KÜLTÜR TASAVVURU VE POLİTİKALARI

Yazar: Altan Murat Ünal

Müslümanların içinde bulundukları sorunlar birer birer sıralanacak olsa kültürel sığlaşmanın, yozlaşmanın bu sıralamanın ön taraflarında yer alabileceğini söylemek çok zor olmayacaktır galiba. Belki birileri kalkıp, “Bunca siyasal ve ekonomik sorunlar ortadayken kültür konusunun dile getirilmesinin kime ne yararı var?” diyebilir. Ancak böyle bir soru bile kültür muhayyilesinin ne ölçüde daralmış olduğunu göstermesi bakımından oldukça önemlidir. Zira solunan havanın tamamına verilen addır kültür. İnsanın tüm tutum ve davranışlarını, hayatı algılayış biçimini kuşatan unsurlardan oluşur kültür. Hayat alanını inşa eden tüm unsurlar bir milletin kültür tasavvurunu oluşturur. Oturma, kalkma biçiminden konuşma biçimine, yemek yeme adabından insanlar arası ilişkilere, siyasetten düğünlere, bayramlara ve mimariden müziğe kadar ne varsa tamamı bir milletin kültür tasavvurunu teşkil eder.

Bir toplumu oluşturan insanların bilincinde, zihniyetinde, davranışlarında ve eserlerinde kendini gösteren hayat tarzıdır kültür. Kültür, insan zihninin görüş, bakış, duygu, anlayış, tasarım ve değerlendirme tarzıyla ilgilidir. “Kültür, sanıldığı gibi bir bilgi değil, derununda medeniyetin tohumlarını taşıyan, insanın içinde hareket etmekte olduğu bir alandır.” diyor Malik Bin Nebi. Kültür, tüm canlı varlıklar gibi yaşar, gelişir… İnsanla birlikte…

Antropologlardan Murdock, kültürün önemli bazı özelliklerini sıralıyor. Murdock’a göre, birincisi, kültürün ferdi olmayıp sosyal değerler ve davranışlar sistemi olmasıdır. İkincisi, kültür sosyal bir mirastır ve genç kuşaklara öğrenme yoluyla geçer. Üçüncüsü, kültür bir birikimdir ve malı olduğu toplumun geleceğini muhafaza etmek içindir. Dördüncüsü, kültür bir toplumun bütün ideallerinin, hayallerinin ve sosyal kişiliğinin sembolüdür. Beşincisi, her kültür bütün unsurlarıyla organik bir bütündür ve kendisini oluşturan unsurların toplamından farklıdır, büyüktür, o unsurların sentezidir.

Bir kültürü anlamak o toplumu anlamak demektir. Bir milleti var eden ve yaşatan değerlerin tamamıdır kültür. İnsan, yaşadığı toplumun kültürünü kazanarak sosyal anlamda kimlik sahibi olur ancak.

Kültür bir dünya görüşünün insanların gündelik yaşantılarında ete-kemiğe bürünmesidir adeta. Hayatı idame ettirme tarzı söz konusu dünya görüşünün ve âlem tasavvurunun kültür ve medeniyet haline gelmesi durumunda ortaya çıkar. Hayatı idame ettirme tarzı ile kültür ve medeniyet arasındaki dinamik, kesintisiz ilişki kültür tasavvurunu belirler.

Müslüman toplumların kültür tasavvuru o kadar dar mı ki, kültürel yozlaşmayla karşı karşıyadırlar?

İslâm kültür ve medeniyetinin zenginliğinin, özgül ağırlığının temelinde ulvi bir âlem tasavvuru ve dünya görüşü yer almaktadır. Evreni ve içindekileri mükemmel bir sanat eseri olarak görmüş ve onların kendilerine emanet olarak verildiğini kabullenmiştir İslâm toplumları. Onun için Müslüman sanatçı İslâm’ın öngördüğü dünya görüşünden ve yaklaşımından ayrılmamak koşuluyla evrensel ürünler ortaya koyabilir. Müslüman sanatçı bir yandan gelenekle beslenecek, kendisini yeni durumlarla geliştirecek; ama İslâm’ın ön gördüğü dünya görüşünden ve yaklaşımından ödün vermemek için hep sorgulayıcı olacaktır. Öyle ki, diğer İslâm ülkelerinin ve Müslüman sanatçıların birikimleri ile bağ kurmak istediğinde de aynı hassasiyeti göstermek durumundadır. Eşyayı, olayları, olguları bu bakış açısıyla değerlendiren bir toplumdan aydınlanma felsefesinin ve modern kapitalizmin bünyesinden çıkan kültür kodlarını üretmesi beklenemez. Aydınlanma felsefesi ve modern kapitalizm evrene ve içindekilere anlamdan yoksun bir eşya yığını olarak bakarken İslâm evrenin ve içindekilerin hesabı verilecek bir emanet olarak insanların emrine verildiğini kabul ediyor. Bu iki düşünce arasındaki farkı anlama becerisini gösteremeyenler geçmişteki her şeyi kültürel gerilik, kendilerinin yapıp ettiklerini ise ilericilik olarak görmektedirler. Müslüman toplumların yaşadıkları kültürel sığlaşmanın, yozlaşmanın arkasında işte bu sorun yatıyor. Onun içindir ki, kültür hayatı giderek lümpenleşmekte ve daralmakta, hemen her alan çoraklaşmaktadır. Mimariden müziğe, dilden sanata, siyasetten ülke yönetimine… Birkaç diktatörü devirmek yapısal sorunların çözümü için yeterli değildir. Özden, kökten koptukça kendi kültürüne yabancılaşmış insanlar… Kendi öz kültürüne bir oryantalist gibi bakanlar…

Ya Osmanlı’daki durum?

Osmanlı toplumunun inşa ettiği kültür mirası bizzat devletten değil, o toplumun dünya görüşünden, âlem tasavvurundan kaynaklanıyordu. Ulus devletler ise her şeyi tekeline almış, uyguladıkları resmi kültür politikalarıyla toplumları kendi kültürlerinden uzaklaştırmak; kendi tarihlerine, köklerine yabancılaştırmak istemektedirler. Oysa hiçbir toplum kendi kültür kodlarından tamamen kopamaz ve yönlendirilmesi istenilen modele de tamamen evrilemez. Üstelik burada bir büyük tehlikenin bulunduğu söylenebilir: Uyduruk kimliklerin insanı olmak… Geçmişini bilemeyen, geleceğini göremeyen, onursuz, gerçek benlikten uzak, sıradanlaştırılmış insanlar…

Dr. George Freidman “Önümüzdeki 100 Yıl” adlı kitabında Osmanlı’nın 20-30 yıl sonra önce bölgesinde, sonra eski Osmanlı topraklarında etkisinin artacağını ve yayılmacı bir politika ile eski topraklarına yeniden kavuşacağını ileri sürmektedir. Freidman’ın bu iddiası bazı Osmanlı düşmanlarını tedirgin edebileceği gibi Neo-Osmanlıcıları da heyecanlandırmış olabilir.

Avrupa’nın cehalet bataklığında boğulduğu devirlerde Müslümanlar insanlık tarihinin en büyük medeniyetini kurmuş, Kur’ân prensiplerini ve sünneti bireysel ve toplumsal hayatlarına aktarmış, İslâmî bakışlarını ve âlem tasavvurlarını hemen her alanda hissettirmişlerdir. Ne zaman İslâm’dan ödün verildiyse hemen arkasından yenilgiler, bunalımlar, çöküşler gelmiştir. Örneğin, Osmanlı’nın yükseliş döneminde ulaşmış olduğu güç ve refah bir süre sonra yerini rehavete bırakmış, Osmanlı medeniyetini meydana getiren kurumsal yapı yozlaşmış; lüks, israf, debdebe, eğlence yaygınlaşmış, ihtilaller, taht kavgaları ülkenin enerjisini bitirmiştir. Yüce idealler unutulmuş, hedefler giderek küçültülmüş, hamiyet duyguları körelmiştir. Öyle ki, çok uzun zaman sonra anlamışlardır devleti idare edenler durakladıklarını, gerilediklerini.

“Yeniden Osmanlı kültürüne dönmek mümkün mü?” sorusuyla da karşılaşılmıyor değil.

Birtakım olumlu gelişmeleri “Neo-Osmanlıcılık” adı altında dar bir kalıba sokup Osmanlı tutuculuğu olarak değerlendirmek doğru değildir. Yaşanılan süreçte meydana gelen olumlu gelişmeler İslâm dünyasının uyanışının, ayağa kalkışının işaretleridir. Müslümanlar vahyin değerleriyle şimdiki zamanda olduklarının bilincine varmak zorundadır. Osmanlı’yı merkeze alan bir dîn algısından kurtulmak gerek. Zira İslâm’ın öz kaynaklarına dönüş için çağrıda bulunmayıp Neo-Osmanlıcılık’a dönüş çağrısında bulunmak sağlıklı bir yol değildir.  Osmanlı Devleti birtakım olumsuz yönlerine rağmen sonuçta İslâm’ı referans almış bir devlettir; bu tamam. Ancak Osmanlı’nın tevhid ve adalete aykırı düşen yönlerinin de reddedilmesi gerek. Osmanlı Devleti’nin yeniden kurulması mümkün olmadığı gibi o kültürün şimdiki zamana uyarlanması da mümkün değildir.

Türkiye’de ve dünyada yaşanan asıl sorun kültür alanının toplumun vicdanında ve dimağında kendi doğallığıyla biçimlenememesi, aksine devletin çeşitli hukuk kurallarıyla bu alanı kendi iktidar ve nüfuz alanına çekmesidir. Devletin kültüre destek vermesi, sahip çıkması, kültürel etkinliklerin önündeki engelleri kaldırması gerekirken onun organik yapısıyla oynaması, özgürlük alanını şu ya da bu nedenlerle daraltması, resmi ideolojinin kalıplarına uymayan hemen her şeyi reddetmesi, inkâr etmesi ya da köşeye sıkıştırmaya çalışması büyük bir sorun olarak durmaktadır. Bunun içindir ki; ne devlet, ne de kültürün gerçek inşa edicileri olan toplum kültür hayatına doğru dürüst bir katkıda bulunamamakta, eksikler giderilememekte, yanlışlar düzeltilememektedir. Devletin tekelinde yürüyen ve devlet politikalarıyla birebir örtüşmesi istenen kültür hayatının toplumsal felaketlere yol açmayacağını kim söyleyebilir?

Devletin kültür alanına doğrudan müdahalesini olumlu bulanlar da var, olumsuz bulanlar da. Devletin kültür alanına müdahalesi konusunda Amerika ve İngiltere’de çeşitli muhalif sanat akımları ortaya çıkmıştır. İngiltere ve Amerika gibi bazı ülkeler sanat konseyi türünden kurumlar oluştururlarken, Fransa gibi bazı ülkeler de kültür bakanlıkları ve onlara bağlı kurumlarla kültür alanını düzenlemeye çalışıyor.

Yalnızca düzenleyici işlev görse dahi kural koyma ve kurallara uyma, uydurma bağlamında devletin katkısı gereklidir. “Kültür ve sanat gibi bir alanda devlet ekonomik destek vermek zorundadır.” denebilir belki. Bu destek için de bir kültür politikasına ihtiyaç vardır. Tamam, bir kültür politikası olacak; ancak bu, kültür alanına müdahale etmeyi gerektirmez. Kültür alanına yapılacak müdahaleler yarar değil, zarar getirecektir çoğu zaman. Hem de onarılması çok da kolay olmayacak zararlar… Devletin müdahalesinde biçimlenecek bir kültür politikası siyasal ve ideolojik manipülasyonları da içerecektir haliyle. Dolayısıyla, kültür-sanat alanında, başta destekler olmak üzere, devletin müdahalesinin en aza indirilmesi gerek.

Devletin tekelinde resmi kültür politikalarıyla idame ettirilmeye çalışılan kültür hayatı ne kadar tehlikelerle, yanlışlarla doluysa sınırsız özgürlük alanı açmayı “kültür politikası” sanmak da o kadar tehlikelidir ve yanlıştır. Zira kültür alanı herkesin dilediği gibi oynayabileceği, eğlenebileceği, değiştirebileceği, yönlendirebileceği bir arena değildir; olmamalıdır da. Aksi halde kaos, anarşi, terör ve ardından da toplumsal çöküş başlar. Toplum, toplum olma özelliğini yitirir ve topluluk haline gelir. Oysa insanlar toplum (cemaat) halinde yaşamaya mecburdurlar.

Kültür politikası literatüründe birçok kültürel politika modelinin olduğu söylenir. Bu modeller genellikle de Batı ülkelerinde devletin sanatı finanse etme biçiminin farklılıkları üzerindedir. Kıta Avrupa’sı Modeli, Kuzey Avrupa Ülkeleri Modeli, Anglo-Sakson modeli. Bir de Akdeniz Ülkeleri Modeli… Bir kültür politikasına gerek var elbet. Kültür politikası bir milletin varlık meselesi olarak toplumsal huzurun, birlik ve bütünlüğün garantisidir. Ama bunu iktidarların tek taraflı olarak “tepeden inme” yöntemlerle belirlemeleri yerine işin muhatabı olan kesimlerin görüşleri de dikkate alınarak tarihsel birikim ve deneyim süzgecinden geçirip ihtiyaçlara göre belirlemek gerek.

Günübirlik değil, uzun vadeli bir kültür politikası… Kendi kimliğinin imkânlarını keşfederek…  İdeolojik dayatmalardan sıyrılıp dünyaya farklı bakmayı öğrenerek… Düşünsel çoraklığı terk ederek… Kültürel taşralaşma yaşamadan… Tarihe yön verilebileceğine inanarak… Hâkim güçler karşısındaki aşağılık kompleksinden kurtularak… Herkes için adalet, eşitlik, özgürlük ve refah isteyerek… Kendi değerlerinin evrensel olduğunu görerek… Kendi kaynaklarını harekete geçirerek… Tarihle ve coğrafyayla barışarak… “Üç tarafı denizlerle, dört tarafı düşmanlarla çevrili.” paranoyasından kurtularak… Özgüven eksikliği yaşamadan… Yanlışları eleştirirken doğruları gösterme becerisi ve hasleti de kazanarak…

Ortada bir kültür politikası yoksa toplumun iki büyük sorunla karşılaşabileceği muhtemeldir. Birincisi, kültürün değişimidir. Kültür değişimi iki şekilde olur: Birincisi, zorunlu kültür değişmeleridir. İç ve dış zorlamalarla, baskılarla kültürün değişmesidir. Bu durumda bir kimlik krizinin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

İkincisi, serbest kültür değişmeleridir. Bir toplumun başka toplumların kültürlerini herhangi bir baskıya maruz kalmadan benimsemesi, kendi bünyesine uydurmasıdır.

Zorunlu kültür değişmeleri kültür sömürgeciliğidir aslında. Değişme, temel değerleri bozmayan, geçmiş ile bağları koparmayan, özden uzaklaştırmayan yeniliklerin özü bozmayacak şekilde kabullenilmesidir. Öze aykırı düşen, bünyeyle uyum sağlamayan yenilikler kültür değişimi değil, kültür bozulmasıdır.

Bir kültür politikası yoksa toplumun karşılaşabileceği diğer önemli sorun kültürün sömürgeleştirilmeye müsait hale gelmesidir. “Kültür sömürgeciliği; bir milletin, değerlerini uzun bir alıştırma ve telkin dönemi sonunda terk ederek başka milletlerin değerlerine bağlanmasıdır.” denilebilir.

Milletlerin karakterini kişiliğini oluşturan, onu diğer milletlerden ayıran kültür değerlerini değiştirmek, yok etmek ve onun yerine kendi kültür değerlerini empoze etmek kültür emperyalizminin amacıdır kuşkusuz. Dîn, inanç, ahlâk, sanat, dil gibi kültür değerlerinin tahribi hedef alınır böylece. Yavaş ve ustaca hazırlanmış uzun vadeli planlarla insanları ve toplumları kendi kültür dünyalarından koparmak,  yabancılaştırmak ve hâkim kültürün etkisi altında benliklerini yitirmiş nesiller oluşturmak gayretindedirler kültür emperyalizmini topluma reva görenler.

Kültür sömürgeciliğinde toplumlar iki ayrı aşamadan geçirilirler: En başta alıştırma aşamasından… Toplumsal değerler, tarihsel bilinç, halkın sevdiği liderler yıpratılmaya çalışılır bu aşamada. Dil de yıpratılmaya çalışılanlar arasında yerini alır.

İkinci aşama telkin aşamasıdır. Çok fazla araca, yönteme gerek duyulmadan kültürün aleni olarak yıpratılması ve ortadan kaldırılması hedeflenir bu aşamada.

Kültürde sömürgeleştirme gerçekleşmeden ekonomik ve siyasal sömürgeleştirme gerçekleşemez, toplumlar hegemonya altına alınamaz. Kültür alanında sömürgeleştirme gerçekleştiği takdirde ise o toplum her türlü tehlikeyle karşılaşabilir.

“Sömürgeleştirmeye hoşgörü gösterdiği sürece sömürge insanının olası alternatifleri asimilasyon ya da donup taş kesilmektir.” diyor Albert Memmi. Sömürge insanı sömürgeciliğin politikalarına karşı durup refleks göstermezse erime başlar ve kültürel yok olmanın yolu açılır. Sömürgeciliğe karşı direnebilmek için öncelikle öz kültüre sahip çıkılması gerek. Bu da bir mücadeleyi gerektirir haliyle.

Sömürgeciliğe karşı mücadele etmek de kolay değildir elbet. Hep yalanlarla uğraşmak gerekecektir çünkü. Yalan yalnızca gerçeği çarpıtarak değil susarak, susturarak, unutarak, unutturarak da söylenir. Egemen ideolojilerin anlatılarına bakıldığında birçok zaman suskunluklarla dolu oldukları görülecektir. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Toplumsal belleksizleştirme egemenlerin kurdukları sanal dünyanın temelini oluşturmaktadır maalesef.

Örgünün sökülmesinden, tabuların tartışmaya açılmasından, yalanların açığa çıkmasından egemenler korkmuyorlar değil. Hele de bugüne kadar inandıkları ve inandırdıkları dünyalarını yitirmekten, zihin konforlarının bozulmasından uykuları kaçıyor onların.

“Alabildiğine sekülerleşen ve dünyevileşen bir kültür ortamında dînî hayatın etkilenmemesi mümkün mü?” temel sorusu akla gelebilir.

Kültür alanının devlet tarafından kuşatılması veya bu alanın tamamen özgür bırakılarak başıboşluğa meydan verilmesi hallerinde İslâmî hayat doğrudan etkileneceği gibi sekülerleşen ve dünyevileşen bir kültür ortamında da İslâmî hayat etkilenecektir kuşkusuz. İslâm, hayatı, hayatın içinde kalarak dönüştürmeyi, imar ve inşa etmeyi hedeflemektedir.  Dînin referanslarıyla hayat alanı, yaşama tarzı arasında ayrılmaz bir ilişki söz konusudur. Dînî olanla dünyevi olan arasında bir kopuş olmayacağı gibi bu ikisi arasında bölümler belirlemek, ayrımlar yapmak da mümkün değildir. Çünkü dînin hayatın tamamını kuşattığı bir dünya görüşünde, bir âlem tasavvurunda dînî olan ile dünyevi olan arasında kesin, kategorik ayrımlar yapılamaz. Onun için seküler ayrımlar hoş karşılanmamıştır İslâm düşünce geleneğinde. Bu zorluk nedeniyle zaten, Batı’dan gelen eserlerin tercümelerinde sıkıntılar yaşanmaktadır.

Kültür alanındaki yozlaşmanın, sığlaşmanın toplum üzerindeki izlerini küçümsememek gerek. Böyle bir kültür ortamında ahlâkî değerler hayat alanında ete-kemiğe bürünmez; bu değerler birer birer kenara itilir, marjinalize edilir. Ahlâkî değerler aşınır,  anlamsızlaşır lümpenlik kültürü karşısında. Birilerinin kalkıp “Ben dînî hayatımı yaşarım; ne kimse bana karışır, ne de ben kimseye karışırım.” demesi sorunu çözmez. Hatta böyle bir düşünce kendi içerisinde büyük bir tehlikeyi barındırır. Bu tehlike ise sekülerleşmenin Müslümanlar arasında da yayılmaya başlaması tehlikesidir. Zira mademki kültür, hayat alanında solunan sosyal ve insani havayı belirliyor; o halde olup bitenlere kayıtsız kalınması, onlardan uzak durulması mümkün değildir. Hele de muhafazakârlık tuzağına düşmemek için kayıtsız kalmamakla birlikte insanın kendini hep yenilemesi bir zorunluluk olarak görünüyor. Muhafazakâr politikaları içselleştiren çevrelerin, tevhidî çizgiden uzaklaştıkça küresel sisteme entegrasyonu sağlayacak birer enstrüman olacaklarını düşünmeleri gerek.

Muhafazakârların birçoğu “Biz muhafazakârız, ama çağdaş değerleri de savunuruz, tutucu değiliz, yeniliklere, değişime açığız.” derler. Anlaşılan o ki, yeni muhafazakârlık anlayışında kapitalizm ve sermaye önemli rol oynamaktadır. Öyle ki, bu rolü çok iyi oynamaktadır kapitalist güruh. Zira oyunun kurbanı olan hemen herkes bir dünyevileşme sendromu yaşamaktadır. Müslüman olduklarını söyleyenlerin nasıl dünyevileştikleri sorusu bir yana, muhafazakârların bundan böyle neyi muhafaza edecekleri sorusu da önemlidir aslında. Belki de en önemlisi, ideolojik muhafazakârlığın kültür ve sanatın tanım ve kapsamını statik bir yorumla daraltmış olması, kültürel boşluğu genişletmesi ve kültüre kaynaklık eden hayat alanını bağlamından koparmasıdır.

Müslümanların muhafazakârlıktan değil, değişimden yana duruş sergilemesi gerek. Bireysel olarak, Müslüman kendisini sürekli eleştiren, doğruyu arama gayretinde olan kimse olmak zorundadır. Bu ise muhafazakârlıktan uzaklaştıkça mümkün olacaktır. İlahi hikmete uygun bir değişim içinde olmak, sürekli yenilenmek, hep zinde kalmak gerekir elbet. Yanlışı eleştirmeyen, kendini mevcudun en iyisi olarak kabul eden ve yenilemeyen bir muhafazakâr anlayışın sürekli yenilenmesi gereken imani bir duruşla bağdaşması mümkün değildir. Muhafazakârların direttiği eskiye dair olan şeylerle ülfetin, eskinin mahkûmu yapması yerine dünyadaki değişiklikleri anlamaya yardım etmesi beklenir.

Modern kapitalizmin ve dînden uzak toplumsal ilişkilerin dayattığı değerler sonucunda insanlar çatışmacı, fırsatçı, hırslı, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışan bencil davranışlar sergilemektedirler. Hep daha fazla kazanmak için… Daha fazla yer kapmak, daha iyi konumlara yükselmek için… Arkadakilerle arayı daha fazla açmak, öndekilerle arayı daha fazla kapatmak için… Bunun için de yeri geldiğinde kumpaslar çevirmek, yalan söylemek… Ahlâkî ne kadar değer varsa tamamını birer birer çiğnemek… Kendince kutsal saydıklarını birer birer harcamak… Tüm bu olup bitenlere ahlâk adına karşı çıkanları, uyarıda bulunanları enayi, beceriksiz görüp “Eline fırsat geçse o daha büyüğünü yapar.” diyerek hiç bir şeyi umursamamak… İşte böyle pazarlığa açık hale getirilmektedir ahlâkî değerler, ilkeler, kutsallar.

Ne yapmak gerek öyleyse?

Müslüman olduklarını söyleyen yöneticilerin tevhidin sesine kulak vermeleri, bir kültür devrimini gerçekleştirmeleri beklenir. Bütüncül bir kültür-sanat hamlesine ihtiyaç var. Zihnî alanda bir restorasyona… Geri kalmışlığın kabuğunu kırarak kültürel alanda öze inmeyi sağlayacak şekilde… Tüketime ve hazza dayalı değil, insan olma serüvenine katkı sağlayacak şekilde bir kültür politikasının oluşturulması elzemdir. Ülkenin, toplumun ihtiyaç ve taleplerini, gerçeklerini göz önüne alarak oluşturulacak kuşatıcı kültürel politikalara ihtiyaç var. Bugünü dünle buluşturacak şekilde… Kendi tarihi ile, otantik kültürel bilinci ve varlığıyla barışık insanlardan oluşan bir toplum için… Şatafat ve gösterişe dayalı kültür politikaları yerine daha sade ama kapsamlı kültür politikaları… Kimseye imrenme ihtiyacı duymadan… Günü kurtarmak adına değil… Bu çok da kolay olmayacaktır belki…

Türkiye özelinde daha somut önerilerde de bulunulabilir. Örneğin, kendi değerlerimizden hareket edilerek evrensel dili yakalayabilecek eserlerin üretilmesi gerek. Kalabalıklara yönelik çalışmalar ile zamanı başa geçirmek yerine daha lokal bir şekilde özel ilgi alanına sahip kişilere yönelik çalışmaların desteklenmesi gerek. Yarınları kuracak özelliğe, bilgi ve beceriye sahip insanların yetişmesi için küçük ama kalıcı ve süreklilik arz eden çalışmaların altyapılarının oluşturulması gerek. Müzik, sinema, dizi, mizah alanları desteklenirken küçük bir çabası olan, bir eser ortaya koyabilen Müslüman sanatçı, kültür adamı da destek görebilmeli; bu coğrafyanın yetiştirdiği rol modeller tanıtılmalıdır. Düşünen, eleştiren, üreten insanın hak ettiği değeri görmesi gerek. Üretilen eserleri birçok dilde yayınlamak… Gösterime sunmak… Popülerliğe değil, kaliteye önem vermek…

Kültür politikaları giderek ekonomi politikalarıyla etkileşim içerisinde belirlenmeye başlanmıştır. Bu da kültür endüstrilerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Reklamcılık, mimarlık, sanat ve antika pazarları, film ve video, tasarım, müzik, gösteri… Buralarda bilginin üretildiği, müşterilere ve pazarlara erişim imkânlarının sağlandığı, teknolojik inovasyonun odağında yeni gelişmelerden yararlanabilmenin yollarının arandığı yönünde iddialarda bulunulmaktadır. Oysa teknolojik gelişmelerle bütünleşmiş bir kültür endüstrisi insanları kültürlü olmak yerine tüketicilik ağına çekmektedir adeta. Kültür endüstrisi adına hakikatin ve etiğin askıya alınması ise başlı başına bir sorundur.

İslâm tefekkürü insanı hem hür hem de sorumluluk sahibi bir varlık olarak tanımlar, yer ile gök arasında bir köprü olarak görür. İnsan akıl ve irade sahibi olarak hür bir şekilde kendi varlık evreninin merkezine yaratıcısını koymak zorundadır. Bu dengeden uzaklaşan insan kendisinin emrine verilen varlığa karşı hoyratça davranır, onu tüketmeye çalışır. Modern insan böyle değil mi? Kendisini varlığın efendisi olarak gören modern insan ahlâkî ve insani hiçbir sorumluluğu kabul etmemektedir. Kültür endüstrisi, kendisini varlığın efendisi görenlerin imalathaneleri haline gelmiştir. Buralarda Müslümanların kendi kültürlerini oluşturmalarına engel bir tarz geliştirilmiştir.

Sivil toplum kuruluşları, cemaatler ve dernekler kültür-sanat alanında kendi medeniyet tasavvuruna uygun çalışmalar yapamamışlardır. “Kültür” denildiğinde söylenmek istenenin yalnızca el sanatları olmadığını herkesin anlaması gerek. Hayat alanını saran, solunan sosyal havayı biçimlendiren kültürün ahlâkî değerlerden kopuk olması mümkün mü? İnsanın eşya ile olan ilişki biçimi tam da bu alanda kendini gösterir, esinlendiği dünya görüşüne göre biçim alır. Yaşanan kültürel sığlaşma, yozlaşma tamamen bir ahlâk sorunudur ve kurtulmanın çaresini de ahlâk alanında aramak gerek. Bu sorunun geçici önlemlerle, yüzeysel yaklaşımlarla, günübirlik politikalarla ya da normatif düzenlemelerle çözülmesini beklemek ne kadar doğrudur? Sorun, bir kalkınma ya da büyüme sorunu değil; bir insan sorunudur.

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


sekiz − 8 =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm