LEHEB SURESİ TEFSİRİ

HAMîDUDDîN el-FERÂHİ

Tercüme: Orhan Güvel

  1. BÖLÜM

Birinci ayetin tefsiri, surenin bir önceki sureyle (Nasr) olan ilişkisi; surenin beddua anlamı içermediği ve Mekke’nin fethini haber verdiğine dâir…

  Nasr suresini tefsir ederken, Allah’ın; peygamberliği Mekke’nin fethiyle sonlandırdığı gibi bu peygamberliğin kitabını da bu büyük fetihden bahsederek sona erdirdiğini söylemiştik. Bu durum hakikatin, peygamberliğin merkezine ulaştığının habercisiydi. Çünkü Mekke’nin fethi Kâbe’nin, tevhidin ve İslâm’ın merkezi olması hasebiyle bu peygamberlik için merkezi bir konuma sahipti. Nitekim biz bu meseleye Bakara Suresi tefsirinde ayrıntılı olarak değinmiştik. Bu fetihten sonra tevhid inancı üzere dosdoğru yürümek ve ona sıkıca sarılmaktan başka bir yol kalmamıştır. Bu yüzden Kur’an’ın son üç suresinde, bu peygamberliğin temel gayesinin tevhid inancı olduğuna dair yapılan vurgu artmıştır. Bu bağlamda İhlas Suresi tevhid inancını kapsayan bir içeriğe sahiptir. Felak ve Nas Suresi ise bu inanç üzere dosdoğru yürümek içindir. Şu ayet bu surelerin arasındaki ilişkiye benzer bir içeriğe sahiptir: “Rabbimiz Allah’tır.” diyen ve Allah yolunda kararlılıkla yürüyen kimselere gelince, melekler onların üzerine inip şu müjdeyi verir: Endişe etmeyin, hiç üzülmeyin. İşte size vaat edilen cennet müjdesi!” (Fussilet/30) Bu meseleye Felak ve Nas Surelerinin tefsirinde ayrıntılı olarak değinildi.

Bu surelerin tümünün birbirleriyle ilişkili olduğu açıktır. Bu son dört surenin birbirleriyle olan ilişkisinin bütün olması açısından, Leheb Suresi’nin bu surelerin arasına yerleştirilmiş olmasının bir sebebi olmalıdır. O halde şu bilinmelidir ki, Leheb Suresi bir önceki surede (Nasr Suresi) söz edilen Allah’ın yardımını tek’id eden, müjdeleyen bir içeriğe sahiptir. Sanki bu sureyle şöyle denilmektedir: “Muhakkak ki Allah, peygamberine yardım etmiş ve düşmanlarını helak etmiştir.” Tıpkı Allah’ın şu ayetinde olduğu gibi: “De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (İsra/81) Buna benzer bir ifadeye Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’de verdiği hutbede rastlamaktayız. O şöyle demişti: “Allah’ın dışında tapınılmaya layık olan hiçbir ilah yoktur.” (Bu, Kâfirun suresiyle aynı anlamdadır.) “O vaadini yerine getirmiş ve kuluna yardım etmiştir.” (Bu, Nasr suresiyle aynı anlamdadır.) “Tüm inkârcı grupları tek başına hezimete uğratmıştır.” (Bu, ise Tebbet suresiyle aynı anlamdadır.) Nasıl bu ifadeler arasında bir uyum ve düzen varsa, içeriklerini genel anlamda inceleyenler için tüm bu sureler arasında da bir uyum söz konusudur.     

(تبت يدا أبي لهب) ayetinin yorumu hakkındaki delilimiz şudur: Bilmelisin ki,  (تبت يداه) ifadesi: “O zafere ulaşmaya güç yetiremedi, aciz kaldı” anlamına gelir. Çünkü ‘elin kırılması’  (كسر اليد) kuvvetin kesilmesi ve acziyeti ifade eden açık bir kinayedir. El-Fendu’z-Zamanî’ye ait olan şu beyitler buna delilidir:

و تركنا ديار تغلب قفرا        وكسرنا من الغواة الجناحا

Çöl ve kuraklığın yaygın olduğu bir diyarı terk ettik    

Ve ayartıcıların kanatlarını kırdık  

Peygamberlere verilen diğer kitaplarda da bu ifadelere benzer, açıklayıcı pasajlara yer verilmektedir. İbranice, birçok üslubundaki yakınlıktan dolayı Arapça’nın kardeşidir. Bu yüzden Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Zülkfil (Hezekiel) Peygamberin sahifelerinde şu ifadelere rastlıyoruz: O şöyle diyor: “Bana on birinci senenin ilk ayının yedinci gününde gelen Allah’ın kelamı şöyle diyordu: Ey İnsanoğlu, Mısır Firavunu’nun kolunu kırdım. İyileşmesin, kılıç tutacak kadar güçlenmesin diye kimse onu bağlamadı, sargı beziyle sarmadı.

Bu yüzden Rab şöyle diyor: Mısır Firavunu’na karşıyım. Her iki kolunu, sağlam olanı da kırık olanı da kıracağım. Kılıcı elinden düşüreceğim.” (Hezekiel/20-22)

Tüm bunlardan, eli kırık olandan kastın, kılıcını tutmaya güç yetiremeyen; aciz kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla bu ilk ayette Ebu Leheb’e yönelik ne bir beddua ne de bir yerme vardır. Aksine O ayette övgüye yakın anlamlı bir lakabla anılmıştır. O halde bu ayetten açıkça ortaya çıkan sonuç şudur: Ayet Allah’ın düşmanlarının elebaşı ve bu ümmetin firavununun (Ebu Leheb) helakını haber vermektedir. Tıpkı bir sonraki ayette olduğu gibi: “Ne serveti ne de [diğer bütün] kazanımları ona hiçbir fayda sağlamayacak.” (Tebbet/2) Daha sonra bu ayet hakkında daha geniş bir açıklama yapılacak.

Eğer bana, Hz. Peygamber’e ve ashabına düşmanlıkta daha şiddetli, o vakit çok az kişide bulunan olanaklarıyla mü’minlere bin bir türlü eziyette bulunan Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibileri varken niçin Ebu Leheb’i ümmetin firavunu olarak isimlendirdin diye soracak olursan sana cevabım şu olur: Öncelikle Allah birçok İslam düşmanı varken Kur’an’da Ebu Leheb’in ismini zikretmeyi tercih etmiştir. Bunun yanısıra düşündük ve birçok sebeb bulduk. Şimdi bunları sıralayalım:

2.BÖLÜM

Birinci Sebep: Özellikle Ebu Leheb’in zikredilmiş olması O’nun dini statüsünden kaynaklanıyordu. Bu O’nun isminin zikredilmiş olmasının gerçek nedeniydi.

Öncelikle şunu bilmelisin ki Allah, Hz. Muhammed’i; düşmanlarının elinde bulundurdukları siyasal otoriteyi ele geçirmek için mücadele eden bir kral olarak göndermedi. Ancak O’nu hakikate çağıran, müjdeleyici, uyarıcı ve ışık saçan kandil misali bir peygamber olarak gönderdi. O’na sabrı, namazı, Allah’ın adını yüceltmeyi, marufu emredip, münkeri nehyetmeyi, kavmini Hz. İbrahim’in dinine döndürmesini ve Kâbe’yi inşa edene (Hz. İbrahim) verdiği vaadinin yerine gelmesi için onu şirkin pisliklerinden temizlemesini emretmiştir. Bu meseleyi Bakara Suresi tefsirinde açıklamıştık.

Bu yüzden Allah, O’na Kâbe’nin koruyucusu olan yakın akrabasını uyarmasını emretmiştir.  Bu tüm peygamberlerin davetlerinde takip ettikleri bir yoldur. Mesela İsa’nın (a.s) Yahudi âlimlerine karşı sert bir tavır takındığını ve çok ağır sözler sarf ettiğini görmekteyiz. Çünkü Allah’ın dinini temsil ve davet etme sorumluluğu onların üzerindeydi. Bundan dolayı hesaba çekilecek olanlarda onlardı. Bunun yanı sıra onlar kavimlerinin ileri gelenleriydi. Davet öncelikle onlara yapılıyordu ki, onların durumlarını düzeltmesiyle toplumda düzelebilsin. Eğer peygamberler kavimlerinin yöneticilerini uyarmayı terk etselerdi bu, dinde dalkavukluk ve toplumda barışı yıkıma uğratan bir durum olurdu. Bu her toplumun haricilerinin uyguladığı bir davranıştır. Onlar toplumun yöneticilerine davette bulunmaksızın, halkı onlara karşı kışkırtırlar. Böylece kralın taraftarları ve peygamberlerin taraftarları arasında çeşitli fırkalaşmalar baş gösterir. Allah’ın Musa’ya (a.s.) şöyle emrettiğini görmekteyiz: “Firavuna git; çünkü o iyice azdı. Ona de ki: Azgınlıktan, günahkârlıktan arınmaya niyetli misin? Sana rabbinin yolunu göstermemi, böylece sende O’na karşı saygılı bir kul olmayı ister misin?”Nâziât/17-19

Yazının devamını 182. sayıdan okuyabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nem kurutmarutubet kurutmanem kurutmaısımak kiralamademirdöküm servissarısoy nakliyatvaillant servisprotherm servisiferroli servisifalke servisısımak kiralamasu kaçağı tespitidemirdöküm servisdemirdöküm servisweb tasarımı