POST-MODERNİZM, HAKİKAT VE ALGI ÜZERİNE…

ABDURRAHMAN ARSLAN İLE

RÖPORTAJ/ HALUK POLAT

Post-modernizm dendiğinde bugünün Müslümanları sizce tam olarak ne anlamalı? Zira çokları için ne olduğu hâlâ belirsiz bir şey. Bir süreç mi, bir ideoloji mi, tamamlanmış bir evrenin (Modernizmin) devamı mı yoksa?

Modernliğin bütün kurucu temellerine, önermelerine meydan okuyan bir düşünce ya da diyelim ki bir felsefeyle karşı karşıyayız. Ama buna rağmen eğer tezahürlerine, insanı cezbeden görüntülerine takılıp kalmazsak kanımca post-modernizm derken anlamamız gereken esas niteliği modernliği kuran bir hakikat telakkisinin yaşadığı meşruiyet kaybı ve onun neticesinde ortaya çıkan yeni bir durumdur. Yani kesinlik üzerine kurulan bir hakikat telakkisinden, hakikatin olmadığını ilan eden “hakikat sonrası” bir duruma geçiştir. Sonra da bunun arkasından sökülüp gelen düşünce ve hayatın her alanına nüfuz eden ve etmekte olan sessiz bir devrimdir. Mevcut felsefe geleneğinin artık sona erdiğini ilan eden bir felsefe bugün söz konusudur. Zira pozitivist felsefenin hakikat telakkisiyle alâkalı bütün varsayımlarını yıkarak onu tahtından indirmekle meşgul.

Pozitivist felsefenin öngördüğü hakikat telakkisi neydi?

Kesinlik üzerine kurulmuş olması ve bu hakikatin kökenini tabiatta aramış olmasıydı. Asırlardır kendini “kesinlik” ilkesi üzerine inşa etmiş modernliğe karşı, şimdi kesinliğin olmadığını ileri süren yeni bir felsefe ya da düşünce söz konusu. Bu da Batı’nın hem hakikat telakkisinde hem de bilgi teorisinde, dolayısıyla entelektüel geleneğinde derin bir kırılma demektir. Artık bildiğimiz her şey dünün anlaşılmış biçimi içinde anlaşılır olmaktan çıkmaktadır. Kesinliğin tam tersi olan bir durum, bir izafilik durumu ya da bu bağlamdan kopuş. Bu insanın kendisi başta olmak üzere düşünce, hayat ve varlık dünyasıyla alâkalı bilinen her türlü doğrunun artık doğru olmaktan çıkmasının ilanıdır. Bu yeni düşünme mantığı herhangi bir hakikate veya doğruya dayanmadığından, insanda ve hayatta ciddi belirsizlikler ve güvensizlikler yaratmış halde. Daha doğrusu her anlamda hayatı belirsiz bir geleceğe açmaktadır. İzafiliği esas aldığından, belirgin bir mahiyete sahip değil, kolayca da her duruma bu sebeple kendini uyarlayabilmektedir.

Hem taşıdığı eleştiriye dayalı değiştirici mantığıyla her şeye izafi bir nitelik katarak yeniden değiştirmekte, hem de değiştirdiğiyle birlikte kendi de değişerek onun muhtevasının bir parçası olmaktadır. Bu da ona kendini dinamik bir şekilde yeniden ve yeniden üretme imkânı veriyor.

Hakikat telakkisi dediğimiz şeyi burada biraz açmanızı istiyorum?

Hakikat telakkisi dediğimiz şey herhangi bir düşünce, kanaat veya doğru değildir. Bizim doğruyu bulmak için kendisine teslim olduğumuz şeydir. İyiyi kötüden, hakkı bâtıldan ayırdığımız; adalet ve zulmü onunla tayin ettiğimiz; onu esas alarak kararlarımızı verdiğimiz, düşünce ve amellerimizi kurarken kendisini temel yaptığımız şeydir. İnsan kendini, kâinatı, tabiatı, ilişkilerini çok farkında olmasa da inandığı hakikat telakkisine göre anlamlandırır. Geleceğini ondan hareketle düşünür ve tasarlar. Aslında tahlilini iyi yaptığımızda bunun nihayette bir “inanç” olma hususiyetine sahip olduğunu anlarız.

Az evvel söz konusu ettiğimiz post-modernlikle ilgili meselede biraz daha detaya inebilir miyiz?

Post-modern dediğimiz şey nihayette Batılı bir tecrübenin neticesinde ortaya çıkan bir durumdur. Modernleşme safhalarında yer alsalar bile Batı harici toplumlara ait bir tecrübe değil, onların bu işte dahilleri de yok. Ama egemen düşünce, kültür ve araçlar bunu bütün insanlığa şamil kılmakta. Başlangıçta mimari ve sanatlarda sözü edilse de çağdaş Batılı toplumlarda ortaya çıkmış ve çıkmakta olan, bununla beraber modernliğin iflas ettiğini ilan eden kültürel bir dönüşüm olarak nitelendiriliyor. Çağdaş toplumun iletişimle/teknolojiyle geldiği yeni durumu, aldığı yeni şekli, zamanımızda mahiyeti değişen kültürü ve hayatı tasvir etmek, tanımlamak için kullanılıyor. Gelinen yeni durumu aynı zamanda evvelkinden ayırmaya yarayan bir kavram.

Zira temel aldığı önermeleriyle kendinden evvelki felsefi düşüncenin varlık anlayışına, yöntemlerine, kavramlarına ve bilhassa onların içerik anlamlarına meydan okuyarak kendini onlardan ayırıyor. Modernliğin epistemoloji ve ontoloji anlayışını reddediyor. Bütün hakikat telakkilerini olduğu gibi kendinden evvelki pozitivist hakikat telakkisini de gayrimeşru ilan ediyor. Modernliğin ortaya çıkarken yaptığı gibi bunların yerine yeni birisini de önermiyor. Bizzat hakikatin olmadığını ilan ediyor.

Modernliğin kendini üzerinde inşa ettiği nedensellik, belirlenimcilik, eşitlik, nesnelcilik, akılcılık ve hakikat gibi temel varsayımlarını sorgulamaktadır. Nasıl yaşadığımızla ve etrafımızdaki dünyanın açıklanmasına dair daha evvel söylenenleri reddetmekte, yeni önermeler getirmektedir düşünce için. Modernliği özgürleştirici bir imkân olarak değil, artık bir boyun eğdirme ve baskı kaynağı olarak görüyor. Zira kökeni insanın haricinde olan bir düşünce veya bir hakikatin insan özgürlüğünü kısıtladığına inanmakta. Ona göre hakikat verili olamaz; içkindir, özneldir ve herkesin ancak kendinin karar verebileceği bir şeydir. Bu, doğrunun, yanlışın, adaletin, zulmün, tevhidin, şirkin olmadığı bir dünyaya aslında kapı açmaktır.

Bir ideoloji veya modernliğin devamı mı?

Yazının devamını 181. sayıdan okuyabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

sarısoy nakliyatvaillant servisprotherm servisinem kurutmarutubet kurutmanem kurutmafalke servis