MODERNİZMİ ELEŞTİREBİLİR MİYİZ?

NURETTİN ÖZCAN

 

                                                                                                                   Şeb-i yeldâyı müneccimle muvakkit ne bilir;
Müptela-yı gâma sor kim geceler kaç vakit!

                                                      

      Merhum Tanpınar, bir şiirine “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında” mısralarıyla başlar. Zannediyorum Aşiyan’daki kabrinde de bu mısralar var. Tıpkı bu mısraların ifade ettiği gibi insanımızın birey olarak hangi noktada, hangi hâlet ve değer içinde olduğu da işte bu mısralarda olduğu gibi müphem bir şey. Evet, insanımız nerede? Bu toplumdaki Müslümanlardan, onların beklentilerinden, iddialarından, varsa eğer mücadelelerinden, hayatın neresinde kaldıklarından, ihtiraslarından, şikâyetlerinden, eleştirilerinden, fikir firarlarından vs bahsetmeden evvel, 1- O hayatları temelinden etkileyen en az yüz-yüz elli yıllık bir maceraya ve dış etkilere; 2- Bu zaman zarfında aydınların ve esas olarak da Müslüman aydınların tavırlarına, tepkilerine, çabalarına; 3- kitlelerin bu boğucu atmosfer içindeki duruş ve etkilenişlerine bakmamız gerekir. Bu coğrafyada ağır fırtınalar içinde yaşamış insanımızı tanıyabilmek ve onu kavrayabilmek için bu şarttır ve bugünkü toplumsal kompozisyonun sırrı ancak böyle anlaşılabilir. Evet, ancak böyle bir gözlemle bu toplumun farklı zihniyet alanlarına kaymasını ve yaşadığı duygu bölünmelerini anlamaya başlayabiliriz. Bu toplum bireylerinin sadece fikrî planda değil, duygu birliğinin ve bazı hassasiyetlerinin de nasıl parçalandığını yine ancak böyle görebiliriz. Fakat biz burada hiçbir teferruata girmeden çok kısa başlıklar hâlinde birkaç satırla bu hatırlamaları yaptıktan sonra bu kitlelerin, bütün bir ömrün mânâsını bugün için nasıl anladıklarına bakmaya çalışacağız. Ancak şunu itiraf etmeliyiz, bütün bu ciddi dış ve iç sâikler cereyan ederken, bizler dağınık iç çizgilerimizi hiç kâle almayan bir rehavet içinde şarkılarımızı kötü bir şekilde, detone olmuş bir vaziyette tekrarladık ki en temel hislerimizi kaybetmemizde bunun payı oldukça fazladır. Bu bir buçuk asırlık maceramızda ruhumuzla bedenimiz ve maddi dünyamız arasında keskin zikzaklar çizerken, zaman zaman da olsa, hor görülme korkusunu aşarak arınmış bir dünyanın istediği özgür, güçlü ve dinamik bir iradeyi ortaya koyamadık. Başka, bambaşka ruhlarla yoğurulurken bunu yapamazdık tabiî. İslâm coğrafyası, Osmanlı Türkiyesi’nde Jön Türk hareketiyle son kalesini sallamaya başladığında sadece gücünü değil aynı zamanda prestijini de kaybetmeye başlar. Yolu sonsuzluğa uzanan koca bir devletin önüne yol gösterici olarak çıkanlar, hasta bedenler taşıyorlardı ve nereye tutunacaklarını tam olarak kendileri de bilmiyordu ama söyledikleri her şey çekici modern geleceğin hayalleri ve heyecanlarıyla süslüydü. İnsanlığın ebedî sığınağını alelacele terk edenler için modern dünyanın içinde yaslanacakları yeni barınakları, “Pozitivizmin İlmihali” idi. Şan ve şerefin aranacağı bu yabancı dünya, uzakları görmeye çalışmayan aydınlarımız için ülkülerini besleyen lütuflarla dolu olarak görüldü. Nitekim Comte’un Mustafa Reşit Paşa’ya dâvet olarak gönderdiği mektupta değindiği pozitivizmin âmentüsü, mürüvvetini Cumhuriyet döneminde Tekin Alp (Moiz Kohen)’in “Türkün Yeni Âmentüsü” olarak verir. Albert Camus’nun; “Başkaldırma insanları öldürür, devrimse hem insanları, hem de ilkeleri yok eder.” sözünü sanki doğrular gibi Falih Rıfkı, devleti kuran irade’nin (Atatürk) ”ilâhî metinlerde nesih hakkını kullanan yeni bir kanun koyucu” olduğunu söylüyordu. Gazi vefat ettiği zaman Tan gazetesi; “Ata’ya son tavaf“ diye başlık atar, ortada katafalk ve arka tarafta ise Kemalist îman’ın[1] yeni simgesi olarak yanan altı adet meşale. Nurettin Artam’da bu kabına sığmayan îmanı en gür sesiyle, âdeta bir hezeyan hâlinde ve mistik bir nöbete dönüşen çığlığıyla haykırır:

Koca bir güneşin akşam olmadan

Dağların ardında sönüşü gibi

Millete can veren, vatan yaratan

Tanrının göklere dönüşü gibi.

Her zaman ırkıma büyük Baş Atam

Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam.

İşte bugünlere geldiğimizde, toplumun içinden geçirildiği bu hercümercin oluşturduğu patolojik ruh hâllerinin toplum plânında gelecekte yaşatacağı acılar tam olarak sezilememektedir ama bu ikili hayatın bedelinin ne kadar kalıcı dertler bırakacağı sonradan görülecektir.

Bir toplumun bu kadar keskin bir şekilde hayatının yönünü âdeta marazî bir susuzlukla değiştirmesine tarih içinde çok ender rastlanır. 19. asrın son yılları aydın zümrenin kusurlarının olabildiğince boş bırakıldığı, yönetim erkinin yeni tutkularından başka bir şey tanımadığı, Devlet-i Âliye’yi yönetmeye talip olanların ve hatta devletin yeni bir manifestosunu hazırlayanların mühim bir kısmının Müslüman olmadığı, diğer bir kısmının da İslâm’ın varlığından eni konu huzursuz olduğu bir manzaradır bu. Nitekim Sultan 2. Abdülhamid’in Şeyhülislam’ı Cemaleddin Efendi’nin damadı Dr. Cemil Topuzlu; “Bizim Beyoğlu’ndaki cemiyetin  başkanı Mavriyani Efendi idi ve içlerinde gayr-i Müslim olmayan bir ben(!) vardım.“ der.

Toplumsal hayatımızda öyle serüvenler yaşanıldı ki kültürel plânda kimliğimizi çok net bir şekilde ortaya koyabilecek gerçekçi kodlarımız artık tanınmaz haldedir. Bu durumun tabiî ki yürekler acısı bir manzara olmasına rağmen, çok kırılgan bir fay hattının üzerindeki yürüyüşümüzü, halsizliğimizin sebeplerini sorgulamadan hâlâ sürdürüyoruz. Bu kırılgan hat, toplum bireylerinin fikir ve sanat alanlarında yaptığı aşındırmanın yanı sıra psikolojik dünyalarında da farkına varamadıkları bozulmalara yol açtığı için her şey yerini gizli gerginliklere bırakmış gibidir. Gerçekten de bu toplumun iç gerginliklerini sürekli olarak besleyen ve onun ıstıraplarını her geçen gün biraz daha derinleştiren sebepler göz ardı edildikçe bu içli tükeniş sürüp gidecektir.

Toplumda gördüğümüz yaygın manzara; her şeyin aşırı derecede ölçüsüz bir aşırılıkta olduğudur. Bu neden böyledir? Bizim toplumumuza yaraşan bir kader midir acaba?! İnsanlık hayatımızın bütün yönlerini gözden geçirmeden dosdoğru bir cevap bulabilmemiz de mümkün değildir ama en azından belirli asırlarda büyük bir medeniyetin taşıyıcılığını yapmış bir milletin alın yazgısı olarak da göremeyiz. Asırlar önce, yâni uyanık olduğumuz ve irademizi elimizde tuttuğumuz asırlar, maddi ve manevî zaferleri de elimizde tuttuğumuz asırlardı. Ve biz bugün geldiğimiz noktada neredeyse toplumun tamamını kapsayacak ölçüde, insan kişiliğinin en güçlü taraflarını önemsemez, tanımaz ve bilemez durumdayız. Dolayısıyla insanî ilişkilerde ve topluma yansıyan her türlü faaliyetlerde ergin insan olma kişiliği, yani sağlam bir şahsiyet dokusu ne yazık ki faal bir rol alamamaktadır.

[1] 1935 CHP Kongresi’nde sistemin prensipleri Kemalizm olarak belirlenmişti.

Yazının devamını 181. sayıdan okuyabilirsiniz.

Önceki Konu:
Sonraki Konu:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nem kurutmaistanbul web tasarımrutubet kurutmanem kurutmaısımak kiralamakombi servisdemirdöküm servissarısoy nakliyat>su kaçağı tespitidemirdöküm servis