ÖZGÜRLÜĞÜ KÖLELİĞE DEĞİŞMEK

Yazar: Altan Murat ÜNAL

“Bir zorbayı koruyanlar atlılar, piyadeler, ordular değildir; onları koruyanlar gönüllü kölelerdir.” diyor Fransız düşünür Etienne de la Boetie. Toplumsal köleliğin sürekliliğini de gönüllü köleler sağlıyordu gerçekten. Firavun da cesaretini onlardan alıyordu. Firavun’a yakın olmakla birçok avantaj elde ediliyordu çünkü.

İnsanların kendi gönülleriyle hazırda olan birilerini başlarına getirip onlara körü körüne itaat etmeleri farklı bir sosyal yapıyı göz önüne seriyor. “Siyasal liderlerden, patronlardan; dernek, vakıf, cemaat gibi oluşumların önünde yer alanlardan bazıları kendilerine itaat eden, boyun eğen, sessiz, itiraz etmeyen, eleştirel yetenekten yoksun, aklı devre dışı bırakan kitleler oluşturmada çok da zorlanmamışlardır.” dense yanlış olmaz. Ne yaptığını, neden yaptığını, kimin için yaptığını bilemeyen, kendi iradesini ortaya koyamayan insanların salt çokluğuna bakılarak onların haklı ve doğru yolda bulundukları sanısına varmak sıradanlık olur.

İnsanların iradeleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışan güçler kişilere, toplumlara ve zamana göre farklılık gösterebilir. İnsan yeryüzüne, tüm zaaflarına rağmen, halife olarak gönderilmiş, kendisine adaleti ve tevhidi tesis etme görevi verilmiştir ama bu güçler özgür iradelerin kullanılmasına çoğu zaman engel oldukları için adaleti ve tevhidi tesis etme görevi ya yerine getirilememiş, ya ertelenmiş, ya da reddedilmiştir. İktidarlar, baskı grupları, din dışı ya da dinî görünümlü olup da Kur’ân’a ve sünnete uygun olmayan cemaatler, tarikatlar vb. yapılanmalar, insanın iradesinin özgürce kullanılmasının önüne engeller koyabilirler. İnsanların bazen beklentilerine cevap vererek, bazen hevalarını okşayarak, bazen korku ve tedirginlik pompalayarak onları elde tutmaya çalışırlar. Onların samimi duygularıyla oynanır birçok zaman. İyi bir insan olabilmek için yola çıkıp da kaos ve korku psikolojisinin etkisiyle kendi iradelerini diledikleri gibi kullanamayanların diğer insanlara oranı hiç de azımsanacak kadar değildir. Hele de bir başka iradeye bağlı kalmanın erdemlerinden dem vuruluyorsa… Birtakım kolaylıklardan yararlanılıyor, dünyevi işler yolunda gidiyorsa… Kalabalık olmanın verdiği güven duygusuyla rahat nefes alındığı bilinci yerleşmişse…

İnsan bu hale nasıl evrilir?

Bu tür yapılanmalarda aklı ve duyguları çepeçevre sarılan insan, önüne konan kurallara harfiyen uymadıkça içinde bulunduğu grupta yukarılara tırmanamayacağını öğrenmiştir artık. Söylenenler samimiyetle yapılır aslında. Onun samimi davranışları diğerlerine de örnek gösterilir. Öyle ki hep yüceleceklerini, saygınlıklarının artacağını, başkalarının bilemediği birçok şeye vakıf olacaklarını sanırlar.

“Bu hale evrilen kişilere göre kendilerinin dışındaki yapılanmalarda yer alan Müslümanların durumu nedir?” denilebilir.

Bir amaç gösterilir: Allah’a iyi bir kul olmak. Bunun için de kişilerin kafalarını kaşıyamayacağı kadar yoğun bir program hazırlanır. İyi bir kul olmak amaç olarak belirtilse bile izlenen yöntemler, teknikler insanları Allah’a değil de lidere kul, köle edebilmektedir.

İnsan sürekli Allah’ı hoşnut etme gayretinde olmak zorundadır elbet. Göklerde ve yeryüzünde olan canlılar, hayvanlar ve melekler, kısacası her şey, büyüklük duygusuna kapılmadan Allah’a secde ederler. (Nahl 49) Niyet önemlidir. “Ameller niyetlere göredir. Herkese yalnız niyet ettiğinin karşılığı verilir.” (Buhari, Müslim) Niyet yalnız başına yetmiyor ama. Muttakilerden olmak gerek. Bu da ancak Kur’an’ın belirlediği yolu takip etmekle mümkündür. Rastgele yollara sapıp niyetinin iyi olduğunu söyleyen insan oyalanmaktadır, kendini avutmaktadır. Kur’an‘da iyi bir kul olmanın, takvanın yolları gösterilmiştir ve insanların neleri yaptıklarında cennete, neleri yaptıklarında da cehenneme gireceklerine dair hükümler bulunmasına rağmen bu hükümleri bir yana bırakıp “Kur’ân kutsaldır, hükümlerini herkes anlamaz.” mantığı yerleştiği zaman Kur’ân’a değil lidere, liderin en yakınlarına, onun icazet verdiklerine doğru yönelim başlar. Kişi başlangıçta iyi niyetlidir ve kendine göre Allah’ı hoşnut etme gayretindedir. Bu iyi niyet onun doğru istikamette olduğunu göstermez. Onun bu halinden memnun olan liderlerin, liderlere yakın kişilerin “muttaki”, “ehl-i hizmet” gibi övgüleri sıralamaları üzerine bir kibre, benlik duygusuna kapılan kişi giderek iradesiyle hareket etmeyi terk eder; hem kendisinin hem de içinde bulunduğu topluluğun kölesi/kulu haline gelir. Bu psikolojinin insanı, kendisinin doğru istikamette ilerlediğini, kendisiyle aynı grupta yer almayanların ise yanlış istikamette olduklarını sanır.

Bu durum bir efendi-köle/kul ilişkisinden başka bir şeyle açıklanamaz. İnsan kendi kendine zulmetmeye başlar. Allah kullarına asla zulmetmez oysa. (Âl-i İmrân 182; Enfal 51)

İnsan bilerek ve isteyerek kendi elleriyle özgürlüğü kölelikle değiştirebilmektedir.

Bilerek, isteyerek köle kalmak isteyen bir kişinin özgür olduğu söylenemez elbet. Köleler tanımları gereği özgür değildir. Öyle bir efendi-köle ilişkisi kurulur ki ölümden, takvadan bolca söz edilir ama akıllara Kur’ân’ın hükümleri, Rasulullah’ın uygulamaları çoğu zaman gelmez. Kişi önüne konulan kuralları birer birer yerine getirirken Kur’ân’ın muhatabı olduğunu; onu okuması, anlaması ve hayatına aktarması gerektiğini düşünecek zaman bile bulamaz. Dıştan gelen samimi uyarıların bu kişiye neredeyse hiç yararı olmaz. Aklın kapıları kapalıdır sanki. Kişi, içinde bulunduğu durumu bilemediği için bu durumdan çıkıp kurtulmak isteği de olmayacaktır haliyle.

Her biri adeta birer küçük devlet gibi hiyerarşik yapıya sahip olan ve liderlerinin düşünce ve davranışlarıyla biçimlenen yapılanmaları görenler onlara bakarak İslam’ı değerlendirmekte, onların eksiklerini ve yanlışlarını dinin eksikleri ve yanlışları olarak görmekte ve bazen çeşitli ideolojileri kendilerine bir kurtuluş yeri olarak düşünüp o ideolojilerin zindanlarına düşmektedirler. Tevhidî mesajdan nasibini alamayan bazı muhafazakâr ve pagan özellikli yapılanmaların İslâm ile birlikte anılmaları bilinçli Müslümanları rahatsız etmiyor değil. Bu tür yapılanmalar, adları ne olursa olsun, sorgulanıp eksikleri tamamlanmadan, yanlışları ayıklanmadan efendi-köle/kul ilişkisinin sonlandırılması mümkün değildir. Zira bu tür yapılanmalarda efendi-köle ilişkisi, yapılanmaların özelliği gereği, kaçınılmazdır. Uygulanan yöntemler, teknikler, belirlenen hedefler, sonuca ulaşmak için ortaya konan araç-gereçler dikkate alındığında bu yanlışları, eksikleri görüp eleştirebilen, olumsuzluklarla mücadele edip düzeltmek için çaba sarf eden insan modelinin yetişmesi pek de mümkün değildir maalesef. Bulundukları toplulukta hiçlenen, kaybolan, yeteneklerini kullanamayan insanlar bir zaman sonra iradeyi kullanma, eleştirme, düzeltme gibi hasletlerin daha yüce insanlara ait olduğuna inanmaya başlarlar. Ümmet sorunlarına çözüm üretemiyor, düşünce geliştiremiyorsa bunda köleleşmiş ruhların etkisi büyüktür. Zira köleleşmiş ruha sahip olanlar çözüm üretme ve düşünce geliştirme işini yücelttikleri bazı insanlara layık, kendilerini ise bu işten muaf görmektedirler.

Efendi-köle/kul ilişkisinde ağa takılan, bulunduğu konumdan kurtulması çok da kolay olmayan yalnızca köleler değildir elbet. Zira efendi tarafında yer alanlar da bir tür köledir aslında. Bunlar da kendi konumlarını kolay terk edemezler. Efendilerin kölelerden daha aciz durumda olduklarını söyleyen Hegel’in bunu abarttığı ileri sürülemez. Efendilerin daha mutlu oldukları da düşünülemez. Ancak, mutsuz olsalar da, bulundukları konumları terk etmeleri beklenemez. Efendilerin bulundukları yerleri terk etmeleri kölelerin kölelikten kurtulmalarından daha zordur. Kayıplar daha fazla olacaktır haliyle… Bu nedenle kölenin kölelikten, efendinin efendilikten vazgeçmesi için çok güçlü uyarıcılara ihtiyaç var.

Her şeyi efendi-köle/kul ilişkisiyle mi açıklamak gerek? Kimseye saygı gösterilmeyecek mi?

Elbette her şey efendi- köle ilişkisiyle açıklanamaz. Ancak Allah’a karşı yapılan kulluğun benzeri yaratılmışlara yapılıyor, Allah’tan başka Rabler ediniliyorsa açık bir efendi-köle/kul ilişkisinden söz edilebilir. (Tevbe 31) İki türlü kulun varlığından söz etmekte Râgıp el-İsfehânî: Birincisi, yalnızca Allah’a kul olanlardır. İkincisi ise, dünyaya ve dünyadaki değerlere kul olanlardır. Dünyaya ve dünyadaki değerlere kul olanların ilişkileri çıkara dayalıdır. Kişisel çıkarların çatışmaya müsait olduğu bir toplumda ya da herhangi bir cemaatte diğer insanlarla birlikte yaşamak bir lütuf değil, tam tersine bir külfet, bir zahmet olacaktır.

Allah insanları ve cinleri kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. (Zariyat 56) Buna göre insanın yeryüzündeki varlık gayesi Allah’a ibadet etmek, yani ilahlık makamını O’ndan başkasına vermemektir. Bunun diğer mânâsı, insanın yaptığı eylemlerinde yalnızca Allah’a karşı sorumlu olmasıdır. Allah’a karşı kulluğun benzeri olmamak kaydıyla saygı, sevgi, büyüklere hürmet, bulunulan toplumla uyum, söz dinleme, alçak gönüllü olma gibi meziyetler İslâm ahlâkının gereğidir.

Vahyin muhatabı yalnızca liderler değildir. Her insan vahyin muhatabıdır. Kimilerinin bazen yücelttikleri, normalin ötesinde saygı ve hürmet gösterdikleri insanlar da birer kuldur ve her kul gibi onlar da Allah’ın huzuruna çıkarılacaklardır. Peygamberler de kuldur, melekler de, yüceltilen diğer insanlar da. Öyle ise “Yüceltilmesi gereken yalnızca Allah’tır. O bizim ilahımızdır, Rabb’ımızdır. Her şeyi yaratan O’dur ve herkes O’na hesap verecektir.” şeklinde bir kabullenmenin dışına çıkılıyorsa şirkten söz edilecektir elbet. Dolayısıyla, usule de içeriğe de riayet edilmesi gerekir.

Usule, içeriğe riayet edilmiyor, akıl ile vahiy birleştirilmiyor ise ibadet adıyla yapılanların bir yararı olur mu?

Allah’ın yasaklarından sakınmadan, korku içinde yaşayan kişi “Ben Allah’ın azabından korkuyorum.”der, ancak günahlarından sakınmazsa “Ben Allah’ın azabından korkuyorum.” demesinin kendisine ne yararı olabilir?

Sürekli ümit içerisinde olan kişi “Ben cennete gireceğim.” der de salih amelde bulunmazsa onun ümit içerisinde olmasının yararı olabilir mi?

Kişi ibadet etmek için niyet eder ancak niyet ettiği şeyi yapmaya yönelmezse bu niyetinin ne yararı olabilir?

Hep dua eden kişi isteklerinin gerçekleşmesi için çaba göstermezse duanın ne ölçüde yararı olur?

Günahlarından dolayı tevbe eden kişi pişmanlık duymayıp günahlarında ısrar ederse tevbenin ona yararı olur mu?

Başkalarının yanında ibadet ederken usule titizlikle dikkat eden kişi yalnız başına kaldığında ibadetinde özensiz davranıyorsa başkalarının yanında yaptığı ibadetlerin yararını görebilir mi?

Çokça namaz kılan, oruç tutan kişi bütün bunları yaparken Allah’ı hoşnut etmeyi hedeflemiyorsa kılınan namazların, tutulan oruçların o kişiye yararı ne olabilir? İhlâssız gayretlerin kime yararı oldu ki?

Dünya hayatı bir kulluk mücadelesidir. Kişide bütün güzel hasletler olsa bile, kul olarak Allah’ı değil de onun yarattıklarını memnun etme niyeti varsa o güzel hasletlerin bu kişinin kurtuluşu için bir yararı olur mu?

İnsanlar dinlerini seçme konusunda da serbest bırakılmıştır. Dinin kabul edilmesiyle birlikte kulluk görevi başlar. İslâm’a göre Allah’tan başka hiç kimseye, hiçbir otoriteye kulluk edilmez. Tevhidde de, taatte de İslâm’ın bütüncül anlayışı hâkim olmak zorundadır. Kulluğa da, itaate de layık olan yalnızca Allah’tır. O âlemlerin Rabb’ıdır. İnsan, Yaratıcı’ya kulluk ettiği sürece eşrefi mahlûkattır. (Tin 4) Zira insan yeryüzüne salıverilmiş önemsiz, gereksiz bir varlık değildir. İslâm; insanı yaratılmışların en şereflisi kılarak onu vahyin muhatabı kabul etmiş, kulluğa davet etmiştir. İnsana düşen vahyin istediği şekilde kulluk etmektir. Bu onu kullara kul olmaktan kurtarıp yalnızca Allah’a kul olmaya sevk eder. İnsanın Allah’a kulluk görevlerini yerine getirirken borçlu, alacaklı mantığıyla hareket etmemesi gerek. İbadetler sevgi, rahmet, şükretme, buyun eğme mantığıyla yapıldığı zaman bir anlam ifade edebilecek, salt şekilsel olmaktan çıkacaktır. Zorlama yoktur; tercih vardır, laubalilik yoktur; ciddiyet, şuur, teslimiyet vardır. Başıboşluk, sınırsızlık, sorumsuzluk yoktur; ihlâs vardır. İbadetler o zaman bir anlam ifade edecektir.

Allah’a kullukla diğer kullukları birbirine karıştırmamak gerek. Hayatın içinde gerçekleşen efendi-köle/kul ilişkisiyle, duygusal yönden başka insanlara, yaratılmışlara olan bağımlılığın tehlikeli oldukları ve İslâm’ın bunlarla mücadele ettiği bir gerçek. Allah’a gerçek mânâda kulluk edemeyenler her an başka kullukları yerine getirmeye müsaittirler. Onun için kula kulluktan kurtularak âlemlerin Rabbine kulluk için yapılan her şey bir ibadettir aslında. Zaten hayatın tamamının bir ibadet hassasiyetiyle dokunması gerekmiyor mu? Geçici, keyfi, ertelenebilen bir ibadet değil elbet.

İbadet anlatılamaz çoğu zaman. Kul ile rabbi arasında o çok özel ve derûnî ilişki öyle kolay ifade edilemez. Hiçbir yazı, hiçbir söz ümit ile korku arasında muhabbetle kanatlanmış bir kulun o halini aktaramaz. Sözler o halin dışarıdan yavan bir tasviri olacaktır sadece. İbadet yaşanarak, hissedilerek, tadılarak anlaşılabilir çünkü.

İbadet gerçek özgürlüğün, kula kul olmaktan kurtulmanın ve varlığın asıl sahibine yönelmenin adıdır.

İbadet güç sahibinin güvencesine girmek, ruh ile bedeni barıştırmak, mülkü malikine teslim etmektir.

Huzuru yakalamaktır ibadet; her zaman ve her yerde O’nun huzurunda olmanın farkına vararak.

Allah’a şükreden (abdün şekür), yönünü O’na dönen (abdün münib), muhlis (ibadül muhlesin) insanlardan olmak…

Allah’ın kendilerinden razı olduğu kullarından (ibadurrahman) olmak… (Furkan 63)

Ne mutlu hayatı ibadet zevki ile yaşayanlara…

Ya halka hizmet? O da ibadet sayılmaz mı?

Allah’ı hoşnut etme gayesi yoksa toplumun yararına yapılan eylemler kendi içlerinde gizli bir tehlike taşırlar. Bu tehlike, toplumun ve toplumsal faydanın kutsallaştırılmasıdır. Halka hizmet ediliyor diye kulluğun yerine getirilmemesi, ertelenmesi değerler skalasında hata yapmak demektir.

Ne yapılması gerekir? Üç kişi bir araya gelmeyecek mi?

Başıboşluk da doğru değil elbet. Bir arada yaşayan ve aynı amaç için çaba gösteren insanların belli bir düzene ve disipline ihtiyaçları vardır. Önemli olan Kur’an’ın ve sünnetin onayladığı birlikteliğin sağlanmasıdır. Her cemaatin ayrı çay ocağı, ayrı tefsiri, ayrı giyim şekli, ayrı siyasal tercihi var ise ortada bir sorun yoktur denilebilir mi? İslâm mü’minlerin kardeş olduklarını belirtirken her cemaat kendine göre kardeşliğin sınırlarını çizmeye çalışırsa bu cemaatlerin hepsinin aynı istikamete, farklı yöntemlerle gittikleri söylenebilir mi? Her cemaatin kendine göre alışveriş yerleri, sivil toplum kuruluşları var ise ve bunlardan birinden diğerine geçmek ihanet olarak algılanıyorsa bu tür cemaatlerde hiç mi sorun yok acaba?

İnsanın yalnız yaşaması, başkalarından uzak durması düşünülemez. Diğer insanlarla birlikte yaşamak zorundadır her insan. Hele de bir Müslümanın çevresinden kopup hayatının tamamını uzlette geçirmesi kabul edilir bir durum değildir. Müslüman, diğer kardeşleriyle yardımlaşmak, dayanışma içinde olmak zorundadır. Onların dertleriyle dertlenmek, sevinçleriyle sevinmek… Onlarla birlikte el ele, omuz omuza cihada katılmak… Saf saf namaza durmak… Aynı reflekslerle donanmak çoğu zaman… Kolay değil dâvâ sahibi olmak.

İslâm adına ortaya çıkan bazı yapılanmaların olumsuzlukları yüzünden her yapılanmayı reddetmek de doğru değildir. Müslümanların oluşturdukları halkaların dağılmaması, aksine vahdetin gerçekleşmesi için yoğun çaba gösterilmesi gerekir. Bu da ancak Müslümanların rollerinin, hedeflerinin, sorunlarının, çözüm yollarının saptandığı, istişarenin önemsendiği, tabuların reddedildiği, hiç kimsenin ve hiçbir otoritenin Allah’tan üstün veya Allah’a eşit tutulmadığı bir cemaatle mümkündür. İlâhî bir varlığın yaratıcılığına, O’nun kudret ve azametine inananlar kendilerinin başıboş bırakılmadığını bilir; Allah’a olan itaatin huzurunu yaşarlar. (13/28)

Öncelikle modernizmin kol gezdiği zamanlarda insanlar zaten bir arada bulunmaktan yakınırlar çoğu zaman. Bu hastalığın giderek Müslümanlara da sirayet etmesiyle sancılı dönemler yaşanmakta. Birçok cemaatte görülen yapısal, düşünsel bozukluklar insanların farklı düşüncelere kaymasına yol açabiliyor bazen.

Bu tür yapılanmalarda yapısal ya da düşünsel bozuklukların olup olmadığını anlamak için belki şu sorulara cevap aranması gerekecek: Lider Kur’an ve sünnete aykırı emirler veriyor mu? Veriyorsa, bu durum diğerleri tarafından “Bunda bir hikmet vardır.” şeklinde mi değerlendiriliyor? Yapıcı eleştiriler karşısında liderin ve ona yakın kişilerin tavrı nedir? Eleştiride bulunan kişiye yeterli cevap veriliyor mu? Eleştiride bulunan kişi eleştirisinde haklı ise bir düzeltme yoluna gidiliyor ve o kişiye bir yanlışı düzelttiği için teşekkür ediliyor mu, yoksa bu kişi fitnecilikle suçlanıyor ve dışlanıyor mu? Lidere yakın kişiler lider ile diğerleri arasında bir perde olup lideri kutsallaştırmak mı istiyorlar yoksa liderle diğerlerinin arasında irtibatı mı sağlıyorlar? Lider kendisini diğerlerinden biri olarak mı görüyor yoksa insanüstü sıfatlara sahip olduğunu mu sanıyor? İstişareye önem veriliyor mu? “Her şey cemaat için” denilerek kişiler yok mu sayılıyor yoksa her kişi o yapılanma içerisinde ayrı ve önemli bir yere mi sahiptir?

Bu türdeki sorular o yapılanmayla ilgili sağlıklı bilgiler verebilir.

Yanlış ya da eksik yapılanmalara bakılarak bireyciliğe sapılma ihtimali de yok değil. İslâm’ın ne dediğine bakmadan “Ben böyle düşünmüyorum”, “Bana göre böyle olmalı” gibi sözler sarf ediliyorsa bireycilik tehlikesi var demektir. İslâm’ın insanlara vaat ettiği özgürlük ile modernizmin sunduğu özgürlük anlayışları birbirine karıştırılmakta çoğu zaman.

Modern dünyada özgürleşme adına üretilen hemen her mekanizma, insanları bir yandan gönüllü köleliğe itmekte diğer yandan da yabancılaştırmaktadır. Özgürlük her istenilenin yapılması, daha çok şeye sahip olunması hakkı olarak tanımlandığı zaman bazılarının özgürlüğü diğerlerinin köleliği anlamına gelmektedir. Bu ikilemden kurtulmak için özgürlüğü İslâm’da aramak gerek. Aksi halde başlangıçta Müslümanlardan ayrı kalmak isteği giderek dinden uzaklaşmaya dönüşebilir.

Özgür olmak İslâm inanç sisteminin ilk koşuludur. Özgür olmayan kişi Allah’a ibadet edebilmek için öncelikle özgürlük mücadelesi vermek zorundadır. Müslümanların tarih boyunca işgalci güçlere karşı vermiş oldukları mücadele bu dini bilincin bir yansımasıdır aslında. Ancak işgalci güç karşısında bağımsızlığı elde etmek de yalnız başına özgür olmaya yeterli değildir. Özünde değer merkezli bir kavramdır özgürlük. Özgürlük, beşerden insana dönüş yolundaki engellerin ortadan kaldırılması demektir. Özgürlük; maddeyi aşmak, ona hükmedebilmektir.

Modernizmin özgürlük tanımının altında yatan enaniyet duygusu farklı bir kölelik ilişkisini ortaya koymakta. Bu özgürlük anlayışında birey kendisini tanrısal güçlerle donanmış sanmakta, kendisine tapmaktadır adeta. Aklını ve hevasını ilah edinenler uyuşturucu bağımlıları gibidirler ve özgür olduklarını sanırlar. Oysa insan olma sıfatı ortadan kalkmakta aklın ve hevanın ilah edinilmesiyle.

Özgürlüğü yalnızca negatif bir kavram olarak tanımlamak doğru değildir. Her şeyden önce “Özgürlüğü merkezden kopuş olarak görenler özgürlük ile kimliksizliği birbirine karıştırıyorlar.” dense yanlış olmaz. Zira özgürlük bir köksüzlüğü, aidiyetsizliği ortaya çıkarmaz. Modern birey özgürleşme adına yersiz, yurtsuz olmaktadır. Bu doğrudur; ancak İslâm ile kazanılan özgürlük, sonlu ve sınırlı olanlardan kurtulup sonsuz ve ebedi olana doğru koşmak, o yolda kemale ermektir.

Bu anlamda özgürleşmek yalnızca yatay değil, dikey bir süreçtir aynı zamanda. İnsan kendine ayak bağı olan engellerden kurtuldukça yücelmektedir. İşte, İslâm adına ortaya çıkan yapılanmalar Müslümanların her biri için yücelmenin yolunu açıyorsa güzeldir. Onların yücelmelerinin yolu kapalıysa, akılları ve yetenekleri işe yaramaz hale gelmişse İslâm adına yapılanlar vebalden başka bir şey olmayacaktır.

En doğruya varabilmek için İslâm adına ortaya çıkan yapılanmaları toptan reddetmek yerine hepsinin doğrularını alıp yanlışlarını ayıklamak gerekecek. Ancak o zaman vahdetin gerçekleşmesine katkıda bulunulabilir. Onları toptan reddetmek farklı sıkıntıların ortaya çıkmasına neden olabilecek; örneğin, zaten bir araya gelemeyen Müslümanların arasındaki makas iyice açılacaktır. Herhangi bir yapılanmadaki eksikler, hatalar onların doğrularının silinmesini gerektirmez. Aksine onların eksikleri, hataları dillendirilirken, eleştirilirken doğrularını da takdir etmek gerek. Müslüman âdil olmak zorundadır; âdil olmak da bunu gerektirir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


iki + 9 =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm