KÜRESELLEŞME KÜLTÜR VE MÜSLÜMANLAR

Yazar: Ömer Karataş

Monist bir paradigmayı temsil eden Modernizm, pek çok dîn ve kadim geleneği ve bunların mensuplarını, kendi ilke ve yaşam tarzı ekseninde dönüştürerek küresel çapta bir etki oluşturmuştur. Postmodernizm ise hakikati izafileştiren anlayışı ile merkeze kendini/çoğulculuğu koyarak diğer kültür, inanç ve yaşam biçimlerini dönüştürürken; Müslümanlar için ya asimilasyonu ya da eliminasyonu şart koşmaktadır.

Dayattığı hayat tarzı ve farklılıklara tahammülü olmayan yapısı sebebi ile Modernizmle mücadele edilmesi daha kolayken; Postmodernizm, hakikati izafileştiren yapısı ve modernitenin baskıcı yüzünü yumuşatması sebebi ile mücadele edilmesi daha zor bir konumda durmaktadır.

Küreselleşme, tüm dünyaya homojen ve Batı merkezli bir yaşam tarzını dayatmakta, diğer toplumların, hayat biçimlerinden taviz vererek bu sürece katılımlarını beklemektedir. Bu dayatmaya karşı koyma potansiyeline sahip olan “İslâm dîni” bu sebeple düşman ilan edilmiştir. Çünkü İslâm’ın kendisi bir “hukuk sistemine” sahiptir ve Müslümanlara bir “hayat tarzı” sunmaktadır. Batı, İslâm dîninin bu potansiyelinin farkındadır. Bu sebeple İslâm dünyasında yaşanan birçok olayı “yeraltı kaynaklarına sahip olma mücadelesi” olarak görmek yanıltıcıdır. Esas mücadele İslâm ve dolayısıyla Müslümanların modern dünya ile entegre edilmesidir.

Bu sebeple İslâm’ın modern değerlerle çatışmayan, aksine kabulüne onay veren bir tarzda yorumlanması ve bu yorumlama dolayısıyla dönüşümün yine Müslümanların eliyle gerçekleşmesi istenmektedir. Çünkü hiçbir toplum sadece dışarıdan yapılan müdahalelerle dönüştürülemez. Aksine toplum, dışarıdan gelen müdahaleler karşısında kendisini koruma içgüdüsü ile hareket eder. Ne zaman ki toplumdan birileri değişime kapı aralar, dış merkezli değişim taleplerinin içerde taşeronluğunu yapmaya başlar, işte o zaman toplumda değişim ve dönüşüm başlar. Bugün Batı’da hazırlanarak, İslâm dünyasındaki yerli işbirlikçiler eliyle yürütülen Büyük Ortadoğu Projesiyle “Ilımlı İslam şeklinde kavramsallaştırılan yeni bir İslam anlayışı ve ona bağlı bir hayat ve siyaset tarzı oluşturulmak istenmektedir. Ilımlı İslam, diğer bir adıyla protestanlaşmış İslam, İslam’ın bizzat Müslümanların eliyle dönüştürülmesini öngören bir projedir. İslam, önce Müslümanların elleriyle dönüştürülecek; sonra da Ortadoğu’nun çürümüş düzeni Protestanlaşmış Müslümanların elleriyle yeniden düzenlenerek küresel sistemle uyumlu hale getirilecektir.”[1] Bu süreç, toplumsal tepkileri en aza indirebilmek amacıyla dış görüntünün korunup içeriğin değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilecektir.

Bugün tüm dünyaya dayatılan sekülerizmi dîn karşıtlığı olarak tanımlayamayız. Sekülerleşme dînin tamamen yok edilmesi değil; müdahale alanının daraltılması ve seküler politikalara dînin meşruiyet kılıfı bulması anlamına gelir. Hayatı parçalayarak birçok faaliyette seküler tavır sergileyen insanın, kişisel hayatında yine de dindar kalabilmesidir. Birbirlerine benzer seküler bir hayat yaşadıkları halde Müslüman’ın, Hıristiyan’ın ya da bir Budist’in yine de Müslüman, Hıristiyan ya da Budist olarak kalabildiğini zannetmesidir. “Bu haliyle sekülerleşme dinin reddi değil, dinin anlam kaynağı kurucu/tanzim edici işlevinin kayba uğraması, dinin dünyevi idealler için gündelik hayat tecrübesinde meşrulaştırıcı, bu yüzden de dinamik bir kuvvet olarak her defasında yeniden yoruma tabi tutulmasıdır. Bu cihetten bakıldığında sekülerleşme, aldatıcı bir şekilde kendini hayata uydurmaya çalışan bir dindarlık ve/veya dindar kalma isteği olarak görülebilir. Mevcut hayatı ve ona hâkim düşünceleri değiştiren dinamiklerin mahiyetini ve meşruluğunu sorgulamadan kendini bunlara sürekli uyumlu halde tutarak dindarlığını teminat altına aldığını varsayan bir dindarlaşma şeklini ifade eder. Uyum isteği, dönüşmüş bilincin farkında olmayan dindar vicdana rahatlık sağlar, bu ise hâkim siyasal/sosyal hayata yeni bir dinamizm katmaktır. Bu süreçlerde tanrı, ahiret, ilahi olan ortadan kaybolmamakta, ama içerik anlamlarından boşalmaktadır.”[2] Bu anlamda İslâm, sekülerizme kapı aralamaz. Ancak aynı şeyi Müslümanlar için söyleyebilmek zordur. İslâm’ın İman, ahlâk, ibadet, salih amel ve muamelat bütünlüğünün törpülenmesi, bunların bir kısmının İslâmî ilkeler çerçevesinde düzenlenirken; bir kısmının modern ve postmodern ilkelerle düzenlenmesi kabul edilemez. Ne yazık ki bugün böyle bir tehlike, bütün çelişkilerine rağmen Müslümanları beklemektedir. Tüketim tarzı son derece kapitalistçe ve israfa dayalı olduğu halde namazlarını kılan, laik olduğunu söyleyip hacca giden, İslâm’ın temel ilkelerinin çağa göre yorumlanması gerektiğini söylerken oruç tutmayı da ihmal etmeyen tipler, böyle bir çelişkiyi yaşayan, yine de kendilerini dindar bir Müslüman olarak gören tiplerdir.

Batı, Ortaçağ boyunca kendinden olmayanları birer “kâfir” olarak nitelediği gibi, modern dönemde de “ilkel, geri kalmış” olarak görmüş ve bütün bu insanların modernleşmelerinin onların lehine olacağı yalanını büyük bir aymazlıkla söylemekten çekinmemiştir. Bu yalana inanan birçok insan, bir hülyanın peşinde koşarak mutluluğu ararken nasıl bir girdabın içine düştüğünün farkına dahi varamamıştır. Bu öyle güçlü bir etkidir ki ondan kurtulabilmek onun büyülü dünyasından uzak kaldığımız müddetçe mümkün iken; ona doğru atılan her adım ondan kurtulmayı imkânsızlaştıran bir çekim gücünün tetikleyicisi olmuştur.

Nedir bu insanların yaşadığı? Bir düşününün: Hayatını bu büyülü dünyanın bir parçası olmak için harcayan nice insan, bu uğurda birçok değeri feda etmekten çekinmemekte, bir girdabın içine düşmüş olan benliği, donmak üzere olan bir insanın yaşadığı tatlı uyku halini yaşamaktadır. Kendisine söylenen yalanlara inanmak için can atan bu insanlar, daha fazla tüketebilmek için daha fazla çalışmakta, hırsları kendilerini birer köle haline getirmektedir.

Büyük bir trajedi aslında bütün bunlar. Medyanın, insanı pasif kılan etkileme gücü, bu insanların kendisini dinlemesine, bırakın tepki vermeyi, yaşadığı bu trajedinin farkına varmasına dahi izin vermemektedir. Günümüz insanı, modern mankurtlar misali efendilerine daha iyi hizmet edebilmek için yarıştıklarının ya da birer gladyatör gibi birbirleri ile kıyasıya mücadele ederken aslında kendilerini birer köle haline getiren efendilerini eğlendirmekten başka bir işe yaramadıklarının ne zaman farkına varacaklar acaba? Yoksa ölen her gladyatör, kaybedilen her bir can, efendilerin kana susamışlığını ve şuh kahkahalarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacak. Onlar eğlencelerini birilerinin acıları üzerine kurmaktan ne utanacak ne de bu alışkanlıklarından vazgeçmeyi akıllarının ucuna getireceklerdir. Ölen her bir can onların sömürü çarkına su taşımaya devam ederken, tatlı hayaller peşinde koşarak kendisine sunulan büyülü dünyanın bir mensubu olma hayalleri kuran her insan, aslında tüketim toplumunun bir parçası olarak egemen dünyanın değirmenine su taşımaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. “Modern oldum, Batılılaştım!” diyerek kendi değerlerine sırt dönen her insana modern dünya “sömürecek bir kişi daha buldum” gözüyle bakmaya devam edecektir. Böyle insanların sayısının artması için elinden geleni yapmaya devam edecek ve bir an olsun kendilerini dinleyecek bir zamanı onlara vermemek için medyayı ve diğer propaganda araçlarını etkili bir şekilde kullanarak, efendilerine hizmet etmek isteyen modern mankurtlara yeni eğlenceler ve yeni oyuncaklar sunmaktan vazgeçmeyecektir. Çünkü çark böyle dönmektedir.

Kölelerin, efendilerini memnun etme, onları eğlendirme yarışına dönüştüğü günümüz dünyasında, efendilerin istediğini tüketmek, onların söylediğini dinlemek, onların hazırladığını giyinmek, onların pişirdiğini yemek ya da onların istediği gibi düşünmek(!) bu çarkın birer dişlisi olmaktan öte bir değer getirmeyecektir kölelere.

Batı’da üretilen her müzik evrensel, yazılan her kitap bir şaheser, üretilen her fikir kaliteli… vb kabul edilirken; bu topraklarda üretilen her eser mahalli, basit, sıradan denilerek aşağılanmıştır. Günümüzün sözde aydınlarının bu topraklarda üretilen her şeyi elinin tersiyle iterek; bu mümbit toprakların doğasını bozan, buram buram istismar kokan, en aşağılık ilişkilerin reklamını yapan nice eserin, birer değermiş, bizim derdimize dermanmış gibi bize aktarılmasında bir sakınca görmemeleri aşağılık psikolojisinin tipik bir örneği olsa gerek.

Egemen güçler birçok şeyin reklamını yaparak bize birer ihtiyaçmış gibi sunuyor, bizim insanımız ise bu sözde ihtiyaçları giderebilmek için elinde avucunda ne varsa dökerek sömürgecilik çarkının birer dişlisi olma görevini layıkıyla yerine getiriyor. Sömürülmeye canı gönülden razı oluyor. Ülkeler fethederek, valiler aracılığıyla bir toplumun sömürge haline getirildiği sistemler tarihte kaldı. Medya sizin için sömürülmeye razı bireyler yetiştirerek bu görevi layıkıyla yerine getiriyor artık.

Dolayısıyla bugün “İster kabul edelim, ister etmeyelim; ister farkında olalım ister olmayalım; ister itiraf edelim, ister etmeyelim, bizim bütün algılama biçimlerimizi, duyma biçimlerimizi, yaşama biçimlerimizi mevcut çağın ağları, bağları, bağlamları ve kavramları belirliyor.”[3] Batılı değerlerle kendi değerlerimizi yorumlamaya devam ettiğimiz sürece de bu böyle olmaya devam edecektir. Ne zaman ki modernizm ve postmodernizm’in temel dinamiklerini ciddi bir tahlile tâbi tutar, bunların eleştirisini yapar, bu değerleri tanımadığımızı ilan ederiz, işte o zaman küreselleşmenin anti tezlerini ortaya koyabiliriz. Bu durum önce Müslümanların çok iyi bildiklerini zannettikleri İslâm’ı yeniden öğrenmeleri, sonra Modernizm ve Postmodernizm’i ciddi bir eleştiriye tabi tutmaları ile mümkündür. Bu da bir kişinin altından kalkamayacağı, uzun soluklu bir mücadele ile mümkündür. Müslümanların, İslâm’ın küreselleşmeye direnme potansiyelinin farkında olmaları ve küreselleşmenin anti-tezlerini ortaya koyabilmeleri büyük önem taşımaktadır. “Bugün Müslüman Dünyası’nda BOP gibi projelerin taraftar bulabilmesinin temel nedeni, Müslümanların moderniteye karşı gerekli cevabı verememesidir. Zira Batılı güçler, meşruiyetini moderniteden almaktadır. Müslümanlar “demokrasi, özgürlük, insan hakları, eşitlik vb. bizim kavramlarımızdır” dedikleri sürece, sömürü bu coğrafyada bitmeyecektir.”[4] Aksine Modern dünyayı, Kur’ân ve Sünnet‘in ilkelerine göre eleştirmek yerine; Modern dünyanın kavramlarına ve yaşam tarzına Kur’ân ve Sünnet’ten meşruiyet devşirilmeye devam edilecektir.

Bize Batı’dan aktarılan ve ciddi anlamda taraftar bulan bir ideoloji olan “ulusçuluk” ve “modern ulus-devlet” Protestanlığa ait bir fikirdir. Allah’ın birer ayeti olan ve birbirimizi tanımamızı sağlayan kavim doğal bir beraberliğin ürünü iken; Uluslaşma, Sekülerleşme sürecinin ortaya çıkardığı bir ideolojidir. Uluslaşma sürecine ve modern ulus devletlere birer kişilik kazandırmak için ise “kültür” kavramı kullanılmıştır. “Gerçekte kültür, sanayi toplumu ve ulus devletlerin ortaya çıkışından sonra devletler/resmi toplumlar tarafından dağıtılan tabii, organik yapıların yeniden bir “toplum” kalıbı içerisinde eritilmesi işlevini gören bir araçtır. Modern devlet, ancak kültür aracılığıyla toplum denen sentetik yapıyı uluslaştırmış ve sekülerleştirmiştir. Bu yönüyle kültür, ulusal ve sekülerdir.”[5]

Aynı tarihi paylaşan Müslüman topluluklar; Modern ulus-devlet ideolojisiyle birlikte kendileri için ayrı birer tarih arayan topluluklara dönüşmüşlerdir. Türkler Ergenekon’u, İranlılar Persleri, Iraklılar Babil’i, Mısırlılar Firavunları kendi ulusal tarihlerinin kökeni yapmışladır. “Bu süreç beşerin önceki tarihinde asla şahit olmadığı cinsten; sözgelimi kimlik, dil, hudut, etnisite, toprak, azınlık gibi savaş nedeni sayılacak yeni birçok trajik sorun yaratmıştır.”[6]

Kültür kavramının 164’ten fazla tanımı yapılmıştır. Biz de kültürü, toplumu bir arada tutan dil, dîn, gelenek, görenek, sanat ve hayat tarzı gibi maddi ve manevi unsurlarının tümü şeklinde tanımlayabiliriz. Diğer bir ifade ile bir ulusun tarih boyunca biriktirip gelecek kuşaklara aktardığı maddi ve manevi değerlerin bütünü kültürü oluşturur, diyebiliriz. Bu sebeple kültür, bir ulusu diğer uluslardan ayırarak, ulusların şahsiyet kazanmasını sağlayan bir kavramdır. Modern ulus-devletin kurulması ve devamında önemli bir işlev gören kültür kavramını, Müslümanların, “İslâm kültürü” ya da “Müslümanların kültürü” şeklinde kullanmaları doğru bir kullanım değildir. “Çünkü kültürü meydana getiren insani çabalar ve eylemlerin arkasında seküler kaynaklar yatmaktadır.”[7]

Müslüman, kendisine bir toprak parçasının ya da etnisitenin kimlik ve kişilik kazandırdığı insan değildir. Müslüman’a kimlik ve kişilik kazandıran bizzat İslâm’ın kendisidir.

Kültür kavramı ulus merkezli bir yapıyı ifade etmek için kullanır. Bu yapının kurulması ve devam etmesinde “Dîn” bir koltuk değneği vazifesi görür. Ulusu oluşturan bireylerin manevi dünyalarını tatmin etmekte önemli bir işleve sahip olan dîn, ulusal hedefler doğrultusunda şekillendirilmekten ya da yorumlanmaktan kendini koruyamaz. Yakın tarihte yaşanan birçok tartışmada bunu açık bir şekilde görmek mümkün. “Türkçe ezan” ve “Türkçe namaz” denemeleri, ümmetten ulusa geçiş sürecinde dîne nasıl bir rol biçildiğini gösteren önemli bir örnektir. Modern ulus-devletin kurulması ve devam etmesi sürecinde dîn daima baskı altında tutulurken, ihtiyaç duyulduğunda ondan faydalanmakta bir sakınca görülmemiştir. Dolayısıyla modern ulus-devletler, laik karakterde yapılar kurarak dînin müdahale alanının daraldığı bir sistemle toplumları yönetmişlerdir.

Modern ulus-devletin inşası sürecinde bu topraklarda yaşayan insanların ümmetle bütün bağları kesilmeye çalışılırken; dil, tarih araştırmalarına ağırlık verilmiş, folklorik incelemeler geliştirilmiş, bir ulus inşa etme süreci bir kültür inşa etme süreciyle paralel olarak yürütülmüştür. Bu süreçte dîne de yaşananları meşrulaştırma, işin içerisine bir renk, bir çeşni katma görevi verilmiş, dolayısıyla dînin asli yapısı, amacı ve işlevi ciddi anlamda yeniden yoruma tâbi tutulmuştur.

Kültür kavramını, Müslümanların kendilerini ifade etmekte kullanmalarının doğru olmadığını söylemiştik. Müslümanların bir cemaat olarak yaşamaları, dînlerinin bir gereğidir. Kur’ân’da Müslümanların birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen birçok ayet mevcuttur. Peygamberimiz de bu konuda birçok uygulamayı ortaya koymuştur. Dolayısıyla modern ulus-devletler kendilerini nasıl “kültür” kavramı ile ifade ediyor ise; Müslümanların da kendilerini ifade etmek için “sünnet” kavramını kullanmaları mümkündür.

“Sünnet” Müslümanların bir arada yaşamalarının pratiğini ortaya koyan, onların birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen, onlara hedefler koyan ve onlar için bir ahlâk inşa eden önemli bir kavramdır. Kapalı ve ırk esasına dayalı, bir ulusu inşa eden kültür kavramının aksine sünnet kavramı, isteyen herkesin iman etmekle katılabileceği bir cemaat yapısının pratiğini ortaya koyar. Kültür bir tahakküm aracı olarak adaletten uzak, insanların sırf ırkları sebebi ile kendilerini diğerlerinden üstün gördükleri bir yapı inşa ederken; sünnet üstünlüğün takva merkezli ve dolayısıyla çalışılarak elde edilebilen, isteyen herkesin katılımına açık adaletli bir yapı inşa eder.

Kültür bir ırka mensup olmayı bir üstünlük ya da alçaklık vesilesi gören ahlâksız bir anlayış üretirken; İslâm hiçbir ırkın diğer bir ırka üstünlüğünün olamayacağını, aksine ırkların insanların birbirlerini tanıma vesilesi ve dolayısıyla Allah’ın bir ayeti olduğunu söyleyerek ahlâkî bir tavır ortaya koyar. Müslümanların da bu tavrın şahitliğini yapan bir hayat sürmelerini ister.

Kültür bir insanın çalışmasının, güzel davranışlar sergilemesinin, birbirleriyle ilişkilerinin belli ahlâkî ilkeler içerisinde sürdürülmesinin temel gayesini ulusun ilerlemesi olarak gösterirken; İslâm, çalışmayı rızık endişesi; güzel davranışları Allah’ın rızasını kazanmayı amaç edinmiş birer salih amel; birlik ve beraberliği iman eden herkesin katılabileceği İslâm kardeşliği olarak niteler.

Binlerce insanı sırf mensubu olduğu ırk sebebi ile varlığına son verilmesi gereken ya da en azından mücadele edilmesi gereken varlıklar olarak gören modern ulus-devletler, çoğu zaman kan ve gözyaşı üretmişlerdir. Her ulus-devlet kendi kültürünü yüceltirken, başka kültürlerin ürünleri sürekli ilkel, bağnaz ve ahlâksız olarak nitelenmiştir. İslâm ise üretilen her türlü değerin nerede ve kim tarafından üretildiğine bakmamış, meşru kabul ettiği, helal ve mubah dairesine giren her türlü değeri almakta ve kullanmakta bir sakınca görmemiştir.

Sonuç olarak; “Demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi temel Batılı kavramları doğru bir analize tabi tutabilmek için onların yaşadığı tarihi süreci analiz ederek neye tekabül ettiklerini doğru ortaya koyduktan sonra bizdeki karşılıklarının mümkün olup olmadığını ortaya koyabilme imtiyazı elde ederiz.”[8] Yoksa bize büyük acılar yaşatan ve daha fazlasını yaşatmak için fırsat kollayan modern dünyanın eleştirisini yapmadan, ithal çözümlerle yaşadığımız acıların son bulması mümkün değildir.

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

——————————

[1] Abdurrahman Arslan, Yeni Bir Anlam Arayışı, Bilge Adamlar Yay., 2013, s. 108-109

[2] Arslan, s. 275

[3] Yusuf Kaplan’la “Medyanın Dili ve Doğası, Dünyası ve Önemi” üzerine söyleşi, Bilge Adamlar Dergisi, S. 33

[4] M. Kürşad Atalar, “Ne Yapmalı”, Bilge Adamlar Dergisi, S. 35

[5] Ali Bulaç, Tarih, Toplum ve Gelenek, İz Yay., 2. Baskı, İstanbul, 1997, s. 179

[6] Arslan, s. 254

[7] Bulaç, s. 189

[8] Abdulaziz Tantik, “İslam Coğrafyası; Durum, Sorunlar ve Kökenleri”, Bilge Adamlar Dergisi, S. 35

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


beş − = 3

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm