VAHİY EKEN MÜ’MİN BİÇER, RÜZGÂR EKEN FIRTINA BİÇER

Yazar: İbrahim Sarmış

Yüce Allah insanların mü’min olması için nur, mizan, furkan, burhan, beyyine, hüküm, zikir, mev’ize, inzar, sırat-ı müstakim, hikmet, hidayet, rahmet, hablullah ve urvetu’l-vuska olan bir kitap indirmiştir. Gerçekten de Kur’ân; yazılı KİTAP’tır, her şeyi yerli yerinde söyleyen HİKMET’tir, her şeyin ve her işin ölçüsünü veren MİZAN’dır, yola kılavuzluk/HİDAYET’tir, yolu aydınlatan NUR’dur, Allah’tan insanlara RAHMET’tir, hakla bâtılı ayıran FURKAN’dır, doğruyu ve gerçeği kesin olarak kanıtlayan BURHAN’dır, apaçık delil olan BEYYİNE’dir, bilgilendiren ve yönlendiren MEV’İZE’dir, unutanlara veya yüz çevirenlere hatırlatan ZİKİR’dir, baş ağrısına, bel ağrısına, diş ağrısına, diz ağrısına ve başka bedensel hastalıklara değil; kalplerde olan şirk, küfür, nifak, isyan, haset, bilgisizlik, huzursuzluk ve güvensizlik gibi hastalıklara ŞİFA’dır, inananları müjdeleyen BÜŞRA’dır, inanmayanları korkutan İNZAR’dır, dîn olarak her şey hakkında HÜKÜM’dür, Allah’a güvenenler için URVETÜ’L-VUSKA’dır, kurtuluş için uzatılan HABLULLAH’tır. Kristalin parlayan yüzleri gibi bütün bunlar vahyin birer yüzü ve boyutudur.

Yüce Allah “Sizler iyiliğe çağıran, marufu emreden, münkeri yasaklayan ve Allaha iman eden bir ümmet oldunuz!” (3 ʿÂl-i İmrân/110) ayetiyle mü’minlere seslenerek bu niteliklere sahip bir ümmet oldukları gibi her zaman “Sizler hayra çağıran, iyi olanı emreden ve kötü olandan sakındıran bir ümmet olun! İşte onlar kurtulanlardır. Kendilerine apaçık ayetler geldikten sonra aralarında bölünüp ihtilaf edenler gibi olmayın. Onlar için büyük bir azap vardır.” (3 ʿÂl-i İmrân/104) diyerek bu vahyi insanlara ulaştırmalarını ve öğrettiği şekilde önderlik yapmalarını ister.

Bu da ancak bir eğitim öğretim sistemi olarak vahyin bilgilendirmesi, yönlendirmesi, yetiştirmesi, desteklemesi, uyarması ve aydınlatmasıyla olan bir şeydir. Bu şekilde davranan bir millet, ilk nesillerde örneğini gördüğümüz gibi vahiy eker ve mü’min nesiller yetiştirir.

Onun için İslâm ümmetinin bütün bireyleri gücü ve imkânları oranında dînini öğrenmek, öğretmek ve yaşayıp yaşatmakla yükümlüdür. Otorite de, hayra çağıracak, iyi olanı emredecek ve kötü olandan sakındıracak şekilde vatandaşlarını bilgilendirip yetiştirmek, İslâm konusunda bilgi ve bilinç sahibi yapmak ve sorumluluk duygusuyla donatmakla yükümlü olduğu gibi, vatandaşlar da bu nitelikte bireyler olmakla yükümlüdür. Dîni insanlara öğretmek ve kötülükleri önlemek için otoritenin bir topluluğu, bir cemaati ayrıca görevlendirmesi, ümmetin diğer bireylerinin de aynı görevle yükümlü olmadığı anlamına gelmediği gibi, ikisi birbirinin alternatifi de değildir. Bu da sistemin bireyleri vahiyle bilgilendirmesi ve eğitmesiyle olur. Bunu yapan toplumlar gül yetiştirir ve gül biçer

ʿÂl-i İmrân 104 ve 110 ayetlerinin öngördüğü İslâm ümmeti örneğini ilk İslâm toplumunda görüyoruz. Bu bilgi, bilinç ve ideal ile eğiten ve yetiştiren otorite ve bu potansiyel ile hareket eden o toplum, bugün insanlara hayal gibi gelen çok kısa bir zamanda Ermenistan’dan Mısır’a ve Yemen’e kadar bütün Ortadoğu’ya İslâm’ı götürmüş ve yayılmasını sağlamıştır. Başka bir deyişle, daha düne kadar onları adam yerine koymayıp baldırı çıplak aç bedeviler diye horlayan Sasani İmparatorluğunu tarihe gömmüş ve Mısır’dan Anadolu Toroslarına kadar topraklarını fethettiği Bizans’ın başkenti İstanbul’un surlarına dayanmıştır. Bütün sapma, bozulma, yozlaşma, değişme, istismar, hurafe ve saldırılara karşın İslâm ümmetinin bugüne kadar ayakta kalmış olması o toplumun attığı sağlam temel ve ortaya koyduğu güzel örnek sayesinde olmuştur.

Söz konusu ayetler, böyle bir İslâm ümmetinin olmasını istiyor, yoksa cehaletin, sefaletin, körü körüne taklidin, dünyacılığın, çıkarcılığın, zorbalığın, korkaklığın, sorumsuzluğun, idealsizliğin ve mankurtlar karşısında kölelik ruhunun egemen olduğu, Kur’ân’ı anlamak için okumaktan korkan ve ulemanın söylediklerini değerlendirmekten ürken, Allah’ın dînini hayatında egemen kılarak izzet ve onurla yaşayan bir toplum olmak için çalışmak yerine, işgalci emperyalistleri kendilerine ideal örnek ve kurtuluş için son sığınak olarak gören sözde Müslüman halklar toplumu değil!

Çünkü vahiy nur, mizan, furkan, burhan, beyyine, hüküm, zikir, mev’ize, inzar, sırat-ı müstakim, hikmet, hidayet, rahmet, hablullah ve urvetu’l-vuska’dır. İnsanlar için hayattır. En doğru yolu gösteren kılavuzdur.

“Ey müminler! Size hayat veren vahye çağırdığı vakit Allah’ın ve Rasulünün çağrısını kabul ediniz.” (8 Enfâl/24) “Allah, inananların velisidir (dostudur, koruyucusudur, yöneticisidir), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” (2 Bakara/257) “Allah’tan size bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. Rızasını kazanmak isteyenlere Allah onunla esenlik yollarını gösterir, izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.” (5 Maide/16) “Şüphesiz bu Kur’an en doğru yolu gösterir ve salih ameller işleyen müminlere büyük bir ücretin olduğunu müjdelerken, ahirete inanmayanlar için acıklı bir azabın hazırlandığını söyler.” (17 İsrâʿ/9-10) “Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır”(14 İbrâhîm/1) “Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için o ve melekleri sizi destekliyor.” (33 Ahzâb/43) “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık ayetler indiren odur.” (57 Hadîd/9)

Ama değişik etkenlerle İslâm’ın mü’minlere yüklediği bu sorumluluk ve bilinç gün geçtikçe zayıflamış, gün gelmiş artık ümmeti yönlendiremez olmuştur. En büyük sebebi de bilgisizlik, bilinçsizlik, bireylerin ve yönetimlerin ihmalkârlığı ve kötü uygulamalarıdır. Çünkü İslâm eğitim-öğretiminden geçmeyen bir toplum, uzun zaman sürülmeyen, ekilmeyen, bakılmayan ve ilaçlanmayan tarlanın güzel ekin yerine, dikenler, yabancı ve zararlı otlarla dolduğu gibi, vahyin eğitim ve öğretiminden geçmeyen toplum da vahye yabancılaşır, bid’at ve hurafelerin istilasına uğrar, hidayet ve sırat-ı müstakim yolunun yerine yanlış yollara ve sistemlere yönelir. Çünkü vahiy öğretilip uygulanmayan toplumda bireyler cahilleştiği gibi, tarihte örneklerini gördüğümüz gibi, istisnalar dışında, bu işi yapanlar da ya ihmal etmekte veya korkusundan yahut kimi televizyon vaizlerinde görüldüğü üzere çıkarından dolayı yöneticilerin ve dinleyicilerin arzularına uygun resmî hizmete mahsus bir dîn şekline sokmakta ya da törpüleyip bir şeylere benzetmektedir. Vatandaşlar da ister istemez onlara uymakta veya taklit etmek durumunda kalmaktadırlar.

Bunun sonucunda da Müslüman halklar gün gelmiş iman bilincini, çalışma ve yükselme azmini, birlik ve dayanışma sorumluluğunu yitirmiş ve çağımızda gördüğümüz gibi kendilerinden olmayan toplumları ya taklit eder duruma gelmiş veya eğitim ve öğretim sistemlerinden geçerek çoğu onlara benzemişlerdir. En açık örneği; yaşadığımız toplumun neredeyse iki yüz yıldır Batı’nın kültürü, ahlâkı, hayat felsefesi, değer yargıları, yönetim sistemleri, hukuku, örfü ve gelenekleriyle eğitilip yönlendirilmesi ve müstağribler dediğimiz dinine, kültürüne, halkına, tarihine, medeniyetine yabancılaşmış aydınların ve nesillerin yetişmesidir. İstisnalar dışında, bu eğitim-öğretimle yetişmiş aydınlarımız ve gençlerimiz, Batı heyulası karşısında ezilip gözleri kamaşmış, kendini kendi yapan hemen her şeye yabancılaşmıştır. Onun için mesela 28 Şubat sürecinde yaşadığımız gibi ülkenin asıl ve fedakâr sahipleri olan vatandaşların geneli bunların gözünde kendileriyle eşit olmayan, uzak tutulması ve itilip kakılması, hatta toplumdan tasfiye edilmesi gereken kaçıncı sınıf insanlar olarak görülmekte, hak ve hürriyetleri ellerinden alınmakta ve dışlanmaktadır. Artık onlar gibi inanmak, ibadet etmek, onlarla ortak mekânlarda ve törenlerde bir arada olmak, onların örf, adet ve gelenekleriyle oturup kalkmak bunlar tarafından ilkellik, gerilik, kötülük ve utanılacak şeyler olarak görülmektedir.

Vahyin eğitim öğretiminden geçmeyip dîn, iman, ibadet, ahkâm, ahlâk, helal-haram, hayır-şer, hesap-kitap, cennet-cehennem gibi vahyin öğretilerine artık yabancılaşmış olan bu toplumda neredeyse gün geçmiyor ki çocuklar ve kadınlar katledilmemiş olsun, aileler boşanmamış ve yuvalar yıkılmamış olsun, soygunlar ve gasplar yaşanmamış olsun, tonlarca uyuşturucu yakalanmamış olsun! Devlet, vatandaştan topladığı vergileri yatırımlarla hayatı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için harcayacağı yerde; artık kadın koruma evleri, erkek koruma evleri, çocuk koruma evleri, adliye sarayı ve yargılama evleri, ceza evleri, tedavi evleri, kolluk kuvveti olarak polis ve jandarma evleri, eğiticiler olarak hoca yetiştirme ve çalıştırma evleri vd. işlere harcamaktadır.

Daha yakınlarda sistemin mekteplerinden geçen ve Allah korkusu, helal-haram, ahiret, hesap, kitap, mükâfat ve azap inancı olmayan kendini bilmez bir haydut çetesi tarafından yine bu mekteplerden geçen gencecik bir kızın hunharca ortadan kaldırılmasını protesto etmek isteyen bu güruha mensup bir topluluğun, onun için ağlayıp sızlamak, dua ve istiğfar etmek, ahirette kurtuluşu için Allaha yalvarmak yerine, tiyatro oynar gibi kadın erkek dansetmeyi, kocaman adamlardan oluşan başka bir grubun mini etek giyerek sözde protesto etmeyi tercih ettiğini gördük. İslâm coğrafyasının hemen hemen bütün dizginlerini ellerinde bulunduran emperyalist ülkeler ve onların sütü ile beslenmiş yerli işbirlikçilerinin istediği bu değil miydi? Çünkü merhum Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi “Ne irfandır ahlâka yükseklik veren ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.”

Sonuç olarak; her dîn ve her ideoloji mensuplarına kendi inancını, değerlerini, ahlâkını, kültürünü, felsefesini, anlayışını, beklentilerini ve hedeflerini öğreterek yetiştirir ve kendine bağlı bir toplum oluşturur. Bunu, bütün peygamberlerin toplumları tebliğ ettikleri vahyin öğretileriyle yetiştirip örnek toplum yapmasında gördüğümüz gibi, uydurulmuş dinlerden ve kapitalizm, komünizm, sosyalizm, faşizm gibi aklınıza gelen bütün çeşitleriyle cahiliye ideoloji ve sistemlerinin de mensuplarını bu şekilde yetiştirdiğini görüyoruz. Onun için Müslümanlar olarak, Müslüman bir toplum olarak yaşayacaksak, fertlerimizi ve geleceğimiz olan nesilleri Resulullah’ın yetiştirdiği gibi vahyin öğretileriyle bilgilendirip yetiştirmeliyiz. Kendimizi ve onları ancak bu şekilde kurtuluşa götürebiliriz. Değilse, tabiat boşluk kabul etmediğinden; başkaları gelip bizleri de, genç nesillerimizi de kendi ideolojileri ve felsefeleriyle yetiştirecek ve Müslümanların kökünün yerine kendi inanç köklerini ekecektir. Bunun vebalinin ve sorumluluğunun altından bugün bu halimizle kalkabilmemiz mümkün değildir. Onun için hem mevcut toplumu düzeltmek hem gelecek nesilleri Müslüman olarak yetiştirebilmek amacıyla vahiy kültürünü topluma yaymamız ve en başta İmam Hatip Okulları ve İlahiyat Fakülteleri gibi dîn eğitim ve öğretimi veren kurumlarımızı toplumun en küçük muhitlerine kadar götürmemiz, maddi ve manevi imkânlarımızla desteklememiz, vahyin sesini her eve duyurmamız gerekir.

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


3 × bir =

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm