SAVAŞIN METAFİZİĞİ ÜZERİNE

Yazar: Arif ARCAN

Mâlum hikâyedir:
Büyük İskender bir fetih dönüşü büyük bilge Diyojen’i ziyaret etmek ister. Büyük İskender Diyojen’in yaşadığı yere varınca Diyojen,i bir fıçının içerisinde güneşlenirken bulur. Büyük İskender Diyojen’i selamlar ve “Dile benden ne dilersen!” diye ünler. Diyojen hiç istifini bozmadan “Gölge etme, başka ihsan istemem senden” diye karşılık verir.

Bu hikâyeden, Diyojen’in dünya malını ve iktidarını temsil edenlere meyletmediği sonucuna kolaylıkla varılmaktadır. Gerçekte durum bu merkezde midir? Esasında Diyojen Büyük İskender’e şunu söylemektedir: “Sen ki bilinen ve bilinmeyen bütün ülkeleri fethettin, nice kralları, prensleri, melikleri, şahları ve padişahları diz çöktürdün, itaate zorladın. Zorbaları, çeteleri, hırsızları, uğursuzları, düşük ahlaklı arsızları, hak ve hukuk tanımayan küçük iktidar heveslilerini etkisiz hale getirdin. Askeri gücünün eşlik etmiş olduğu siyasal gücünün ağırlığı altına şimdi her şey yerli yerinde. Şurada, fıçımın içinde esenlikle, korkusuz, ardımı kollamak zorunda kalmadan dilediğimce güneşleniyorum. Daha ne isteyeyim!” Bu hikâyede Büyük İskender ve Diyojen yerine farklı isimleri dilediğiniz gibi koyabilirsiniz.

Fetihçi imparatorlukların yaşamlarının uzun soluklu olmasının temel şartı; adil bir düzeni hedeflemeleriydi. Bu kadim bir hedeftir ve bu hedefin ilahi kaynaklı olduğu tartışılmazdır. Bu durum iktidarlara meşruiyetini bahşeden dinsel bir temadan öte, iktidar sahiplerinin yüklenmek zorunda kaldığı ilahi bir göreve işaret etmektedir.


Allah (c.c) tarafından Hz. Musa’ya vahyedilen “On Emir”, temel hukuk ve ahlak kurallarını içermekteydi. İnsanlık için hukuk fikri semavi kaynaklıdır. Tarihsel süreç dâhilinde tahrif edilmiş olsun veya olmasın bir hukuk ve ahlak bütünü oluşturmaya ya da oluşmuş mevcut hukuk ve ahlak kuralları bütününe yönelmiş bulunan hem toplum içi hem de toplum dışı tehdit ve iptal girişimlerine karşı şiddet kullanımı, meşruiyetini yine dolaysız olarak ilahi emirlerden almaktadır. İlahi kaynaklı hukuk ve ahlak kuralları bütününün korunması ve yaygınlaştırılması da ilahi bir görev kapsamına girmekteydi. Bu ilahi yükümlülük arkaik devirlerden ortaçağ imparatorluklarına kadar devredilen temel bir görevdi. ‘Akat-Sümer çatışması, Akatların zaferi ve Babil’in güney Mezopotamya’nın başkenti olmasıyla sonuçlandı. Bu tarihin başlangıcında, fatih ve yasa koyucu, güçlü Hamurabi’nin (İÖ 2123-2081) kırk üç yıllık hükümranlığı yer alır. (…) Onun yönetiminde aşağı vadinin savaşçı küçük devletçikleri birliğe ve barışa zorlandılar; tarihi kanunnamelerle düzen ve güvenlik için disipline sokuldular. Hamurabi Kanunnamesi… diyorit taşından bir silindir üzerine kazınmıştı. Musa’nınki gibi, bu yasalar da Gökyüzü’nden armağandı; silindirin bir yüzünde emirleri bizzat Güneş-Tanrısı Şamaş’tan alan kralın sureti vardı. Önsöz de neredeyse Gökyüzü’nde yazılmıştı: “Anunaki ve Bel’in mağrur kralı, Gök ve Yeryüzü’nün Efendisi, toprağın kaderini belirleyen Anu, tüm insanlığın yönetimini Marduk’a tevdi ettiğinde (…) Babil’in mağrur adını andıklarında; dünyanın dört bucağında meşhur edip, ortasında temelleri gök ve yeryüzü kadar sağlam sonsuz bir krallık kurduklarında- işte o zaman Anu ve Bel, tanrıların kulu yüce prens olan beni ülkede adaleti hâkim kılmak, günahı ve kötülüğü yok etmek, güçlünün zayıfı ezmesini önlemek (…) ülkeyi aydınlatmak ve halkın refahını arttırmak için çağırdı. Bel tarafından hükümdar tayin edilen, bolluk ve bereket getiren, Nippur ve Durllu için her şeyi eksiksiz kılan, ben Hammurabi; (…) Uruk şehrine hayat veren; sakinlerine bol su tedarik eden… Borsippa şehrini güzelleştiren; (…) şanlı Uraş için tahıl depolayan; (…) halkına ihtiyaç olduğunda yardım eden; Babil’deki mallarının güvenliğini sağlayan; halkın hükümdarı, hizmetçisi; amelleri Anunit’in katında kabul gören…” (…) “Bilge Kral Hammurabi’nin yerleştirdiği adil yasalar ve (onlar vasıtasıyla) ülkeye verdiği istikrarlı destek ve temiz hükümet… Ben, koruyucu hükümdarım… Sümer ve Akat ülkesinin halkını göğsümde taşıdım. (…) Güçlü zayıfı ezmesin, dula yetime haksızlık etmesinler diye onları bilgece dizginledim. Davası olan herhangi bir mazlum benim adalet kralı suretime gelsin! Anıtımdaki yazıları okusun! Ağır sözlerime kulak versin! Ve benim anıtım onu davasına ilişkin olarak aydınlatsın ve davasını anlamasına yardımcı olsun! Yüreğini rahatlatsın, ‘Hamurabi gerçekten de halkının özbabası gibi bir kral!’ diye ünlesin, ‘halkını her zaman refaha kavuşturdu ve ülkeye temiz hükümet verdi.’ Gelecek günlerde, gelecek zamanın tümünde, ülkenin kralı olacak olan, anıtımın üzerine yazdığım adil sözlere riayet etsin!”(1)

Yetkin insanın iktidarı, ilahi bir tecellidir. Dirliği ve düzeni sağlayacak, Allah’ın düzenini yeryüzünde hâkim kılacak, yeri geldiğinde Allah’ın kahredici eli, yeri geldiğin de ise Allah’ın şefkatli eli olacaktır. Özellikle Doğu siyasal felsefesinde iktidar, Allah tarafından bahşedilir. İktidarın “nasip” olduğu kişi, Allah tarafından seçilmiştir ve bu seçilmişlik durumu bizatihi o kişiyi yetkin kişi yapar. İran devlet geleneğini temsil eden ve Büyük Selçuklu Devletinin şöhretli veziri Nizamülmülk, Selçuklu sultanı Melikşah’a yazdığı Siyasetnâme’sine şöyle başlar: ‘Allah her asır ve zamanda halkın içinden birini seçerek onu padişahlık sanatlarıyla övülmüş ve süslenmiş kılar. Dünyanın işlerinden ve kulların huzurundan onu sorumlu kılar, fesat, karışıklık ve fitneyi ortadan kaldırır. Onun haşmet ve heybetini insanların gönüllerinde ve gözlerinde genişletince, ondan emin olarak devletinin devamını isterler.’(2)

Roma’yı kuran irade; yönetsel olarak oligarşiye dayanmasına rağmen, muhtelif unsurlardan oluşmuş olan mültecilere kucak açmıştır. Sıradan halklardan soylulara kadar farklı olanları, bir bütünü ifade eden “yurttaş” ve “hukuk” kavramı içerisinde siyasal bir birim ve hukukun tarafları olarak kabul etmiş, örgütleyici bir gücün mümkün kıldığı zenginliği paylaşan bir yapı ortaya koymuştur. Roma, Antik Yunan’ın ötekileştirici politiğine karşıt, farklılıklarla birlikte oluşturduğu bir koalisyon mantığını yükseltmiştir. Bir Akdeniz İmparatorluğu olarak uzun soluklu bir barışı, uzun yüzyıllar boyunca koruyabilmiştir.

Roma İmparatorluğu çökünce toplumsal ve toplumlar arası ilişkileri örgütleyecek güç bulunmadığından Avrupa coğrafyası uzun yıllar istikrarsız bir görünüm sergilemiş, toplumsalı oluşturabilecek bilgi ve deneyime sahip ve ayakta kalabilmiş Kilise Babaları, toplumları tekrar örgütlemiş ve yaşamın devamını sağlamışlardır. Kilisenin bu kurucu niteliği Ortaçağa damgasını vurmuş, Roma bütünlüğü ve zenginliğinin mümkün kıldığı var kalma durumu, bu defa adına feodalizm denilen atomize iktidar adacıkları ile kırsal bir ekonomik yapı ile devam edebilmiştir. Kilise, bağımsız feodal beylerinin iktidar rekabetinde dengeci bir rol oynayarak siyasal istikrarı sağlamış, kırsal ekonominin sağlıklı bir şekilde devamı için gerekli olan toplumsal ahlakı oluşturmuş, yaşamın tutarlı bir şekilde devamını sağlamıştır.

İnsan fıtratı kavga ve karışıklığı sevmez. İnsan için savaş durumu geçici bir durumdur. İnsanın asıl isteği barış ve esenlik içinde bulunmaktır. Barış ve esenliğin tesisi ve devamı için de mücadele gerekmektedir. Daha anlaşılır bir ifade ile barış için şiddet kullanmak durumudur bu…

Fakat modernizm ile birlikte her şey altüst oldu. Savaşın geçiciliği ya da düzeltici özelliği, mutlak ve devamlı bir hale dönüştü. Korunması ve devredilmesi gereken hukuk ve ahlak bütünü, yerini sürekli değişen ve dönüşen, insanın merkezde olduğu çıkar temelli ilişkiler ağına dönüştü. Çıkar temelli ilişkiler ağı, sürekli çelişki ve çatışmanın yaşandığı bir alana işaret etmekteydi. Hümanizm; insanı merkeze çağırırken bireyin özne olduğuna dikkat çekmekteydi. ‘Düşünce tarihinde belki de ilk kez Protogoras’ın ünlü ‘insan her şeyin ölçüsüdür’ deyişiyle dile getirilen insanın evrendeki merkeziyetçiliği, iki bin beş yüz yıllık düşünce tarihinin konusunu da ortaya çıkarmıştı: Konu insandı. İnsan merkeze konulmalıydı ve merkezdeki konumunu sürdürebilmek için çevresini yaratmalı, onu kendisine göre sürekli yeniden kurgulamalıydı. Bu kurgu yalnızca doğal gerçekliğinin kurgusu değil kendi yaşama biçimlerinin de kurgusu olmak zorundaydı.’(3) Şeyler, insan içindi ve insana göre olmalıydı. ‘Hümanizmde insana yöneliş, doğrudan insana ve onu aşana değil, insan son durak alınarak onun yaptıklarına, ondan sudûr edenleredir.’(4)

Modern zamanlarda şah, padişah, imparator, kral, prens vb. iktidar sahiplerine ait olan şiddet dürtüsü, siyasal rekabet hissi ve özellikle kişisel nefret, ulus-devlet örgütlenmesi ile siyasallaştırılmış bireyi tanımlayan yurttaş kavramsallaştırılması ile tabana yayıldı. Şiddet, maddi olana sahip olmak isteyen iktidar sahiplerinden sokaktaki insana kadar çıkar merkezli umut ve beklentileri besleyen temel bir dürtü haline geldi.

Bu dürtü, insanın bölünmüşlüğü ile zirve yaptı. Descartes, kendisini doğanın bir parçası sayan tümleşik insan fikrini, zihin ve varlık olarak ikiye böldü. ‘Descartes’la başlayan özne ya da bilinç felsefesi, öznenin görevini, bilgi yoluyla varlığı kanıtlamak olarak belirledi. Bu görev belirlenimi, bilinecek olana edilgen bir rol biçmiş, var olmak ile düşünüyor olmanın farkında olmayı bir tutarak kendi var olmasının kanıtını diğer şeylerin var olmasının kanıtı saymıştır. Artık merkeziyetçilik, var olmanın ölçütünü kendi bilincinin farkındalığıyla belirleyen yeni bir anlam kazanıyordu. Özne, hem merkezdeki kendi varlığının hem de merkez dışındaki varlıkların kanıtını yalnızca kendisinin var olduğunun sezgisiyle bulan özerk bir kategori olarak biçimlendiriliyordu.’(5)

Bölünmüşlük durumu, gündelik hayatın bir ölçütü olunca erdemli toplum, sürekli devinen işlek topluma evrildi. ‘Kilise, insanın bütün yaptıklarında bir doğru ve bir eğri olduğunu öğretiyordu. İnsanın dini etkinliğinde doğru ve eğri ölçütü toplumsal etkinliğindeki ölçütten, ya da daha önemlisi, iktisadi etkinliğindeki ölçütten farklı değildi. Bugün bir fabrikatör rakibini ezmek için elinden geleni yapar. Düşük fiyatla satış yapar, bir ticari savaşa girişir, şirketi için özel iskontolar sağlar, rakiplerini köşeye sıkıştırmak için elinden geleni ardına komaz. Bu etkinlikler karşısındakini mahvedecektir. Fabrikatör de bunu bilir, ama hiç aldırmadan bildiğini okur, çünkü “iş iştir.” Ama aynı insan, bir dostunun ya da komşusunun aç kalmasına hiç razı olmaz. İktisadi eylemler için ölçüt, iktisat-dışı etkinlikler için bir başka ölçüt sahibi olmak, Ortaçağ’da kilise öğretilerine aykırıydı. Kilisenin öğrettiği de, halkın genel olarak inandığıydı.’(6)

Modernizm, insan fıtratının en temel özelliği olan dinginliği bir zayıflık olarak görüp insan doğasının aslından olmaması gerektiğini savunmuştur. İnsanı merkeze alan hümanizm felsefesi; durağan, dingin ve kendince dengesini bulmuş bir ruhu harekete geçirmişti. ‘Mevcut durumu muhafaza etmek, mucizevî bir şekilde erişilmiş bir muvazeneyi bozabilecek her türlü değişimden kaçınmak; klasik çağın başlıca meselesi işte bu idi. Huzursuz bir ruhu sinirlendirecek cinsten meraklarda tehlike vardı. Bunlar sadece tehlikeli değil, aynı zamanda aptalca şeylerdi. Öyle ya, dünyanın öbür ucuna kadar giden bir gezgin orada kendi getirdiği şeyden, yani bizzat kendisinden başka ne bulacaktı? Başka bir şey bulsa bile bu gayret onun için zihnî ve ruhî bir kayıp sayılmaz mıydı?’(7)

Ama huzursuz ruh, yıkıcı merakı ile harekete geçmiştir. İktisadi temelli bu yıkıcı merak aslında sömürgeci bir politiğin ilk çekirdeğini oluşturmuştur. Avrupa’nın sömürgeci politiğindeki ötekisi; “insana benzeyen ama insan olmayan” bir yargı dâhilinde gelişmiştir. Fakat bu insan olmayanın insanileştirilmesi de gereklidir. Neticede bu insana benzeyen ama insan olmayanlar, önce sıfır maliyetli üretici bir güç, sonrasında da hem üretici hem de tüketici bir nesne olarak insanileştirilmelidir. ‘Avrupalılar Yeni Dünya’ya geldiklerinde karşılarına çıkan halkları (ya doğrudan kılıçla ya da dolaylı olarak hastalıklar yoluyla) kitle halinde katlettiler. Bir İspanyol Katolik keşişi olan Bartolomé de Las Casas, Yerlilerin ruhlarının kurtarılması gerektiğini öne sürerek onları savundu. Las Casas’ın kilisenin ve sonuçta devletlerin resmi onayını kazanan tezinin neler içerdiğine bakalım. Yerliler, ruhları olduğuna göre insandılar ve doğal yasanın kuralları onlar için de geçerliydi. O halde, rastgele katledilmelerine (topraklardan dışarı atılmalarına) ahlaki olarak rıza gösterilemezdi. Bunun yerine ruhlarının kurtarılmasına (onları Hıristiyanlığın evrenselci değerlerine döndürmeye) çalışılmalıydı. O zaman canlı ve muhtemelen din değiştirme yolunda olacaklarından işgücüyle bütünleşebilirlerdi.- elbette ki yetenekleri düzeyinde; bu da meslek ve ödül hiyerarşisinin en alt düzeyi anlamına geliyordu… Bazı gruplar sıralama sisteminde hareketli olabilir; bazı gruplar kaybolabilir ya da diğerleriyle birleşebilir; bazılarıysa parçalanır ve yenileri doğar. Fakat her zaman “zenci” olan birileri vardır. Eğer ortada hiç siyah yoksa ya da bu rolü oynamak için sayıları yetersizse “beyaz zenciler” icat edilebilir.’(8)

Avrupa, yenidünyalar keşfederken kendisinin de mensubu olduğu eski dünyada kadim olanı savunan güçleri ortadan kaldırmak için harekete geçti. Batı artık merkezi bir özneydi ve sömürgeci politiği ile gittikçe güçleniyordu. Bu gücün itici dinamizmi, kendisinden haricindekilerini nesne olarak görme eğilimindeydi. Hümanizmin merkeze aldığı insan tarifi, ideolojik indirgemelerle giderek salt yenidünyadakileri değil, tamamen Avrupa haricindekilerini insana benzeyen ama insani olmayan kümeler halinde görmeye evrildi. Avrupa’nın dünyanın geri kalanıyla kurmuş olduğu ilişki, sömürgeci ve emperyalist bir ilişkiydi ve bu ilişki sömürülen ve işgal edilen unsurlar için “zorunlu bir ilişki” olarak algılanıyordu. Avrupa’nın ana hedefi Osmanlı Devletiydi. Zira Avrupa’nın dünyayı kendi öznesi dâhilinde merkezileştirme iradesinin önündeki en büyük engel, tek örgülü güç olan Osmanlı Devletiydi.

Eski Dünyanın gördüğü ve yenidünyaya yayılan en büyük savaş ve kıyımlar modern zamanlara ait savaş ve kıyımlardır. Avrupa’nın kendisi içindeki ölümcül rekabeti ile düşman olarak gördükleri unsurlara karşı giriştikleri sistematik saldırgan tavırlar savaşın determinist bir açığa çıkması olayı değil, bizatihi savaşın ve saldırganlığın yüceltilmesi olgusudur. ‘Militarizmin yaygınlaşmasına gelince, Almanya’nın birleşmesinden sonra bütün Avrupa’ya yayılan zorunlu askerlik, devamlı savaş plânları yapmakla meşgul genelkurmay başkanlıklarının ihdası da bu yıllara rastlar. ABD’de Amiral Alfred Thayer Mahan (1840-1914), İngiltere’de Amiral Sir John Fisher (1841-1920) gibi emperyalizme gönül vermiş olan askerlerin savaşı meşru kılan ve özendiren çalışmaları; II. Kayzer Wilhelm’in tahta çıktığı zaman, geleneğin aksine “halkına” değil, “ordusuna” hitab etmesi ve İngiltere’ye denizaşırı sularda rakip olmasını istediği donanma inşasına başlaması gibi örnekler çoktur. Üstelik, ülkelerin eğitim sistemleri çocukları dar milliyetçilik yolunda, onları kendi vatanlarının şânı, şerefi, ve tarihlerinin haşmeti doğrultusunda eğitiyordu. İngilizler’in savaşa spor gözüyle baktıklarını kabul etsek bile, zorunlu askerliğin ancak 1916’da uygulanmasına rağmen, savaşın ilanından hemen sonra binlerce gencin gönüllü olarak “Kral ve Tanrı” adına savaşa gitmesini başka türlü açıklayamayız. Fransa’nın şerefi, Almanya’nın heybeti, Avusturya-Macaristan’ın mağduriyeti, Rusya’nın azmi, Osmanlı’nın kahramanlığı belki savaşı meşru kılmak için kullanılan hamasî sözlerdi, ama verilen eğitimin altyapısı ile pek güzel örtüşüyorlardı. Okuma-yazma oranlarının artmasıyla beraber gazeteler ve yayınevleri satışları çoğaltan savaş konulu yazı dizileri ve popüler kitaplar basıyorlardı.’(9)
Batı öznelinde Hümanizmin merkeze koyduğu insanın konulduğu merkezi doldurup dolduramadığı tartışmaları, Protestanlıkla başlamış olan dünyevileştirilmiş bir aklın mecrasında akacaktır şüphesiz. Ekonomik ilişkilerin belirleyiciliği altında cereyan eden ve bu ilişkilerin inşa etmiş olduğu siyasa ve toplumsallık, geldiği yer itibariyle hangi merkeze atıfta bulunmaktadır? Ulus-Devlet örgütlenmesi, cemaat yapısından cemiyet yapısına geçiş, gelenek-modern çatışmaları, ötekisi, ötekileştirme, bireysellik, bireycilik, sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkan sanayi toplumu örgütlenmesi, üretim araçlarının sahipliliği üzerinden tarif edilen kapitalizm ve sosyalizm tartışmaları, ideolojik indirgemelerle siyasallaştırılmış insan kümeleri, savaşlar, işgaller, ölümcül rekabetler, yüceltmeler, aşağılamalar; yeninin üretmiş olduğu krizlerin diyalektik dinamizmiyle sürekli altüst olan toplumsallıklar… İnsan, sürekli devrimler çağının tedirgin edici çıktılarına alışma çabaları ile konulduğu merkezin farkında mıdır?

Kendisini merkeze koyarak, dünyayı kendi öznesi dâhilinde merkezileştiren insan, yapıp etmelerini artık “geri döndürülemez” bir iddia ile inşa ettiği bir içkinlikle maddi olan için mücadele ediyor. Bu mücadelenin yalınlığını örten; maddi olanı ele geçirme hırsına yüklemiş olduğu bir çeşit “metafizik” içeriktir. Toplumsal ilerleme özünde “iyi” bir yönelim barındırıyor gibi görülmesine rağmen, bu ilerlemenin kısıtlı kaynaklar bağlamında sonsuz olmadığı gerçeği, bu ilerlemenin özündeki iyiye bir “kötü olanın” eşlik etmesine yol açmıştır. Mücadele ve rekabetin ölümcül yıkıcılığı, ani denebilecek bir zaman aralığında bu iyi ve kötü çatışmasını ortaya çıkarabilmektedir. Eski dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı; ayrıştırılmış ve uzaklaştırılmış bir kavrama dayanıyordu. Yeni Dünyanın iyi ve kötü karşıtlığı, yakınlaştırılmış daha doğrusu birleştirilmiş bir kavramdır artık.

Bu yakınlaştırma ve birleştirme evrensel daha doğrusu devasa ve merkezi bir girdap oluşturmuştur. Modern hayatın girdabı birçok kaynaktan beslene gelmiştir: Fiziksel bilimlerde gerçekleşen, evrene ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşifler; bilimsel bilgiyi teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları yaratıp eskileri yok eden, hayatın tüm temposunu hızlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri yaratan sanayileşme; milyonlarca insanı atalarından kalma doğal çevrelerinden koparıp dünyanın bir başka ucunda yeni hayatlara sürükleyen muazzam demografik altüst oluşlar; hızlı ve çoğu kez sarsıntılı kentleşme; dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirlerine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri; yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerini daha da arttırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler; siyasal ve ekonomik alandaki egemenlere karşı direnen, kendi hayatları üzerinde biraz olsun denetim sağlayabilmek için didinen insanların kitlesel toplumsal hareketleri; son olarak, tüm bu insanları ve kurumları bir araya getiren ve yönlendiren, keskin dalgalanmalar içindeki kapitalist dünya pazarı. Yirminci yüzyılda, bu girdabı doğuran ve onu sürekli bir oluş halinde yaşatan süreçler(dir)….’(10)

Sonuç yerine Stefan Zweig’e kulak verelim. Zweig, bu yakınlaştırmayı daha doğrusu iyi ve kötünün birlikteliğini anılarında anlatıyor: ‘…İçinde büyüdüğüm I. Dünya Savaşı’ından önceki dönem için uygun bir formül bulmayı denesem, sanırım en kesini şunu söylemek olur: Güven içinde yaşamanın altın çağıydı. Neredeyse bin yıl hüküm süren Avusturya monarşimizde her şey kalıcılık üzerine kurulmuş gibiydi ve devlet bu devamlılığın en büyük güvencesiydi. Devletin vatandaşlarına sağladığı haklar, halkın özgürce seçtiği temsilcilerinden oluşan parlamentoda onaylanırdı. Para birimimiz Avusturya Kronu altın sikke şeklindeydi, değişmez ve değerini kaybetmezdi. Herkes neye sahip olduğunu, payına ne düştüğünü, neye izin verildiğini ya da neyin yasak edildiğini bilirdi. Her şeyin bir kuralı, bir ölçüsü, bir dengesi vardı. Parası olan, yıllık ne kadar faiz elde edeceğini tam olarak hesaplayabilirdi, memur ya da subay olan bir kişi, ne zaman terfi edeceğini, ne zaman emekliye ayrılacağını bilirdi. Her ailenin belirli bir bütçesi vardı, konut ve gıda, yaz tatilleri ve davetler için ne kadar harcayacağını bilirdi, ayrıca beklenmedik harcamalar, hastalık ve doktor için kenara ufak bir meblağ konurdu. Evi olanlar, bunu çocuklarına ve torunlarına bırakabileceklerini bilirlerdi, ev ve işyerleri kuşaktan kuşağa geçerdi; yeni doğan bir bebek için, daha beşikteyken bir kumbarada ya da bir banka hesabında geleceği için küçük bir miktar ayrılmaya başlanırdı. Bu büyük imparatorlukta her şeyin yeri belliydi ve hepsinin üstünde de yaşlı imparator bulunurdu; günü gelip bu dünyadan göç ettiğinde, yerine bir başkasının geleceği ve her şeyin değişmeyeceği bilinirdi (ya da en azından öyle sanılırdı). Her türlü köklü değişim, şiddete dair her şey, aklın egemen olduğu bu çağda imkânsız görülürdü… Artık geceleri sokaklarda soluk ışıklı fenerler yerine elektrik lambaları yanıyor, dükkânların göz alıcı pırıltıları ana caddelerden kentin aşağı semtlerine kadar uzanıyordu, telefon sayesinde insanlar uzaktaki yakınlarıyla konuşabiliyor, atsız arabalarla adeta uçarcasına istedikleri yere ulaşabiliyor, hatta havada İkarus’un rüyasını gerçekleştirebiliyorlardı. Konfor, soyluların evinden sıradan vatandaşın evine kadar yayılmıştı… Hijyen yayılıyor, pislik kayboluyordu. İnsanlar bedenlerini sporla çelik gibi tuttuklarından bu yana daha güçlü, daha sağlıklı olmaya başlamışlardı… Sosyal yaşamda da ilerlemeler kaydediliyordu; her geçen yıl bireye yeni haklar tanınıyor, adalet daha yumuşak, daha insandan yana olmuştu, hatta sorunların en büyüğü olan yığınların yoksulluğu bile aşılabilir görünüyordu. Gittikçe daha geniş çevrelere tanınan seçim hakkıyla insanların çıkarlarını hukuki yollarla savunmaları sağlanıyordu. Sosyologlar ve profesörler, proletaryanın yaşam koşullarını daha sağlıklı, daha mutlu bir hale getirmek için birbirleriyle adeta yarışıyorlardı… Sadece ben bile, insanlığın gördüğü en büyük iki dünya savaşının da tanığıyım, kaldı ki her ikisinde de farklı cephelerde, birini Alman cephesinde, diğerini Almanlara karşı cephede yaşamış biriyim. Savaş öncesinde bireysel özgürlüğün en yüksek basamağına çıktım ve onun her biçimini yaşadım, ama savaş sonrasında özgürlüğün, insanlığın yüzyıllardır hiç görmediği ve yaşamadığı kadar dibe vurduğuna tanık oldum, saygı gördüm, aşağılandım, özgürlüğü yaşadım, tutsaklığı tattım, zengin oldum, fakir düştüm. Mahşerin dört soluk atlısı hayatımdan doludizgin geçti; devrim ve kıtlık, devalüasyon ve terör, salgın ve sürgün; büyük kitle ideolojilerinin, İtalya’da faşizmin, Almanya’da Nazizm’in, Rusya’da Bolşevizm’in ve özellikle de Avrupa kültürümüzün çiçeklerini solduran vebaların vebası Nasyonalizm’in gözlerimin önünde büyüdüğüne tanık oldum… İnsanlığın, anti-hümanizmin bilinçli ve programlı dogmalarıyla çoktan unutulmuş sanılan barbarlığın kucağına atılışına, savunmasız ve çaresiz, tanıklık ettim. Son elli neslin yüzyıllardır görmediği ve gelecekteki nesillerin de katlanmak zorunda kalmayacağını umut ettiğim, ilan edilmeksizin patlak veren savaşlar, toplama kampları, işkenceler, kitle soygunları, savunmasız kentlerin bombardımana tutulması gibi tüm vahşilikleri yaşamak zorunda kaldık. Ancak ahlak açısından dünyamızı bin yıl geriye götüren bu dönemde yine aynı insanların bütün bunlarla çelişecek şekilde, teknik ve düşünce alanında atağa kalkarak milyonlarca yılda elde edilen başarıları bir çırpıda geçtiklerine tanık oldum.’(11)

NİDA DERGİSİ 161. SAYI EKİM – KASIM 2013

1- Durant, Will, Our Oriental Heritage, s. 218-211. (Alatlı, Alev, Batı’ya Yön Veren Metinler, İlke Eğitim ve Sağlık Vakfı Yayınları, Kapadokya, 2010, I.Cilt, s.58-59 -Aktarım.)

2- Nizamülmülk, Siyasetnâme (Siyeru’l-mülûk), (Çev: Nurettin Bayburtlugil) Dergah Yayınları, İstanbul, 2009, s. 25.
3- Cengiz, Erdal, İki Bin Beş Yüz Yıllık Düş: Hümanizm, Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi Sayı 10, s.147
4- Sezen, Yumni, Hümanizm ve Türkiye, İz yayıncılık, İstanbul, 2005, s. 29.
5- Cengiz, a.g.m., s.148.
6- Hurberman, Leo, Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, (Çev. Murat Belge) İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 50.
7- Hazard, Paul, Batı Düşüncesindeki Büyük Değişme, (Erol Güngör Çevirisi), Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 19.
8- Wallerstein, Immanuel, Irk Ulus Sınıf, Belirsiz Kimlikler, Metis Yayınları, İstanbul, 2007, s. 46-47.
9- Criss, Nur Bilge, Barışı Olmayan Savaş, Makale, Doğu Batı Düşünce Dergisi Sayı 24, s.35-36.
10- Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, İletişim Yayınları, İstanbul, 2011, s. 28-29.
11- Zweig, Stefan, Dünün Dünyası & Bir Avrupalının Anıları, Can yayınları, İstanbul, 2011, s. 18-21-22.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


6 + beş =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm