Küreselleşme Sürecinde Dinlerin Çokluğu ve Hakikatin Birliği Problemi

 

Yazar: Sercan Ünğan

 

McLuhan’ın ünlü “küresel köy” (global village) ifadesiyle dikkat çektiği, iletişim ve ulaşım araçlarının kültürel homojenleşmeye sebep olmasıyla birlikte hız kazanan küreselleşme olgusu; farklı kültür/inanç/yaşam biçimlerindeki insanları yüz yüze getirmiş ve onları, birlikte yaşama tecrübesi kazanmak zorunda bırakmıştır.

“Küreselleşme ya da global kültür, ekonomik ve de siyasal hedeflidir. Küreselleşme esas itibariyle Aydınlanmayla birlikte başlayan modernizasyon sürecinin bir parçası, belki sonucudur. Bu talep, özellikle 20. yüzyılın son çeyreğinde ön plana çıkmıştır. Küresel değişim talebinin kültürel ve coğrafî sınırların ortadan kalkmasıyla/kaldırılmasıyla birçok alanda etkisi görülmüştür. Bu talepten din de kendine düşen payı almıştır. İlgili süreçte ‘global toplum oluşturma serüveni’nin karşısına çıkan her engel ortadan kaldırılmak istenmiştir. Aydınlanma felsefesiyle ortadan kaldırılmaya çalışılan din, küreselleşme sürecinde hem umulanın aksine yükselen değer olmuş hem de yaşanan sosyal çalkantılarla tekrar kendisinden medet umulan fenomen haline gelmiştir.”

Böyle bir sonuca varılmasında şüphesiz, Batı’nın her şeyi madde üzerinden okuyarak insanların ruhi/manevi ihtiyaçlarına karşılık verememesinin ve her bir yeniliğin ardında -ağırlıklı olarak- sömürgeci düşünce ve uygulamaları barındırmasının etkisi azımsanmayacak derecede fazladır.

İnsan, çok yönlü karaktere sahip bir varlıktır. Burada çok yönlü derken kastımız, insanı, yapmış olduğu eylemlere sevk eden birden fazla etkenin olmasıdır. Bunların içerisinde tartışmasız en önde gelen etken ise “din”dir.

“…küreselleşmenin, dünya barışını ve medeniyetler buluşmasını sağlayacak bir sürece yönelebilmesi için din fenomeni bütün yönleriyle dikkate alınmalıdır. Küreselleşme, ticarî ilişkiler, işgücü, ileri teknoloji, iletişim, enformasyon, medya ve düşünceler arasında sınır tanımayan biçimde yayılması sayesinde, her alanda fertleri, kişilikleri, yaşam tarzlarını, hem kendisini dindar olarak tanımlayan hem de kendisini laik olarak tanımlayan aydınların(!) düşünüş biçimlerini etkilemiştir.”

İnsan, fıtrî olarak inanma içgüdüsüne sahip varlıktır. Bu nedenle Âdem ile başlayan ve kıyamete kadar devam edecek olan insanlık; bir/birkaç yaratıcıya, varlığa, nesneye, cisme, puta veya en az dışa bağımsız (yani kendi dışında herhangi bir otoriteyi benimsemeyen) olarak görülen kendi iç dürtülerine (hevâlarına) inanmış ve inanacaklardır.

(Yazının devamı için, Nida Dergisi, 175. “Neo-Liberalizm” sayısını edinebilirsiniz.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


dokuz + 9 =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm