MÜLTECİLERE HİCRET YURDU YA DA MUHACİRE ENSAR OLMAK

Yazar: M. Mahfuz Söylemez

Zulme maruz kaldığı, harem-i ismetine el uzatıldığı, kutsalının çiğnendiği, kutsiyetinin yok edildiği, onurunun ayaklar altına alındığı, değerlerine dil uzatıldığı; inançlarının yaşanmasına mâni olunduğu için yurdundan, sılasından, ailesinden, alışkanlıklarından uzaklaşarak “muhacir” konumuna düşen insanlar, İslâm nokta-i nazarından son derece değerli kabul edilmiş ve hatta içinde yaşadıkları toplumun en seçkinleri olarak zikredilmişlerdir. Böylece onların bu hicretleri Kur’ân tarafından Allah’a yapılan bir yolculuk olarak tesmiye edilmiş ve onlara her iki cihanda da üstün bir derece, yüce bir mertebe mükâfat olarak vadedilmiştir. Nitekim Kur’ân’ı Kerim İslâm tarihinin ilk muhacirlerinin çıktıkları kutsal yolculuklarını makbul gördüğünü ifade etmek amacıyla şöyle demektedir.

“Allah yolunda hicret edip de sonra öldürülen veya ölenlere, Allah elbette güzel bir rızık verecektir. Rızık verenlerin en hayırlısı yalnız Allah’tır. O onları hoşnut olacakları bir yere koyacaktır. Şüphesiz Allah bilendir, halîmdir.” 22/58–59

Tarihi bir olgu olarak “muhacir ve ensar” kavramları Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret etmesiyle başlayan ve Mekke’nin fethiyle biten zaman diliminde kutlu yurda yani Medine’ye göç edenler ile onlara kucak açan yiğit insanlara verilen teknik bir isim olsa da günümüzde bu ilk kutlu müjdeyle müşerref olanlarınkine benzeyen onlarca hadise yaşanmaktadır. Arakan’da onurları ayaklar altına alınmasın diye kaçanlar veya zorla yurtlarından sökülüp atılanlar, Bosna’da Müslüman oldukları için yakılan binlerce akrabasını geride bırakmak zorunda kalanlar, Mısır’da tek amaçları Müslüman gibi yaşamak olduğu için meydanlarda kurşuna dizilenlerin yakını olduklarından dolayı derdest edileceklerini bildiklerinden sılalarından uzaklaşanlar, Çeçenistan’da Müslüman onurunu korumaya çabaladıkları için yok edilenlerin hatıralarını yaşatmak amacıyla dünyanın muhtelif yerlerine dağılanlar; Çin’in Uygur bölgesinde İslâm’ı temsil ettikleri için darağaçlarına çekilenleri anlatmak amacıyla yurtlarını terkedenler, Suriye’de zulme dur demek istedikleri için her gün binlercesi öldürülenlerin arkada kalanlarından yaşam mücadelesi verenler; evet, bütün bunların tamamının o ilk muhacirlere verilen kutlu muştudan nasiplenmeyeceklerini kim söyleyebilir? Ya bunlara kucak açan, kol kanat geren, yurt sağlayan, kendi evlerinde ağırlayan, onur ve iffetlerini muhafaza eden, harem-i ismetini en kutsi değerlerden biri olarak kabul eden, bırak yan bakmayı onu kendi harem-i ismetlerinden ayırmaksızın mücadele edenlerin ilk ensar nesline verilen muştudan behrelenmeyeceklerini kim söyleyebilir.

Kur’ân, ilk ensar nesli üzerinden her dönem o kutlu hatırayı yeniden inşa edenlere hitaben şöyle demektedir:

“Onlardan önce oraya [Medine] ve imana yerleşmiş olanlar, kendilerine göç edip gelenleri severler; onlara verilenlere içlerinde bir arzu duymazlar, kendileri zorluk içerisinde bulunsalar bile onları kendilerinden önce tutarlar. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa ulaşanlardır. “onlardan sonra gelenler: “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde mü’minlere karşı kin bırakma. Rabbimiz! Şüphesiz sen çok şefkatlisin. Çok merhametlisin” derler. (59/9–10)

“Hicret edenlerle (onlara yardım edenlerden) öncülük kazananlar ile güzel davranmada onlara uyanlardan Allah hoşnut olmuştur, onlar da ondan hoşnut olmuşlardır. Allah onlara, içlerinde temelli kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur.” (9/100)    

Kur’ân bu iki kutlu ve kıymete şayan kitleyi birbirlerinin velileri olarak tesmiye etmektedir. Hatta bu iki kitleyi birbirinin mütemmim cüzü olarak görmektedir.

“İnanıp hicret eden; canları ve mallarıyla Allah yolunda cihad edenlerle onları barındırıp yardım edenler; işte bunlar birbirlerinin velileridirler…” (8/72)

Ülkemiz son zamanlarda sadece İslâm âlemin muhtelif yerlerinde zulme maruz kalan, kan ve gözyaşı ile boğuşan insanların sığınağı olmadı. Aynı zamanda dünyanın birçok yerinde yardıma muhtaç insanların yarasını sarmak için harekete geçti. Asya, Afrika, hatta Avrupa ve Amerika kıtasında birçok mağdur bu merhamete mazhar oldu. Başta son asrın yardım melekleri olarak isimlendirdiğim İHH olmak üzere birçok yardım kuruluşumuz bu hayırları hem topladılar, hem yerine dağıttılar. İnsanlık onurunu korumakla kalmadılar, rabbimizin huzuruna vardığımızda bu yapılanlarla taçlanmamızı da sağladılar.

Yurt içine gelince, ülkemizde birçok mülteciyi barındırmaktayız. Dünyanın değişik yerlerinde baskı görenler ülkemize, onun onurlu ve vakur, çilekeş ve merhametli halkına ve onların temsil ettiği devasa geçmişe ve tarihe sığınıyor. Bu da bizi ensar konumuna yükseltiyor. Peki, ensar olmak neyi icab ettiriyor? Kanaatimce bunlara kucak açmak kadar bu onuru zedelemeden götürmektir aslında “ensar” sıfatının hak edilmesini sağlayan. Bunlardan faydalanmak değil onlarla her şeyimizi paylaşmaktır aslında ensar olmayı gerektiren, onların harem-i ismetine göz dikmek, ondan faydalanmak değil; onu korumaktır “ensar” olmayı icab ettiren. Onların hanımlarına göz dikip yuvalarını yıkmak değil; onları korumak-kollamaktır “ensar” olmayı gerektiren.

Abdurrahman b. Avf ile ensari kardeşini hatırlayalım. Medine’ye hicret eden muhacir kardeşine bir ensari olarak:

  • “İşte malım, yarısını al. İşte eşlerim, dilersen birini al!” Abdurrahman’ın buna cevabı en az bu teklif kadar yüce ve onurluydu:
  • “Malın da ailen de sana mübarek olsun. Sen bana [geçimimi sağlayacağım] pazarın yolunu göster!”

İşte “ensari” olmak bunu gerektiriyor, bunu icab ettiriyor. Gelen muhacire sofrasını, ocağını açmak kadar ona geçimini sağlayacak olanaklar da tanımayı ve sağlamayı gerektiriyor. Bunu sağlayanları Hz. Peygamber insanlığın yüz akı olarak değerlendiriyor ve onlar hakkında şöyle diyor:

“Ensarı sevenlerin mükâfatı Allah tarafından sevilmektir. Ensardan nefret edenlerin cezası ise Allah’ın buğzuna uğramaktır” (Buhari, Menakib/4) “Dünyanın en değerli ve makbul insanları ensardır. Allah’ım sen onları ve nesillerini koru!” (Müslim/Fezailu’s-Sahabe 172–180)

Kaldı ki dinimiz bize sığınanların Müslüman olmasına da bakmamamızı, mazlumun dininin ve ırkının sorgulanamayacağını, onları himaye etmemizi bizden istemektedir. Nitekim yüce Rabbimiz Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır:

“Ey Muhammed, eğer müşriklerden biri sana sığınmak isterse, onu himayene al ki, Allah’ın sözünü dinlesin. Sonra onu güvende olacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir topluluktur.” (9/6)

Yani bize sığınmak zorunda kalan insanların dinleri ne olursa olsun, himaye edilmeleri icab etmekte ve şayet varsa yanlışları, onlara doğru yol gösterilip onların bu yanlışlarını gidermemizi bize emretmektedir. Yoksa bize sığınanları kategorize edip dışlamamızı, ötekileştirmemizi, toplu olarak suçlu ilan etmemizi, onları kaderlerine terk etmemizi yasaklamaktadır. Zaten peygamber efendimizin uygulamaları da aynen böyle olmuştur. Nitekim o bir Kurban bayramı arifesinde Medine’ye gelen muhacirleri korumak amacıyla orada yaşayan Müslümanlara:

 “Sizden her kim kurban keserse bayramın üçüncü gecesinden sonra evinde kurban etinden bir şey bırakmasın”[1] demiştir. Böylece onları sorumluluklarını müdrik olmaya davet etmiştir. Kuşkusuz “muhacir” olmak bir sorumluluk gerektirdiği gibi “ensar” olmak da sorumluluk icab ettirir. Ensar, kendine sığınmakta olan muhacirleri gereği gibi ağırlamalı ve onlara madden ve manen kucak açmalıdır.

Kuşkusuz kendilerine kucak açılan Muhacirler de, onları bağırlarına basan, yaşamlarının bir parçası haline getiren ensara karşı kardeşlik hukukuna uygun davranmalıdırlar. Aslında ümmet olmak da bunu gerektirmiyor mu? Hz. Peygamber İslâm ümmetinden bahsederken onları bir yapının taşlarına benzeterek, her iki kitlenin de sorumluluğunu yerine getirmesi gerektiğini söylemiş olmuyor mu? Öyleyse bu yapı taşlarının birbirlerine karşı sorumluluklarının olduğunu, birlikte bir aileyi teşkil ettiklerini idrak etmeliler ve bu idrakin esası içerisinde bir vücudun azaları olarak davranmalılar.

[1] Bkz. İmam Malik, Udhiye, 2135, 2136; Buharî, Udhiye, 1886; ayrıca bkz. İbn Kayyım el-Cevziyye, II, 318.

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


× dokuz = 9

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm