ÖZGÜN VE ÖZNEL BİR ‘İSLÂM KÜLTÜR VE MEDENİYETİ’ MÜMKÜN MÜDÜR?

ARİF ARCAN

Giriş

Kültür ve medeniyet kavramsallaştırmasının genel kabul görmüş bir tanımlaması bulunmamaktadır. Bu kavramların neye tekabül ettiği sorusuna verilmiş cevapların çokluğu, ortak bir kavramsallaştırma etrafında dahi buluşulamamış olduğunu göstermektedir. Kaldı ki bu kavramsallaştırmalar modernizmin üretimleri olup modern sosyal bilim disiplinlerinin uğraşısı alanına girmektedir. Dolaysıyla ‘İslâm Kültür ve Medeniyeti’ kavramsallaştırmasına uzak geçmişimizden bir dayanak bulabilmenin imkânsızlığı tartışmamızı daha başta zora sokmaktadır. 

 

Kültür ve medeniyet kavramları Batılılaşma çabaları ile gündemimize girmiştir. Bu kavramlar çoğu zaman birbirlerine karıştırılmaktadır. Bu karıştırma bilgisizlikten dolayı meydana gelmeyip kavramların ithal edildiği Batılı kaynakların farklılaşması nedeniyle oluşmuştur. Cemil Meriç’in ifadesiyle Fransızcadaki kültür kavramı irfana karşılık gelmekte iken Amerikan İngilizcesindeki kültür, medeniyete karşılık gelmektedir.

Cemil Meriç kültür kavramını kaypak olarak betimler. Zira tahlil edemeyeceğiniz kadar çok unsuru vardır. Tasvir de edemezsiniz zira hiçbir yerde durmaz, kelimelere de dökemezsiniz elinizle havayı tutmuş gibi olursunuz. Her yerde hava vardır ama elleriniz bomboştur.

Nurettin Topçu bu iki kavramı birbirine karıştırdığımız için Batı taklitçisi olduğumuzu iddia etmektedir. Topçu’ya göre Medeniyet; insanlığın çalışarak ortaya koyduğu teknik eserlerin bütünüdür. Kültür ise bir toplumun kendi tarihi içerisinde ortaya koyduğu değer hükümlerinin bir bütünüdür. Teknik kültürden sızan bir özsu ve kültür ağacının yetiştirdiği bir meyvedir. Kültürümüz tekniği yaratamadığı için onu Batı’dan emanet bohçalar içinde aldık diyor Topçu. Topçu, bohçanın içindekinden ziyade bohçanın kendisi ile ilgilendiğimiz için Batı taklitçisi olduğumuzu da sezdiriyor.

Kültür yahut medeniyet, bu iki kavram neticede toplumsal olanda izlenebilmektedir. Toplumsallık ve birey karşıt iki kavram değil şüphesiz. Birbirini tanımlayan ve tamlayan ayrılmaz, bölünemez ve yalıtılamaz unsurlar. ‘Kişiliğimizin ötesinde bir varlık olarak beliren, değerlerine kendimizi uydurmak zorunda bulunduğumuz bir “topluluk”ta yaşadığımız biçimindeki anlayış, biyolojik yeteneklerimizin doğrudan ürünü değildir. “Toplum” kavramı, geçmiş birikimlerle bize geçen bir benzetme, bir teşbihtir. Belleğimiz de taşıdığımız ve günlük toplum işlerimizi bir dereceye kadar düzenlilik içinde olası kılan bu benzetme de, yine, içinde yaşadığımız toplum koşullarının biçimlendirdiği bir üründür.

Kültür kavramsallaştırması, insanların bir arada yaşama zorunluluğundan hareketle oluşturmuş oldukları topluluklar ile anlamını bulmaktadır. Oluşan insan toplulukları salt fizikî bir öbekleşme olayı değil, toplumsal bütünlükler oluşturan olgusal bir durumdur. ‘Toplumsal bir bütün, bir yaş sınıfı, belli bir yerde toplanmış bir kalabalık, aynı cinsiyete sahip olanlar ya da saçlarının rengi aynı olanlar vb. gibi ortak bir niteliğe sahip olan rasgele bir insan topluluğu demek değildir. Toplumsal bir bütün, belli bir alanda ilişkileri olan ve genellikle bu ilişkileri, o alanda başka bir bütüne dâhil olanlarla giriştikleri ilişkilerden daha çok ve sıkı olan birtakım insanlardan oluşur. Üstelik, o bütün içerisinde kurulan ilişkiler yapılaşmış ve bir sistem oluşturmuştur. Ayrıca, bu şekilde nitelendirilen insan bütünü, aynı zamanda da üyelerinin statü, rol ve davranışlarını belirleyen bir kültür bütünü ile düşümdeşir.’

Georg Simmel, doğa ile tarihi aynı şey olarak görür. Bu düzlemde insan faaliyetleri bir olaylar silsilesidir. Fakat bu silsilenin bazı unsurlarının kültür kavramı altına geçmesi ile birlikte, insanın doğaya olan müdahalesi gündeme gelir. Bu durumda insan faaliyetleri olaylar silsilesi olmaktan çıkıp olgusal bir hal alır. Kültür, insanın doğaya olan müdahalesidir. Bu müdahale; insanın doğaya karşı amaçlı bir eylemi değil, doğanın özü ile özdeş bir eylemidir. İşleme/kültürleme, sadece bir varlığın sırf kendi doğası sayesinde ulaşılabilecek morfolojik safhanın ötesinde geliştirilmesi değil, bu varlığın özgün bir iç öz doğrultusunda, kendi anlamının, kendi en derin eğilimlerinin yasasına göre geliştirilmesi, gerçekleştirilmesidir. Varlığın salt kendi enerjisi ile ulaşamayacağı kusursuzluğuna onu ulaştıran, insan müdahalesi yani kültürdür.

Ernst Cassirer, siyasal yaşamın, toplumsal insan varlığının biricik biçimi olmadığını söyler. Cassirer, insan topluluklarının varoluşunu ve onun dil, sanat, söylence, din gibi üretimlerini salt metafizik soyutluğa sahip üretimler olarak değil, ortak bir bağa sahip işlevsel üretimler olarak görür. İnsanın göze çarpan karakteristiği, temel ayırt edici göstergesi, metafizik doğası olmayıp onun yaptığı iştir.

Kültür kavramının genel kabul görmüş bir tanımı bulunmamaktadır. Kaldı ki toplum bilimlerinde kültür kavramının kullanımı yenidir. ‘Sosyal düşünüşün en gerilimli kavramlarından birisidir kültür. Sosyal düşünüş modernliğin ürünüdür. Dolayısıyla bu kavramın böylesine çetrefilleşmesinin nedeni de, bizatihi modernliğin çelişkilerinde aranmalıdır. Medeniyet-uygarlık gibi kavramlar eski dünyada vardı. Bunlar ise mekânsal olarak şehirlerle özdeş bir yaşayış örüntüsünü temsil ediyordu. Eski dünyada kültür kavramını Latinler geliştirdi. Bu kavram toprağın ekilmesi ve biçilmesiyle, kısacası ziraat ile ilişkiliydi. Bazı yerlerde ise böyle bir kavrama ihtiyaç bile duyulmamıştı… Kültür kavramını işleyen modernlik olmuştur. Bu işleme o kadar çeşitlilik göstermektedir ki, kültürün ne olduğu konusunda telafisi zor bir belirsizlik doğmuştur.’

İnsan topluluklarında kültürün oluşumuna dair birçok görüş mevcuttur. Kültür kimileri için dil, din ve ırk birliği anlamına gelmekte iken kimileri için ise kültür; çevresel yani coğrafi faktörlerle ortaya çıkmaktadır. İnsan topluluklarının ayırt edici özelliklerinin gözle görülür bir hale gelmesinde salt kültüre şifre anahtarı işlevi yükleyenler, kültürü ister istemez ait oldukları toplulukların özgün üretimleri olarak görürler.

Gordan Childe, kültürü bir alış-veriş, insani bir akışkanlık olarak görür ve kültürün oluşumunda coğrafyanın etkilerini önceler. Childe, kültürel çeşitliliği tek bir nehre akan farklı kollar olarak betimler. Childe, zamanımızda artık yaşamayan ama kendi devirlerinde oldukça parlak uygarlıklar olan ‘İnka ve Maya’ gibi büyük uygarlıkların yok oluşunun ana nedenini, bu uygarlık nehirlerine akan farklı ve çeşitli kültürel kolların artık ortadan kalkmış olmasına bağlar. Hilmi Ziya Ülken, medeniyetlerin yeni aşılarla (kültür kavramı aynı zamanda tarımsal aşılamaya da karşılık gelmektedir.) kuvvetlendiğini ve yeni katılanlarla birlikte yayıldığını, yeni olanların eski olanların geleneğini devralarak istikbale devrettiklerini tespit etmektedir.

 

YAZININ DEVAMINI 183. SAYIDAN OKUYABİLİRSİNİZ.

Önceki Konu:
Sonraki Konu:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

demirdöküm servissarısoy nakliyatvaillant servisprotherm servisiferroli servisinem kurutmarutubet kurutmanem kurutmafalke servisısımak kiralamasu kaçağı tespiti