MUHAFAZAKAR KÜLTÜR OLUR MU

Yazar: Halil İbrahim Yenigün

“Muhafazakâr kültür” kimimize oksimoron bir ifade görünürken, kimimiz için ise muhafazakârlar ülkenin (millî) kültürünün hamiliği vasfını taşıyor. Bu minvalde Türkiye’nin paralel toplumlara bölünmüşlüğünün kendini en çok kültür savaşlarında gösterdiğini söylemek de çok abartılı bir iddia olmasa gerektir. Gerçekten de birçok politika sorununda çok-kutuplu, çok parçalı bir yapı arz eden ülkemiz, edebiyat ve sanat konularında geçmişi Cumhuriyetin çok daha erken yıllarına kadar götürülebilecek bir ayrışmanın mecrasında biteviye akmışa benziyor. Kritik dönüm noktalarında teşekkül eden yapı ve örüntülerin süreğenliği yer yer ve dönem dönem başka coğrafyalarda da görülebilecek olsa da belli istisnalar haricinde sağ-muhafazakârlar ile her türlü fraksiyonlarıyla solun Türkiye’de Soğuk Savaşı özellikle edebiyat ve sanatta kıyasıya sürdürüyor olması izaha değer bir durum olma niteliğini koruyor. Bununla birlikte muhafazakârlığın tepeden bütün kesifliğiyle toplumun bütün menfezlerine nüfuz ettiği bir vasatta kültürle kurduğu ilişki her lâhzasında yeniden değerlendirmeyi de gerektiriyor ve kimi noktalarda da teorik tartışmaları icbar ediyor. Sözgelimi siyasal iktidarların muhafazakârların hükmü altına girdiği durumlarda muhafazakârlığın özgün karakteri kültür politikalarına nasıl akseder? Muhafazakârın yeni makbul vatandaş hâline geldiği bir kültürel iklim, kültürel üretimde ne gibi yeni dinamikler ortaya çıkarmıştır?

Esasen bu tür soruların ele alınacağı bu yazıda ayrıca fikriyat düzleminde onyıllardır sağ-muhafazakârlıktan ayrışma ve özgünleşme çabası vermiş bir kültürel alt grup olan İslâmcıların muhafazakâr kültürel hegemonya teşekkül süreçlerinin neresinde yer aldığı üzerine de kafa yoracağım. Basitçe “bayağılığın” veya daha da ileri giderek “pespayeliğin idealizasyonu” şeklinde adlandırabiliriz bu süreçlerin kültürel yekûnunu. Fakat demokratikleşmenin çoğunlukçu ilk evresini yaşayan bir ülkede diğer taraftan kültürün endüstrileşmesi, sermayenin yeni muhafazakâr gruplar lehine el değiştirmesi, neo-liberal küresel birikim modellerinin süregelen tahakkümü ve nihayet kültür kavgalarının yeni ana mecralarından biri olarak sosyal medyanın güçlenmesi birçok makro sürecin denkleme alındığı bir değerlendirmeyi gerektiriyor.

Muhafazakârlar Konuşuyor

Muhafazakârlar hiç olmadığı kadar konuşmaya başladı son zamanlarda. Hayır, eskiden beri çok geniş toplum kesimlerine ulaşan mecralarda, dergi, gazete ve televizyonlarda muhafazakâr söylemin muarızlarıyla hep süregelmiş söylem mücadelesi değil konu. Kemalist hegemonya boyunca makbul söylemlerin çeşitli mecralarda bastırdığı muhafazakâr söylemler artık arkalarında iktidar gücünü hisseden kitlelerce farklı kamusal alanlarda çok daha yüksek sesle dile getirilebilir oldu. Sadece siyasetçilerin tepki çeken otoriter veya cinsiyetçi muhafazakâr söylemleri daha çok söylemesi değil, aynı zamanda akademik toplantılarda, kültürel meclislerde, kültürel elitlerin tartışma ortamlarında muhafazakâr eskiden dile getiremediklerini ifadede daha çok özgüven sahibi artık. Bunun yeni kültürel teşekkülleri nasıl biçimlendireceğini görmek için beklemek gerekiyor ama kültürel alanda yeni olağanlaştırmalar yaşattığı da muhakkak. İktidarın mutlak biçimde el değiştirmesiyle birlikte eski kültürel hegemonyanın önce sarsıldığını sonra da giderek yeni bir kültürel hegemonya tarafından yerinden edilmekte olduğunu muhafazakârların yükselen sesinin imlediği bir dönüşüm olarak yormak mümkün. Biz bu dönüşümü kültürel üretimlerde başörtülü karakterlerin olağanlaşması olarak görmüyoruz yalnız. Veya Kemalist hegemonyanın sıklıkla başvurduğu otoriter kültürel imgeler ve sembollerin devletin, otoriterliğin ve pasif itaatçiliğin yeniden üretiminde post-Kemalistlerce de istihdam edilmesi bizatihi büyük bir yenilik teşkil etmiyor. Popüler kültürel ürünlerin alt metinlerinde muhafazakâr bir dîn, etnikliğini iyice görünmez kılmış bir milliyetçilik yahut kadını özsel kurgulayan ve hâkim otoriter kodları pekiştirerek ve erkeği erkekliğini okşayarak dizginlemeye çalışan bir cinsiyetçilik çok daha vazıh bir biçime bürünüyor.

Demokratik Toplum ve Kültürel Sonuçları

Kimileri için demokratik kültürün yerleşmemesi gibi sebeplere izafe edilebilecek bu durum aslında ironik bir biçimde demokratikleşmenin bizatihi kendisinin doğurduğu bir kültürel sonuç olarak görülmeli. Demokrasinin çoğunluk prensibinin kültürel olarak içselleştirilmesinin özgürlüğe ve ferdiyete tehditkâr sonuçlarından bahseder Alexis de Tocqueville ve John S. Mill. Gerçekten de demokrasinin bu ilk evresi çoğunluğun hakikatin kaynağını kendinde vehmettiği bir tehditkârlığa uç verir. Buna göre çoğunluk prensibi prosedürel bir adalet ilkesi olmakla kalmaz; yani kararların siyasî meşruiyet taşıması için gerekli olan bir ilke değildir yalnızca. Çünkü ayrıca en iyinin, en doğrunun, handiyse “hakk”ın tarafını gösteren şeydir çoğunluk. Böyle durumlarda “milli irade”nin ansızın bu denli taban tutması ve başarıyla fetişleştirilmesi sadece siyasî söylemin yukarıdan ustalıkla işlenebiliyor olmasıyla açıklanamaz. Kendileri gibilerin çoğunlukta olduğunu ve iktidarda olduğunu idrak eden kitleler artık bir prosedürel mekanizmayı hakikatın kaynağı görmeye başlayacakları bir sosyal psikolojiye girer. Türkiye gibi oligarşik geçmişin trajik hatıraları taze bir ülkede çoğunluk eleştirisini vesayetçiliğe, halk düşmanlığına ve tahkirine irca edebilecek imgesel repertuar zaten bol miktarda vardır. Hâlbuki “çoklukla böbürlenmek” (Tekasür/1) ve insanların çoğuna uymaya karşı ihtarların (msl. En’am/116), çoğunlukla gelen tekebbüre ve kendinde hak vehmine ikazların varlığı bile çok sarsmaz çoğunluğun özgüvenini.

Tocqueville ve Mill’e dönersek, demokrasinin çoğunlukçu bu ilk safhasını filozofların özgürlüğe ve dolayısıyla kültürel yaratıcılığa tehdit gördüğü kaydedilmelidir. Demokrasi, “kamuoyunun hükümetidir” (Mill, On Civilization, 166) ve “vasatlık” ile sıradanlaşma kilit mekanizmalardır. Çoğunluklar kendileri gibi olmayanları yalnız sayısal olarak alt etme kudretinde değildir, ayrıca kitleselleşmeyle birlikte fikir ve san’atta bayağılığın geçerlik kazandığı bir süreci de tetiklerler. Kültürün endüstrileşmesinin bu ön safhasında çoğunluk prensibi kamuoyu üzerinden cins kafalara ve eksantrik yaratıcılıklara karşı bir baskı uygular. İşte insan özgürlüğü bunun gibi temayüllerden toplumların ilerlemesi uğruna titizlikle korunmalıdır.

Kültürün Endüstrileşmesi ve Pespayeliğin İdealizasyonu

Müteakip yüzyılda 1940’larda ABD’deki kültürel üretimin Fordist seri üretimvari karakterini dehşet içerisinde gözleyen Theodor Adorno ve Max Horkheimer, faşist Almanya ile “liberal-demokratik” ABD arasındaki benzerliklere dikkat çekerler. Esasen kültür ve sanatın takdir edici özneleri olması gereken kitlenin bu yeni endüstrinin yürüttüğü kitle manipulasyonuyla nasıl da standardlaşmış ve edilgen kültür tüketicisine dönüştüğünü, tahakkümün de nasıl bu kültür üzerinden yürüdüğünü kaydederler. Çağdaşları Antonio Gramsci de yakın yıllarda İtalya’da benzeri süreçlerin kültürel hegemonya üzerinden yönetilenlerin rızasını imal ettiğine işaret ederek, kültürün modern kitle toplumlarında iktidarın işleme mekanizmalarının mecraı olarak oynadığı merkezî rolü kuramlaştırır.

Bütün bunlar modernleşme ve demokratikleşme süreçlerini Avrupa ve Kuzey Amerika özelinde tasvir ederken, sözkonusu süreçlere sonradan maruz kalan Türkiye’nin son yıllardaki kültür değişimini anlamlandırma açısından da öğretici oldukları açıktır. Bu noktada Türkiye’nin özgünlüğü makro süreçlerden birkaçını aynı anda yaşamakta olması denebilir. Sahiden de -hemen her devrimde sözkonusu olduğu üzere- süregiden pasif devrim süreci kimi global süreçlerle eşzamanlı yürümesinin yanısıra özgün bir örüntü de ortaya çıkarmıştır: Devrim öncelikle muktedirler sınıfını değiştirmiş, yeni bir siyasi elit sınıfı ülkenin değerlerini toplama ve bölüştürme süreçlerini kontrol eder hâle gelmiştir. Bu, Kemalist bürokratik oligarşiden en yalın anlamıyla millî iradeci bir demokratik yönetime geçişin bir diğer ifadesidir; yani çoğunlukta olan toplumsal kesimleri yeni bir iktidar koalisyonu olarak örgütleyebilmiş siyasal elitlerin hâkimiyetini ifade eder. Dolayısıyla çoğunluk kendini devlete hâkim ve ait hissedebilmektedir. Ama bununla birlikte süregiden devrim neoliberal üretim modellerinin hegemonyası ve gözetimi altında gerçekleşmekte, kültürel üretimin sermaye yapısında (sözgelimi medya sahiplikleri) ve “kültürel sermaye”de (yeni iktidar intelijensiyası) bir el değiştirmeyi temsil etmiştir. Sözkonusu durum sözgelimi medyada, haber üretimi ve dolaşımında vuku bulduğu gibi düşünce kuruluşları ve iktidar güdümlü STK’lar (GONGO) sektöründe de cereyan etmektedir. Böylelikle haberin yanısıra bilginin üretimi ve dolaşımı, hatta toplumsal eylemlilik üretim süreçleri de iktidar temerküzüne maruz kalmaktadır. Bu suretle kitle manipülasyonunu ve rıza imalini hem çoğunluk gücüne hem de iktidar cihazına sahip bir kültürel elit olanca maharetiyle sürdürebilmektedir. Hepsinden öte sosyal medyanın yeni bir kültürel mecra hâline gelmesi ve kısa bir gecikmeden sonra iktidar aygıtının ücretli trollük gibi istihdam kaynakları yaratarak kültür savaşlarını, muhalifleri sindirme politikalarını, Goebbelsçi operasyonları o mecrada da yürütmeye başlaması son dönemin özgünlüklerinden sayılabilir.

 

Discover1

 

 

Dolayısıyla egemen sınıflarca “Yeni Türkiye” adı verilen iktidar aygıtı, birçok iktidar temerküz sürecini aynı anda temsil eden bir iktidar kompleksi niteliği almıştır ki bu hâliyle hâkim kültürel üretim süreçlerinin organik bir ilişkisi vardır. Buna göre neo-liberal üretim ve istihdam modelleri altında örgütlenmiş sermaye, millî iradenin fetişleştirildiği bir vasatta çoğunluk mensuplarına, kısaca muhafazakârlara, sosyal dışlanma ve cezaî takibat korkusu olmaksızın daha çok kendilerini ifade etme, seslerini duyurma ve dinletme alanları açmıştır. Böylece rıza göstermeye hazır(lanmış) muhafazakâr kitleler kültürel alanın müşterisi olarak kültürel üretim ve tüketim döngüsüne dâhil olmakta, sosyal medya gibi alanlarla bu süreçlere katılıp onları pekiştirebilmektedir. Bundan dolayıdır ki Twitter fenomenleri ve trollerinin köşe yazarlığına, ekran analistliğine ve parti birimlerine terfisi Yeni Türkiye’nin olağanlaştırdıklarından olmuştur.

İşte pespayeliğin idealizasyonu bütün bu yapılanmaların ve süreçlerin teşkil ettiği kültürel örüntünün beslediği yeni bir kültürel olgu olarak tezahür etmektedir. Çoğunluk konuşmaya başlamış, bir zamanlar aşağılanmaya maruz kalacak korkusuyla sakladığı fikirleriyle, gizlemek zorunda olduğu hayat tarzıyla, benimsediği kültürel değerleriyle artık çekinme duymaksızın kamusal alana çıkabilip muarızı bildiği ve topyekün sol olarak kodladığı eski kültürel elitlerini bastırmak, onlardan onyılların ezilmişliğinin intikamını almak istemektedir. Ama değerlendirmemizin ana sorusu olan ve tartışılması gereken husus, demokratikleşmenin ve çoğunluk egemenliğinin getirdiği kültürel üretimin nasıl bir yekûna tekabül ettiğidir. Kısaca bu şartlarda muhafazakârlar ideal anlamıyla kültür üretebilir mi?

“Muhafazakârlık ve Sahtekârlık Kârda Birleşir” yahut Muhafazakâr Kültürün İmkânlılığı

İroniktir, Türkiye’de muhafazakâr kültürün üreticisi olarak tesmiye olunan kültürel cephenin öncü kalemlerinden Necip Fazıl’ın konuşmalarında “muhafazakârlık ile sahtekârlık kârda birleşir” dediği rivayet olunur. Kârlı olanın sahte olanla aynîleştiği, bunların da kendilerine muhafazakâr diyenler eliyle muhafaza olunduğu bir kültürel manzaradan bahsediyor olmalıdır Necip Fazıl.

Filhakika, halkın kendini ifade süreçlerinin önünün demokratikleşmeyle açılmasının bizatihi kötü olduğunu iddia etmek elitist bir üst-kültür savunusundan besleniyor görülebilir ve bu yönüyle eleştiriyi hak edebilir. Bu bakımdan demokrasi veya halk muarızları da muhafazakâr kültür kompleksinin tenkitçileriyle ittifak ediyor görünebilir. Hâlbuki halk düşmanı denemeyecek isimlerin kaleminden çıkan kültürel eleştiriler halkın kültürel üretimlerinin dolaşıma daha çok girmesinden ziyade iktidar ve sermayenin bu süreçleri hegemonya tahkimi için manipüle etmesinden yakınmaktadır. Bundan da öte çoğunluğun hakikati kendinde vehmetmesi ve vasatlığı yüceltmesinin bu hegemonik süreçler tarafından ustaca içerilmesi ve iktidar tahkimi için istihdam edilmesi bahis konusu edilmektedir. Dolayısıyla iktidar kompleksi tarafından muhafazakâr kitleye, “siz bu hâlinizle üstünsünüz, haklısınız ve iktidardasınız” mesajı verilmekte ve kültürel mânâda incelme, rafineleşme ve ıslah gereksiz bir keyfiyet hâlini almaktadır. Bir ülkenin kültürel gelişimi için en tehditkâr durumlardan birisi de budur.

Bu vakıa iktidarla ilişkisi yahut iktidarın kendisiyle ilişkisi bir türlü netleştirilemeyen İslâmcılık zaviyesinden de ele alınmalıdır. İslâmcılık, kültürel elitleri eliyle onyıllardır sağ-muhafazakâr cepheden fikrî özerklik kazanmak, fikir ve san’atta sağ ve solun dışında inkılâbî, radikal sosyal ıslahçı bir karakter edinmek çabasıyla temayüz etti. Her ne kadar yazının başında geçen sağ-sol kutuplaşmasının zımnında zikredilmekten çok çıkamasa da iki cepheden kâh biriyle kâh diğeriyle bazı konularda ortaklaşmalar, diğer bazı konularda ayrışmalar yaşadı. İnkılâbî iddialarla edebiyat ve san’atı sosyal ve siyasal eleştiri mecraı olarak inşa ederek sağla çatışırken dinden mülhem kültürel üretim konusunda dinle sorununu bir türlü aşamamış ve büyük ölçüde o günün hegemonyasına eklemli Türkiye soluyla zıtlaşmak durumunda kaldı. Kendisini sağ-muhafazakâr olarak tanımlayarak kimlik inşasına salt solla çatışma üzerinden girişen dindar çevrelerle arasına mesafe koymak veya daha da ileri giderek onları kendi çizgisine çekmek gayretinde oldu.

Ne var ki bu duruşun işgal ettiği konum, son yıllarda bu iddiayı taşıyan grupların büyük ölçüde iktidar koalisyonuna iltihak etmesiyle müphemleşti. Zamanın iktidarlarıyla kavgalı olsa da iktidar kavramının bizatihi kendisiyle ilişkisini onyıllardır bir türlü netleştirememiş bir fikriyatın mensupları, iktidar inşa ve tahkiminin kadroları hâline geldikleri noktada Sünnî siyasal teoriye rücu etmek durumunda kaldılar. İdeolojik olarak kerih görülen muhafazakârlık, parti kimliği üzerinden zamanla içselleştirildi ve yeniden benimsendi. Bu durum kültürel alanda da zaten ağır aksak giden özgünleşme ve sağdan ayrışma sürecini hepten sekteye uğrattı.

Şu durumda eskinin İslâmcı kültürel elitleri ümmetçi temalarla kendilerini özgünleştirmeye çalışsalar da bunun sağ-muhafazakârlıktan ayrı bir İslâmcı kültüre tekabül ettiğini iddia etmek güçtür. Bu, daha ziyade, dar etnik milliyetçilik yerine kapsamını genişletmiş, yani genişletilmiş ve Ortadoğululaştırılmış bir milliyetçi muhafazakârlık üzerinden anlamlandırılmaya daha müsait bir durumdur.

O hâlde neoliberal küresel hegemonik süreçler çerçevesinde yürütülen, sosyal kritiğin ve siyasal özerkliğin yerine sosyal statükoculuğun aldığı ve dahası siyasal iktidar mekanizmalarının tabana nüfuz etmesinin aracısı kılınan bir kültürel üretimin özgün bir kültür çıkarabilmesi mümkün müdür? Kısaca bu kültürel teşekküllerden “pespayeliğin yüceltilmesi” şeklinde nitelediğimiz durumdan farklı bir sonuç çıkabilir mi?

İslâmcılığın özgün fikrî duruşu nasıl ki iktidara hakikati söylemek ve adalete şahitlik etmek vazifelerini üstlenmesiyle mümkün olabildiyse İslâmcı kültür ve san’at da ancak bu fikrî duruş dolayımında, sosyal ve siyasal eleştiri bağlamında özgün ve özerk kültürel üretimler verebilmiştir. O yüzdendir ki muhafazakâr üst başlığına sığınan İslâmcılık kültürel üretimde özgünlük ve yaratıcılık imkânlarını kendi kendine baltalamış sayılabilir. Daha üst çerçevedeki muhafazakârlığın durumuna gelince, yukarıda bahsi geçen makro-küresel ve mahallî süreçler birlikte değerlendirildiğinde pespayeliğin idealizasyonu, hatta -bilhassa seçim kampanyalarındaki kimi trajikomik örneklerde gördüğümüz gibi- “absürdün olağanlaşması” süreçleri muhafazakârlığın hegemonik iktidarında istisna değil içkin bir kural addedilmelidir. Bu süreçler dünyada ilk defa yaşanmadığı gibi sadece bu coğrafyaya has sorunlar da değildir.

Dolayısıyla İslâmcılık mirasını sahiplenen kesimlerin kültürel bayağılaşma sarmalını kırması; ancak neoliberal üretim ve tüketim, çoğunlukçu demokratikleşme, sosyal medya lümpenleşmesi ve yerel düzlemde sivil toplumu yutmuş bir muhafazakâr hegemonyanın tahkimi süreçlerine karşı bağımsız fikrî ve siyasî tavır almasıyla mümkün olabilir.

 

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


2 + iki =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm