmünde olup bu bağlamdaki ayetler genele işaret etmezler. Eğer bunlardan genele ilişkin bir çıkarım anlaşılsa bile Allah’ın şu sözüne benzer ifadeler durumu özelleştirmektedir. “Andolsun biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele!” (Bakara 155) Şu ayette olduğu gibi bazı musibetlerle ceza değil imtihan ve buna benzer şeyler de hedeflenmiş olabilir. “Kendisine her türlü imkân verilmiş.” (Neml 23) Şûrâ suresi 30. ayette ise” Başınıza ne musibet geldiyse…” şeklinde bütüne ve genele ilişkin bir ifade sunulmasına rağmen bununla zahiri ve lafzî mânâ kasdedilmemiştir.

Bu evrede -ilim ve akıl evresi- Allah, insanları gözetimsiz ve yapmış olduklarına karşılık mükâfat veya cezasız bırakmamıştır. Aksine o, çocukları, büyüdüğünde suç işledikleri zaman gereken cezayı vermek suretiyle eğiterek, onları kendi halleri üzerine bırakmayan hakîm bir babadan çok daha merhametlidir. Bunun da ötesinde o, kullarının işlerine müdahale ederek işlemiş olduklarına karşılık cezalandırabilir. İşte bu nedenle Allah’ı, zalimlerin yapmış olduklarına karşı gafil sanma!

————————-

* Yazı, Mecelletu’l-Menâr, 12. Sayı.’dan tercüme edilmiştir.

** Tewfiq Sıdqî, Mecelletu’l-Menâr’ın yayımlandığı dönemde yazılarıyla dergiye katkıda bulunan, Tura Hapishanesi’nde (Kahire’nin güneyinde yer alan ve özellikle siyasi tutuklu ve hükümlülerin kaldığı cezaevi) doktorluk yapmıştır.

*** Doktor, ifade etmiş olduğu dînî gelişim ve ilerleme konusunda tevhid risalesine tâbi olmuştur. Daha sonraki tezde Salih el-Yafi’i’nin karşı çıkıp itiraz geliştirdiği yasaların geçersizliği konusunun da aslı budur. Ancak yazar, onu inkâr etmemekte ve olağanüstü durumların sona ermediğini, ancak ilk dönemlerde olduğu gibi gerekliliğinin de artık söz konusu olmadığını ifade ederek reddiye sunmuştur.

 

(Tercüme, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dört × 8 =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm