İSTANBUL: HATIRALAR VE ŞEHİR

Yazar: Selma Elmas

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.

Konstantinos Kavafis

 

Toplumlar nasıl anımsar? Bir şehrin hafızasının içerik ve kodlarını fark etmenin, bir başka aşka dönüşen aşinalıklara erişmenin erkânı nedir? İşte cevaplanması güç böylesi sorulara, hatıraların penceresinden bakmanın imkânını veren kitaplar vardır. “İstanbul: Hatıralar ve Şehir” de bunlardan biri. Orhan Pamuk, bir şehrin hafızasına, kendine özgü kesitlerden ve kişisel tarihlerden sahneler düşürüyor. İstanbul’un minör tarihiyle edebî bir anlatının sınırlarını kaldıran kitap, şehre karşı çok katmanlı bakışlar vaat ediyor.

Kavafis, meşhur şiiri Şehir’de “Başka bir şehir bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir.” diyor. Bir şehri en çok da aidiyetlik duygusuyla içimize kazıdığı için midir nedir bilinmez ama bu şiirin “şehir” ve “ben” üzerine yani insanın şehri inşa etmesi, şehrin de insanı inşa etmesi meselesine, insanın benini yaşadığı şehirden bağımsız düşünemeyeceğimizi vurgulayan yönüne hep hayran kalmış ve düşünmüşümdür. Bu sebeple şiirin ”Şehirleri insanlar kurar, insanları şehirler inşa eder.“ algısıyla yazılmış en iyi şiirlerden olduğunu söylemek gerekir. Oysaki her şehir için bir ifadesi olan bu dizelerin bendeki tek karşılığı İstanbul’dur nedense. Sevdiğim, gitmeyi düşlediğim onca şehir varken İstanbul hep başka, bambaşka. Gidecektim, fakat yine ve hep oraya, o şehre dönecektim.

Orhan Pamuk, “İstanbul: Hatıralar ve Şehir“ kitabında, hatıralarını çocukluğundan, ilk gençlik yıllarına kadar olan kısımları şehir üzerinden bizlere anlatır. Yazarın hatıraları ekseninde İstanbul’u ve bilhassa yazarın ruh dünyasını, sanatını ve ‘ben’ini yine bu imge kurar. Nitekim kendi otobiyografisine “İstanbul” adını vermiş olması bu açıdan oldukça manidardır. Orhan Pamuk’un gerek siyasi görüşleri gerekse de dünya görüşü bu yazının konusunun tamamen dışındadır. Zira burada üzerinde durduğumuz/duracağımız konuyu etkilememesi açısından üzerinde kısaca da olsa bir hatırlatmayla durulması gereken önemli bir husus olarak belirtmek istiyorum. Zira konumuz bir şehir olarak İstanbul ve geçmişten bugüne şehre hayat veren, zamanla değişen-değişmeyen insan manzaraları ve yaşantılarıdır.

İstanbul da ruhu Medine olan şehirlerdendir. İstanbul da tıpkı Isfahan, Şiraz, Kudüs, Mekke, Buhara gibi benzer özellikleri taşıyan, aynı ruh ikliminin yoğurduğu şehirlerdendir. Ruh estetiği olmayan şehirlerin şekil estetiği de olmaz. Ulvî ruhların ortaya koyduğu şehir de bu zarafeti taşır. Medeniyetin nirengi noktalarından biri de estetiktir. Medeniyet kendisini inşa ederken aslında gelecek nesilleri de inşa eder.

Bu anlamda kitap ismiyle müsemma olduğu kadar yazarın şehirle birlikte inşa olması sürecini de kapsıyor. Yazar, hatıralarını da bu eksende anlatmakta. Hem “şehir” hem “şehrin hafızası diyebileceğimiz olaylar” hem de yazarın şehirle iç içe geçmiş hayatından kesitlerin oldukça yalın ve bir o kadar da şeffaf bir şekilde okuyucuya aktarıldığını görüyoruz.

Gerek yazarın hatıralarının derinlikleri gerekse de şehrin o kimseye açımlanamayan, ancak ve ancak bir sanatçının duyarlılığı ya da hüznünün ortaya çıkarabileceği ayrıntılarının peşine düşün farketmez; kitap her bir ayrıntıda olabildiğince uyumlu anlatımıyla bize kendisini bir şehrin henüz hırpalanmamış, bozulmamış yanıyla tanıştırdığı için sürükleyici bir sohbet havasında sürüp gidiyor. Ve böylece okuyucu bir an için İstanbul’un o eski hüzünle karışık siyah-beyaz fotoğrafında buluveriyor kendisini.

Hüzünler Güzeli Şehrin Siyah Beyaz Fotoğrafı

İstanbul’un gri tonlardaki siyah-beyaz havası derin bir hüzün duygusuyla karışmıştır. Nitekim yazar, bunun nedenini “bir imparatorluğun yıkılması ve ardında bıraktığı o hüzün duygusu”yla açıklar. Ve bu hüzün olmasaydı belki İstanbul’u bu kadar sevmeyecek ve onda hapsolan o şiirsellik tüm o ilhamını ondan alan İstanbul yazarlarının bu kadar güzel eserler vermelerine imkân tanımayacaktı.

Ancak yazarın beslendiği hüzün duygusu cemaat ruhunun hâlâ var olduğunu kanıtlayan, birlikte yaşama duygusunun ortaya koyduğu değerli bir anlamı taşır ve bu anlamda melankoliden ayrılır. Dolayısıyla yazarın yaşadığı hüzün şehrinkiyle ve şehirde yaşayan tüm insanlarla ortak bir duygu olduğu için ilham verir. Bu yüzden hüzün, şehri güzel gösterir ve manzaralar da içinde derin bir anlam taşıdıkları için daha da güzelleşirler. Bu hüzün siyah-beyaz bir fotoğrafa dönüşür. Çocukluğunda kar yağdığında sevinmesinin nedenini, karın yağması değil de karın altında kalmış siyah-beyaz hüzünler güzeli şehrin daha da güzelleşmesi olarak açıklar bu yüzden.

İstanbul’dan İlham Alan Sanatçıların Gözünden Şehir

Şehrin beslendiği hüzün onu siyah-beyaz bir fotoğrafa dönüştürürken, anlatıcı ondan ilham alan sanatçı ve yazarlarla şehri dolaşmaya devam eder ve yazarın da şehri sevmesinde etkili olan pek çok isme rastlarız. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Ahmet Rasim, Abdülhak Şinasi Hisar, Reşat Ekrem Koçulu yazarın da etkilendiği ve o gri hüzne müptela olan İstanbul âşıklarıdır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın yazdıkları, Ahmet Rasim ve diğer şehir mektupçularının mektupları, Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi, Nerval, Flaubert ve Gauter’in İstanbul yolculuğu notları, anıları… Bu İstanbul Pamuk’a göre Batılı ve Doğulu yazar-sanatçıların gözlerinden anlatılan bir İstanbul’dur. Ve bu Batılı ve yerli gözler yazarın İstanbul’u anlamasında ona oldukça yardımcı olurlar. Batılı sanatçılar aracılığıyla şehre daha “egzotik” bir bakışla bakmayı öğrenirken; yerli bakış açısı ile de ona adeta ilham veren o gri hüzünden beslenir.

Tüm bunlar yazarın kendi sanatçı kişiliğini geliştirmesine yardımcı olur ve güzellik anlayışının şekillenmesinde nirengi noktası haline gelir. Yazar sık sık şehrin arka sokaklarında gezintiye çıkar ve bizler de onunla birlikte şehri, o siyah-beyaz fotoğrafı baştanbaşa gezeriz. Şehir yazara kendisini adeta bir sanat malzemesi olarak sunar ve açar. Böylelikle tutkulu resim yapma merak ve isteği de bundan nasibini alır. Yazar şehrin yıkık dökük eski sokaklarında gezinirken, hayal dünyasını besleyen bu malzemeden güç alır ve şehirle olabildiğince bütünleşir.

Eskiye Dair Her Şeye Açılan Savaşın Tanığı Olarak Şehir

Yazar’ın kitapta belki de değindiği en önemli konulardan biri de modernleşme sürecinde Batı medeniyeti ile Doğu medeniyeti arasında kalan toplumun genel manzarasıdır. Ve bu arada kalmışlık daha önce de değindiğimiz, şehrin ilham kaynağı olan, İstanbul’un sokaklarında, caddelerinde ve insanlarında ortaya çıkan hüzün duygusudur. Bu hüznün oluşmasındaki en önemli etken; Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra kurulan Cumhuriyet Türkiyesi’nin izlediği Batılılaşma politikalarıdır.

Şehir artık kendisine ait “eskiye” dair motiflerini yitirmeye başlar ve yeni düzenin Batılılaşma politikalarına boğun eğer. Bu düşünceler doğrultusunda halkın Batı medeniyeti ve kendi öz değerleri arasında sıkışıp kaldığını ve doğal olarak bundan doğan huzursuzluğun da hüzün meydana getirdiğini vurgular. Cumhuriyet ideolojisi eskiyi imha etmek adına Batılılaşma amacı güder. Nitekim bunun en güzel örneği; İstanbul’da konaklarda çıkan yangınlar ve bu yangınlarla konakların kül olup gitmesidir. Bu örnek, adeta eskinin bir anlamda yakılıp-yıkılmasının da simgesidir. Çünkü bu konaklar bünyelerinde bir imparatorluğun hatıralarını ve hüviyetini taşımaktadır. Böylelikle kasıtlı ya da kasıtsız bu konaklarda çıkan yangınlarla birlikte koca bir Osmanlı imparatorluğu da tasfiye edilmiş olur.

Kitabın edebî yönünün olduğu kadar tarihi yönünün oldukça kuvvetli olması, sosyal ve kültürel hayatımıza insanı kuran şehir imgesi üzerinden imkân tanıması noktasından da baktığımız da kitap oldukça değerli bir otobiyografi olarak önümüzde durmaktadır. Bu sebeple kitaba yalnızca edebî ya da tarihi bir kitap olarak bakmanın doğru olmayacağını belirtmekle beraber, yazarın hatıralarını oldukça samimi ve dürüst bir üslupla bizlere açması kitabın en önemli bulduğum noktalarından.

Her ne kadar görüş ve ideolojisini paylaşmasam da; bir şehre ve neredeyse yarım asırlık bir tarihe tanıklık eden kültürlü bir İstanbulluyla sohbet etmek oldukça güzeldi. Bunun eski İstanbul fotoğraflarıyla desteklenmesi ve yine daha sonra araştırmamıza vesile olacak pek çok eski eser ismi ve mekân ismi de İstanbul âşıkları için peşine düşülecek dipnotlardandı.

Eserde yazar; hem kendi hikâyesini hem şehrin hem de hepimizin hikâyesini tek bir düzlemde ele alarak bizi yarım asırlık bir öyküyle irtibatlandırıyor. Yarım kalmış bir öyküyle… İstanbul’la…

 

 

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


+ dört = 10

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm