İnsan Kekeleyen Tek Hayvandır

İnsanoğlu tarih boyunca kendisi üzerine düşünmüş ve “insan” tanımlamaları yapmıştır. ”İnsan konuşan bir canlıdır” demiş eski bir Yunan düşünürü. Yine Eski Ahitte de “Önce söz vardı” ifadesi geçer. Konuşmak ya da söz, uzun yıllar insanın ayırıcı vasfı olarak kabul edilmiştir. Tüm dinlerde ve inançlarda mesajlar genelde insanlara konuşularak aktarılmış, ulaştırılmıştır. Yaratıcı bile mesajını insanlara bu yöntemle aktarmıştır.

İnsanlar arası iletişim dille sağlandığı gibi, insandan yaratıcıya bir ileti olan dua bile konuşma sayesinde mümkün olmuştur. Elbette tüm insanlar dilini kullanabilme açısından eşit değildir. Bu anlamda konuşmak açısından insanlar üç gruba ayrılabilir: Birincisi, dilini kullanabilen, bu konuda sıkıntı yaşamayan insanla; ikincisi, dilsiz insanlar yani konuşamayanlar; üçüncüsü ise kekeme insanlar yani dilini istediği gibi kullanamayan insanlar.

Kekemelik bir “engellilik” durumu olmakla birlikte; bizim bugün üzerinde duracağımız konu: İnanç-düşünce kekemeliği ve bu kekemeliğin toplumsal sonuçları. Elbette bu özel kekemeliğin de normal kekemelerde olduğu gibi, dilde (söylem) de bir yansıması olacaktır.

Kekemelik “söylemek istediğini bilmesine karşın, bir sesin istem dışı tekrarlanması veya kesilmesi sonucu, kişinin söylemek istediğini söyleyememesine neden olan konuşma ritmindeki bozukluklar” olarak ifade edilmektedir. Ayrıca bazen heyecan, sıkıntı, korku, sinirlilik gibi olumsuz duyguların kekemeliğe eşlik edebileceği vurgulanmıştır. Bazı yazarlara göre de “kekemeliğin nedeni, kekemelerin beyin yarıkürelerinden hiçbirinin diğerine göre başat olmaması, iki yarıkürenin konuşma organlarının kontrolü için yarışmasıdır. Bu durum, beyinden gelen motor sinir uyarımlarının zamanını aksatmakta ve konuşmada kesintiler meydana getirmektedir. Oysa akıcı konuşma için beyin yarıkürelerinden birinin diğerine göre başat olması gerekmektedir.”

Bu anlamda doğal kekemelikte kişinin söylemek istediğini söyleyememesi aktarım ya da temas eksikliğinden yani dil ile akıl (ya da beyin) arasındaki iletişimsizlikten kaynaklanmaktadır. Tıpkı bunun gibi inanç ve düşünce kekemeliğinde de inanç-düşünce ve söz arasında bir iletişimsizlik-uygunsuzluk vardır. Hatta bu iletişimsizlik bazen inançtan bazen düşünceden bazen de sözden başlayabilmektedir. Zira buradaki ileti tek yönlü değildir. Bu anlamda insan tekinin ya da topluluğunun inançta kekelememesi için kalp, akıl ve söz dengesinin ya da tutarlılığının yakalanması gerekmektedir.

Bu anlamda kekemelik biraz daha insan türüne has bir şey gibi görünüyor. Zira hiçbir hayvan inanç-düşünce ve söylem uyumsuzluğunu ya da çelişkisini yaşamaz. Elbette bu “hayvan”ın bir varoluşsal kaygı ve felsefe yaşamamasıyla ilgilidir. Yani hayvanlar kekelemez.

Oysa İnsan; metafiziksel, düşünsel ve söylemsel varoluşların etkileşimi ve dengesiyle daha çok kendisi olur. Bu anlamda “insan”ın tarihine genel olarak baktığımızda bu dengelerin gözetil(e)mediğini, bu tutarlılığın korunamadığını, bu iletinin canlılığının sağlanamadığını görürüz. İnsanlık tarihi bu anlamda kekemedir. Doğru düşünce ve sözle desteklenmemiş inanç; tarihteki insan ve toplum “sapmalarının” ana nedenidir. Tarihteki birçok “sapkın” topluluk buna örnektir.

Ve inanç-düşünce ve söz-eylem arasındaki bu kopukluğun düzeyi belli bir noktaya varınca (ya da belki de artık iflah olmaz bir noktaya gelince) Yaratıcının peygamberleri vasıtasıyla tekrar insanlığın bu can damarındaki tıkanıklıkları giderip hakikatin varoluşsal düzleminin yolunu açtığını görürüz. Muhammed (as) döneminde inanan insanların bile (hanifler) Allah hissi (inancı), İslâm düşüncesi ve “hak söz”ü birleştiremediklerini görmekteyiz. Zira toplumun kültüründe bu iletinin ipinin ucunu bulmak artık zorlaşmıştı. Böyle dönemlerde inanç-düşünce-sözün(söylem) birbiri içine dolanarak belki katlanarak bir sarmal oluşturduğu ve insanların bu yumağı çözemedikleri görülmektedir. Bu anlamda Muhammed (as) ile başlayan yeni davetin katlanmış bir iman-düşünce-söz sarmalını titreterek aralarında tekrar bir iletinin, akışkanlığın olmasını sağladığını düşünebiliriz.

Bu açıdan bu düz çizginin (hak yolu) neresinden ve nasıl bükülüp katlandığı, neye dönüştüğü ve yeni halinin nasıl korunduğu önemlidir. Zira hakikat nasıl ki bir yerden gerçekleşmeye, konuşmaya başlıyorsa, aynı şekilde bir yerden de bozulmaya, kekelemeye başlar. Ve sonuçta başlangıçtaki hedeflerle pek de uyumlu olmayan sonuçlar çıkar ortaya. Kanaatimizce burada üç aşamalı bir dönüşüm gerçekleşmektedir: Birincisi; kekeme güruhun oluştuğu, ikincisi “paralel hakikatin oluştuğu (hakikatin yeniden tanımlandığı) ve üçüncüsü bu yeni(!) hakikate halkın dâhil edildiği evre (koro evresi).”

Bu anlamda her şey kekeme güruhla başlar, daha doğrusu kekelemekle başlar. Musa (as) kıssasına baktığımızda da bunu görürüz. Musa peygamber iyi bir hatib olmadığından, kardeşi Harun (as)’ı da yardımcı olarak ister. Fakat daha sonra Musa peygamber onları yalnız bıraktığında Samiri topluluğun hepsini aldatır. Fakat bu topluluk aldatıldığı zaman aralarında bir peygamber vardır! Üstelik hitabeti Musa (as)’dan daha iyi olan bir peygamber? Her ne kadar önce topluluğu uyarsa da zamanla yeni din karşısında çaresiz kalmıştır. Ki Musa (as) Samiri’nin buzağısına tapan halkını görüp bu duruma neden engel ol(a)madığını sorduğunda Harun peygamberin şu cümlesi önemlidir: “Ben, İsrailoğulları arasında ihtilaf çıkardın, demeni istemedim.” (Bugün ümmetin birliği için sustuğunu söyleyenlerin dikkat etmesi gereken bir ayet) Musa (as)’ın cevabıyla elbette Harun peygamber tavrını değiştirir.

Bu anlamda bu olay İslâm tarihinde toplumsal kekemelik için iyi bir örnektir. Bu vakıada “sapma” kekemelik aşamasında kalmıştır. Oysa ilerde göreceğimiz gibi, her zaman olay bu aşamada kalmaz. Maalesef bu “idare”ci tavır daha sonra İslâm toplumlarında defalarca devam edecek bir tavırdır. Bu anlamda Harun (as)’ın buradaki sözünün üzerinde durulması gerekir. Zira hakikat doğrusu, bazen inançtan bazen düşünceden hatta bazen söylemden kırılır veya onarılır. Bu anlamda söylemi eksik ya da yanlış olanın inancı da ona göre değişmeye başlar. Burada Samiriliğin tam kurumsallaş(a)madığını görmekteyiz. Oysa toplumda Samirilik bir kere kurumsallaşınca artık Samiriliği korumak din adına ve Allah inancı kullanılarak yapılmaya başlanır. Kaldı ki Samiriliğin mirasçısı olan iktidarlarda gelişen bu sonraki aşamaya ilerde değineceğiz. Bu anlamda kekemelikte ilk evre bir tür “suskunluk” evresidir diyebiliriz. Firavun’un sarayındaki mücadeleden hemen sonra kekeme din kendini göstermiş ve Samiri ismiyle yenilenmeye çalışılmıştır. Nasıl din kendini, şeriatini yeni şartlara göre yenilemekte ise aynısı küfür için de geçerlidir. Fakat burada Samirilik önlenebilmiştir.

Bu anlamda bu sapmanın ikinci ve üçüncü safhalarının tespiti ve teşhisi birinci safhaya göre kolaydır. Yani Firavun dinini etüt etmek Samiri dinini etüt etmekten kolaydır. Çünkü burada artık ikinci aşama olan paralel hakikatte kurumsallaşma tamamlanmıştır. Oysa Musa’nın dininden Samiriliğe geçişin kodları ya da gizli sınıfı üzerinde düşünmek gerekir. Bu anlamda hakikatin paralel hakikate dönüştüğü bu evreler önemlidir. Genelde zulüm ya da sapma olduktan sonra oluşan sınıf ya da sınıflar üzerinde durulur. Oysa kekemelik hakikatten zulme geçişin ilmidir ve kekeme sınıf, bu geçişin mimarıdır.

Bu anlamda “kekemelik”i, kekemeliğin başlangıcındaki insan tipini iyi tanımlamak gerekmektedir. Kekelemek için “bir şeyin içinde hem olma hem de olmama” durumunun yaşanması gerekir. ”Dâvâyı sahiplenecek seviyede olup gerçeğe taraftar olmakta zorlanan, bilip de söyle(ye)meyen kimse”lerle başlar kekemelik. Kekemeliğin başlangıcında ihanet yoktur; tereddüt, korku ve endişe vardır. Fakat hakikatten şirke giden yolun kıvılcımı burada tutuşur. Bu evre daha sonra oluşacak çok daha ciddi sapmaların kuluçka evresidir. Bu anlamda Samiri toplumunda bu durumu öngöremeyen halk “dilsiz”dir, Samiri “dilli”dir ama buna engel ol(a)mayan bilinçli kitle “kekeme”dir.
Bu anlamda kekeme sınıf “hakikatin hemen burnunun dibindeki” sınıftır. Hakikatin “koku”suyla beslenir. Hakikat gibi kokar. Zaten bir hareket hakikatten bir koku ile beslenmezse (başlangıç olarak) bir iddiası bile olamaz. Kekemelik, dilli bir toplumu dilsiz bir topluma çevirmenin ilk aşamasıdır.

Bu anlamda toplumsal kekelemenin önüne geçmek sanıldığı kadar kolay değildir. Zira kekeme evre diğerleri gibi birçok şeyin net görülebildiği bir evre değildir, daha çok bir geçiş evresidir. Fakat bu kırılmanın temel nedeninin inanç-düşünce-söylem dengesinin yitirilmesi olduğunu düşünüyoruz. Dediğimiz gibi burada insanın “hakikat”i doğruyu anlama biçimi “form”u etkili olmaktadır. Dolayısıyla her şeyden önce olayları anlama biçiminin kalp-akıl (düşünce)-dil arasında bir iletinin varlığına elverişli olması gerekmektedir. Eğer hakikat ipi kopmuşsa sahte bir ileti toplumda dolaşıma sokulacaktır. Zira toplumların “hakikat formu”; insanlara olaylar karşısında nasıl davranabilecekleri ya da şeyleri nasıl yorumlayacaklarıyla ilgili “kendiliğinden” bir arka plan sunmakta, öğretmektedir. Dolayısıyla “hak” ve “haksızlık” (dolayısıyla adalet) kavramlarının işleyebilmesi için kişisel ya da toplumsal canlı bir “hakikat” tasavvurunun olması gerekir. Hakikatin anlaşılma biçimi onun yaşanabilirlik, söylenilebilirlik, uygulanabilirlik iddialarının temelini oluşturur.

Bu anlamda Batı’da hakikat (ya da doğru) kelimesinin izini sürdüğümüzde Antik Yunan’da hakikat formunun genelde “doğruyu söylemek” noktasında kaldığını görürüz. Yani hakikat Batı’da Antikçağda yaşanan bir şey değildir, daha çok söylenen bir şeydir. Bu dönemin bir düşünürü “insan konuşan bir canlıdır” demişti. İnsan konuşur bu çağda, evet, ama daha çok insanın aklına seslenir. Toplumun inancı veya vicdanına hitap eden bir çağrıya kolay kolay rastlanmaz. Sokrat’ın tarzında bile “düşünsel tutarlılık” çabası hâkimdir. Ortaçağ’da ise hakikat daha çok “inanılan” bir şeydir. Bu dönem için “insan İsa’yı seven bir canlıdır” ya da “İnsan itiraf eden bir canlıdır” diyebiliriz. Dikkat edilirse “İsa” ve “itiraf” denklemin inanç ve söz yönlerinin olduğunu gösterir. (Her ne kadar buradaki İsa inancı, itiraf konuşmayı bahsettiğimiz anlamda karşılamasa da). Yani insan, inanan ve konuşan bir canlıdır, ama düşünen değil. İnanç-düşünce-söz denklemi inanç lehine bozulmuştur. Toplumsal söz bastırılmış ve kiliseye sıkıştırılmıştır. Modern çağda ise “İnsan düşünen bir canlıdır” hatta “İnsan düşünen bir hayvandır.” Dolayısıyla Batı’da; Antikçağda inançta dilsiz, Ortaçağda düşüncede kekeme, modern çağda ise inançta kekeme bir toplumla karşılaşırız. Yani Batı toplumunun Antikçağda dili kalpsiz, Ortaçağda kalbi düşüncesiz, modern çağda beyni (yani aklı) kalpsizdir. (Ki kanaatimizce insanlık tarihi Batı’daki bu “kalpsiz beyin” döneminden daha feci bir döneme rastlamamıştır.) Yani insan Batı’da aslında hiçbir zaman inanç-düşünce-eylem birlikteliğinin toplamı olarak tanımlanmamıştır. Daha doğrusu Batılı zihniyette hakikat böyle birçok yönlülüğe sahip değildir. Toplumsal hakikat tanımı hep tek yönlü, tek boyutludur.

Elbette bu “hakikat kopuk”luğunun (dolayısıyla kekemeliğin) Batı’ya özgü olmadığı ya da olmayacağı malûm. Bu anlamda Hz Aişe’nin Peygamberimiz için söylediği “Onun ahlâkı Kur’ân’dı.” yani “yaşayan Kur’ân“ ibaresinin ne anlama geldiği önemlidir. Elbette bu peygamberi örnek alan yaşayan Kur’ân toplumu… Yaşayan Kur’ân toplumundan kastımız elbette herkesin dört dörtlük olduğu bir toplum değil. Fakat insanlığın ana akışkanı olan iletinin toplumun damarlarında dolaşabilmesidir. Dikkat edilirse hakikat ve onu temsil eden birey ve toplum “yaşanan” bir şey olarak tanımlanmakta. Zaten Kur’ân dikkatle incelenirse aklı kalbi ve sözü birbirinden kopuk olarak tanımlamadığı görülecektir. Hatta akıl bir isim olarak değil, bir fiil olarak tanımlanmıştır. Ve birey eleştirisinden ziyade toplum eleştirisi hâkimdir. Lakin bir şey ne kadar mükemmelse bozulduğunda da o kadar büyük felaketlere neden olur. Bu anlamda İslâm toplumunun “hakikat formu”nun da zamanla “yaşayan Kur’ân”dan, ”inanılan Kur’ân”a, oradan “kutsanan Kur’ân” oradan da “düşünülen-söylenen Kur’ân” aşamalarına geçtiğini söyleyebiliriz. Elbette toplumun da “hakikat algısı” buna göre şekillenmiştir. Bu anlamda Kur’ân; yaşanan bir şey olmaktan çıkıp inanılan-söylenen hatta saygı duyulan bir şeye dönüştürülerek peyderpey hayattan çıkarılmıştır. Ve inanç-düşünce-söz ahengi bozulmuştur. Dolayısıyla inanç, düşünce ve söylemde kekemelikler başlamıştır.

Bu safha yazımızın başında bahsettiğimiz ikinci safha olan “paralel hakikat”in oluşturulma safhasıdır. Bu aşamada ilk aşama olan “koku” aşamasından sonra, hakikatle olan “görsel” (daha sonra üçüncü aşama da işitsel olacaktır) fark ortaya çıkmaya başlar. Tıpkı Musa kıssasındaki gibi “toplumun birlikteliği”, ”ümmetin birliği” gibi “paralel idealler”le başlayan kekemelik, dil, düşünce ve akideyi etkilemiştir. Fakat bu yeni toplumda geri gelecek bir Musa olmadığına göre bu ahengi tekrar sağlamak Müslümanların üzerine farzdır. Emevî akidesi; inançta “kader”, düşüncede “idare-i maslahatçılık”, sözde “zalim imama itaatle” devam etmiştir. Kılıçlarla düzeltilen Ömer’den imanın zayıf noktasına geçilmiştir. El-dil-buğz aşamalarını yaşamıştır İslâm toplumu. Kaleler fetheden İslâm mücahitleri ve âlimleri “buğzdan kaleler”ine çekilerek bir savaş verdiğini sanmıştır. Ve bu buğzdan kaleler uzun dönem Müslümanların sığınağı olmuştur. ”Hakikati söylemek”in çok iyi bir seviye olduğu bir döneme geçilmiştir. Söze gümüş, sükûta altın hissesi verilmiştir. Önce iman-amel ayrılığı ile kalp ve düşünce arasındaki rabıta koparılmış, sonra “ümmetin selameti için susma” ile birlikte “söylem” de kalp-düşünceden ayrılmıştır. Bu dönem insanı için de “İnsan kader içinde kaybolmuş bir canlıdır” ya da “İnsan itaat eden bir canlıdır” diyebiliriz. Bu ahenk bozulunca artık düşünsel ya da cihadî faaliyet de işlevsizleşmiş ve İslâm toplumları artık huzur bulamamıştır. Huzur inanılan İslâm’da değil; inanılan, düşünülen ve dile getirilen, kısacası yaşanan İslâm’dadır. Hakikat kekelemez. Kekelerse hakikat olmaktan çıkar. Söylenmesi gerekenin söylenmediği yerde hakikat olmaz. Rahmetli Ali Şeriati’nin “Bir yerde yangın varsa ve biri seni ibadete çağırıyorsa bil ki o bir haindir.” sözü bu anlamda önemlidir. Bu anlamda İslâm tarihi içinde oluşmuş İslâm-(b)ilim ürünleri zannedildiği gibi bir zenginliğin değil; bu kekemeliği kabullenişin ürünleridir daha çok. Kelam, fıkıh birer kekeme bilimdir daha çok. Konuşmanın (söylemenin) değil; konuşmamanın (söylememenin) sanatıdır bu ilim’ler. İslâm düşüncesi aslında kalbi dilsiz, düşüncesi kekeme bir toplumun bülbül gibi şakımasıdır. Osman (ra) ve Hüseyin’in şehadetinde, sahabeler arası çekişmelerde, İslâm adı altında kurulan imparatorlukların zulmünde kekeleyen Müslüman toplumu, bugünleri getirmiştir beraberinde. Ve elbette fakihler ve âlimler genelde bu dönemin akidesiyle ilgili “susma”yı tercih etmişlerdir. Ve bu, ‘ashabı kehf’inki gibi nitelikli bir susma da değildir. Samiri’nin ineği Muaviye’nin sarayına bağlanmıştır ve binlerce yıldır ne o inek o saraydan çıkmıştır ne de o saraydan (ve onun devamı olan saraylardan) Müslümanların derdine deva olacak bir şey. Üstelik bu konuda sadece kekelenmekle kalınmamış, bu kekeçlik kutsallaştırılıp korunmuştur. Bir dinin âlimlerinin içtihat kapısının kapandığını iddia edecek noktaya gelmesi sadece düşünceye değil, söyleme de hatta inanca da vurulmuş en büyük darbedir. Bu anlamda İslâm toplumunda yaşanan bu süreçlerin Batı’da yaşananlardan çok da farklı olduğunu söyleyemeyiz. ”İnsan içtihad etmeyen bir canlıdır” demek, yukarıda anlattığımız Ortaçağ Avrupası’nın ‘İslâmcasıdır(!)’ sadece. İşte burada Harun peygamber döneminde tohumu oluşan ve Musa (as) tarafından hemen engellenen kekemelik sonraları başarılı olmuş ve “kekemeliğin ikinci aşaması” ortaya çıkmıştır. Buna “paralel hakikat” de diyebiliriz. ”Paralel hakikat“ eldekini koruma vurgusuyla bir toplumun elindeki avucundakileri alabilecekleri noktaya getirmek isteyen otoritelerin kekeme dinidir. Bu yeni dinde kadro ve kurumsallaşma tamamlanmıştır. Bu nedenlerle aslında “dilsiz”liğe giden bir kekeme külliyatı oluş(turul)muş ve bu külliyatı araştıranlar âlim, kayıt altına alanlar kâtib, koruyanlar zabit, seslendirenler, haykıranlar hatib, derinliğine yaşayanlar ise zahid diye isimlendirilmişlerdir. Oysa buradaki âlim, hatip, kâtip, zabit ve zahid kekeme bir dinin bekçileridir, İslâm’dan başka bir dinin tabiî ki. Ama İslâm’ın burnunun dibinde İslâm kokusuyla beslenmiş bir dinin. Bunlar Musasız bir Samiri’nin başarılı olmuş halinin örneğidir. Bunlar dün Samiri’nin ineğinin önünde duranlarla aynı kişilerdir. Ve bunun sebebi de “sessiz Harun”lardır. Bugün kendi kekemeliğini görmeyip dışarıdaki dünyaya (Batı’ya) haykıranlar bu ümmetin devamıdır. Bunlar kendi kekemeliklerini tedavi etmeden dünyaya “diksiyon” dersi vermeye çalışan zavallılardır. Hatta bu Samiri kekeme kültürün hakikat-düşünce-söz uyumunun(!), mirasının “medeniyet” diyerek yeniden dile gelmesini sağlamaya çalışıyorlar. Samiri’nin ineğine vurarak İslâm medeniyetini diriltmeye çalışan zavallılar bilmiyorlar ki Rabbimizin Kur’ân’da buyurduğu gibi o inek konuşamaz. Fakat yine de Samiri’nin bir “hile”yle inekten çıkıyormuş gibi gösterdiği “ses”i (Kur’ân) İslâm ümmetinin haykırışı gibi göstermeye çalışıyorlar.

Bugün İslâm âlemindeki en büyük engel bu kutsal kekeme bilimdir. İbrahim’in baltasının ilk ineceği put budur. İbrahim’in baltasını Muaviye’nin ve onun devamı olanların saraylarında Samiri’nin ineğinin boynuna vurmak lazımdır.

Bu anlamda ister Batı’da ister İslâm toplumlarında üretilmiş olsun; paralel hakikatler inanç-düşünce-söylem alanlarından birinde tıkanıp kaldığı için tutukludur, akışkan ve canlı değildir, iletildikleri topluma bir canlılık kazandıramaz. Çünkü hakikatin paraleli olmaz. Samiri’nin ineği, bırakın konuşmayı kekelemez bile. Fakat paralel hakikatler hakikat iddiasında olduğundan, bir “yaşanan” olmak için bu alanlar arasında bir iletiyi dolaştırması ya da dolaşıyormuş gibi göstermesi gerekir.

Dediğimiz gibi kekelemenin yani paralel hakikat oluşturmanın birinci aşaması (veya arka planı) “hakikat”in hemen burnunun dibinde başlayan aşamadır. Bu, hakikatten zulmün “koku”sunun geldiği aşamadır. Lakin bu, çok az insanın alabileceği bir kokudur. Ve bu aşamadaki sorumlular da aslında bir sınıf teşkil eder: ”suskunlar, kekeme sınıfı.” Yukarıda değindiğimiz gibi kanaatimizce bu, İslâm tarihinde henüz adı konmamış, çalışmalara konu olmamış bir sınıftır, neden acaba? Bu sınıfı Batılı ya da Marksist sınıf perspektifleriyle anlamak da zordur. Zira bu, hakikatin bozulmasına sessiz olan ve de aslında olup biteni anlayabilecek seviyede bir sınıftır. O ne bir âlimler ne de aydınlar sınıfıdır.

Elbette hakikatin bozulması yetmez yani zulmün kokusu yetmez, bunun üzerine herkesi etkileyebilecek bir iktidar ve otorite kurulamaz. O halde devreye göz ve kulak girmelidir. Heidegger’in de dediği gibi; “Kulak hakikatin, göz gerçekliğin organıdır.” Bu anlamda “paralel hakikat”in görselliğinden sonra “kulak”ın devreye girmesi gerekir. Burada artık üçüncü aşamaya geçilir. İkinci aşama olan “paralel hakikatler” aşamasında gerek saraylarıyla, ihtişamıyla, aydın sınıfı-din sınıfı vs ile bir kurumsallaşmanın tamamlandığını söylemiştik. Bu aşamada henüz otorite sağlamlaşmış-kökleşmiş değildir, üçüncü aşama gerekir. Hakikatin “koku” ve “görsel”liğinden sonra “ses”inde de değişiklik olmalıdır. Bu aşama halkın bu yeni hakikate inandırılma sürecidir ki birazdan göreceğimiz gibi burada da otorite yine kekemelikten yararlanır. Burada propaganda devreye girer. Bir iktidar bir şekilde, her anlamda doğruyu yaptığını, gerçeği söylediğini ve hakikati temsil ettiğini iddia etmek zorundadır. Hele mutlak iktidar heveslisi, mutlak hakikat iddiasında olmak zorundadır, aksi takdirde varlığı sorgulanır. Bu anlamda ne kekeme sınıf nede aydınlar sınıfı (ya da âlimler sınıfı) yetmez otorite için. Onun geniş halk kitlelerini, çoğunluğu bir şeye dâhil etmesi gerekir. Bu, kekeç’in “keşke”sine, ”âmâ”nın “ama”sı ve sağırın “sanki”sinin eklendiği evredir. Onun toplumun geniş kitlelerini duyması için sağırlaştırması, görmesi için körleştirmesi gerekir. Kekemelik körlüğe o da sağırlığa neden olur. Avamın körlüğü, sağırlığı, âlimin kekemeliğiyle başlar.

Bu aşama üçüncü aşama yani duyma (kulak) aşamasıdır. Dediğimiz gibi bu aşamada da otorite kekemelikten daha doğrusu kekemeliğin değişik fraksiyonlarından yararlanır. Kekemeler genelde kendi seslerini duymadıklarında ya da şarkı söylediklerinde kekelemezler. Aynı şekilde kekemeler ya bir sesi ya bir heceyi ya bir kelimeyi ya da bir cümleyi tekrar ederler. Aslında iktidarların yaptığı da bu özelliklerden yararlanmaktır: Öncelikle kekemeyi bir şarkı seslendirmeye ortak ederek kekemeliğini gizlemek. Sonra hecede kekeleyen, kelimede kekeleyen, cümlede kekeleyen dengesini ayarlayarak, birinin diğerinin sessiz bıraktığı yeri doldurmasını sağlamak. Sesi sese eklemek. Tabiî bu arada kendi sesini duymayan kekemenin cesaretle “büyük ses”e katkı vermesi… Bu anlamda paralel hakikat için kitlelere sahte bir ileti sunmak, büyük bir gürültünün olduğu bir formatı yakalamayı gerektirir. Artık kekeme sınıf ve aydın sınıftan sonra üçüncü grup olan “iktidar korosu” oluşmuş olur.

Bu örneği en canlı haliyle “kekeme çocuklar korosu”nda görürüz. Burada kekeme çocuklar bir araya gelip koro halinde şarkı söylerler. Bu durumda hem çocukların kekemelikleri gizlenmiş olur hem de birlikte bir şarkı söylenmiş olur. Aslında hiçbiri tam olarak konuşamayan birçok çocuk tek başına kekemeyken, birlikte dilli insanlara, bir topluma dönüşürler.

Tıpkı bunun gibi iktidar ya da otorite bir “kekeme yetişkinler korosu”na dönüşür zamanla. Dediğimiz gibi bu sadece aydınlardan ya da iktidarlardan oluşmuş bir koro değildir. Burada insanlar bazen korkudan, çıkardan, cehaletten bazen de ümmetin selameti için kekeler. Hem de doğası gereği durgun olan “paralel hakikat”e canlılık, akışkanlık kazandırılmış olur. Lakin bu sadece sanat için bir araya gelmiş bir koro değildir. Yelpazesi oldukça geniştir. Daha çok Orwell’in 1984’ündeki gibi bir korodur bu. Otorite A ülkesi iyidir deyince “iyi” göstermek; kötüdür deyince “kötü” göstermek için uğraşan bir güruhtur.

Bu koro taşradan en merkezi yere kadar örgütlenmiş bir korodur. Merkezde üretilen şarkılar, taşranın en ücra köşelerine kadar servis edilir. Nakarat kekemelerce istenmeden de olsa tekrar edilir. Çılgın kalemşörler, harika teorisyenler, elit sanatçılar, vs her günün “gerçek”ini üretirler. Taşradaki koro temsilcisinin bunları savunması için olaya hâkim olması ya da tam anlamış, ikna olmuş olması da gerekmez. Zira ondan beklenen sadece devam etmesi, kekemeliği kadar konuşmasıdır. Anlamadıklarında da ya da hak vermediği şeylerde de bir hikmet olduğuna inanır. Böylece merkezî şeytan, taşra mü’minleri üzerinden aklanır. İktidar ırmağı her gün taşranın küçük derelerinde temizlenir. Milyonlarca sinek üşüşür derelere ve iktidar “koku”su iktidar “korku”suna dönüşür. Milyonlarca insan aynı dâvânın neferi sandırılır. Korku, endişe, çıkar vs’den oluşan bir karmaşa hayatın nabzı olur. Kekemeler hayatın nabzını tuttuklarına inanırlar, kalpleri iktidar diye atar.

Aslında bu artık üçüncü aşamanın tamamlanmasıdır. Bu aşamadan sonra bu döngü nadiren kırılır, genelde bu şekilde devam eder. Yazımızın başında bu tür durumlarda yaratıcının peygamberleri vasıtasıyla insanları uyardığını söylemiştik. Eğer paralel hakikat için sıkıntı oluşursa melodi ya da şef değiş(tiril)ebilir. Ve ihtilal, devrim gibi kelimelerle ciddi bir değişim oluşuyormuş havası yaratılır. Aslında sadece bir koro değişimidir söz konusu olan. Yeni şefle birlikte yeni melodiler üretilmeye ve seslendirilmeye başlanır. Koro kendisinin de yeni şefinin de hatta yeni melodisinin de diğer korolardan farklı olduğunu (seçkin) vurgulamak zorundadır. ”Buna kitle adını vermek mümkündür, ancak gerçekte tam kitle tanımının sınıfındadır; bir araya gelmiş, güzel ama çok heyecan verici olmayan şarkılar söyleyen bir koro; mücadelenin belirsizliğine, ebedi kalıcılığın yerleşik bir durumu olarak seçilmişliğe ulaşan bir korodur bu.” Elbette bu kekeme koro sadece kendisine biçilen rolü yerine getirmektedir. Bu koro bir kere oturduktan, kurumsallaştıktan ve melodisi yankılandıktan sonra otorite yani şef hakikatin tek ölçüsü olmaya başlar, hakikati temsil eder: “Ün arzulayan insan tam olarak bunu ister: alkışlayarak onu ilan etmekten başka hiç bir şey yapmayan yaratıklar korosu. Bu yaratıklar elbette insan olmalıdırlar. Bu da bir bakıma ılımlı bir kitledir. Koro bir kez yerini aldıktan sonra orada kalır ve ne kadar çok gürültü yaparsa yapsın nesnesine adından daha çok yaklaşamaz. Ünlü kişi sesler korosu biriktirir. Bütün istediği onların kendi ismini tekrarladıklarını duymaktır. İsmini tekrarlayan yeterince ses olduğu surece bu seslerin ölülere mi, yaşayanlara mı, yoksa henüz doğmamış olanlara mı ait olduğu önemli değildir.
Tüm bu aşamalardan sonra artık kekemeler sadece kekeme değildirler, ”Kördürler, sağırdırlar, hayvan gibidirler hatta hayvandan da aşağıdırlar.” Bu noktadan sonra artık Kur’ân’daki “hayvan”la Batı felsefesindeki hayvan (her ne kadar formatları farklı olsa da) birleşir, örtüşür. Artık ister Doğu ister Batı ister İslâm toplumları için insan bir hayvana dönüştürülmüş olur. Hem de düşünen ya da konuşan ya da itaat eden değil; kelimenin gerçek anlamıyla “kekeleyen bir hayvan”a. Bu anlamda bu aşamadan sonra artık diyebiliriz ki; “İnsan kekeleyen tek hayvandır.”
Üstelik bu kekemeliğin sadece dünyaya has olmadığını, ahirette de devam ettiğini Kur’ân’dan öğreniyoruz: Ve bu kekemelik ahirette de devam eder: Melekler, kendilerine zulmeden kimselere canlarını alırken soracaklar: “Neyiniz vardı sizin?” Onlar: “Biz, yeryüzünde çok güçsüzdük” diye cevap verecekler. (Melekler), “Allah’ın arzı sizin kötülük diyarını terk etmenize yetecek kadar geniş değil miydi?” diyecekler. Böylelerinin varış yeri cehennemdir, ne kötü bir varış yeri!” (Muhammed Esed Meali, Nisa: 97) “Allah onlara: “Sizden önce gelip göçen cin ve insan toplulukları yanında cehenneme giriniz” der. Her cehenneme giren topluluk yoldaşına lânet okur. Sonunda hepsi bir araya gelince sonrakiler, kendilerinden öncekiler için “Ey Rabbimiz, bizi bunlar yoldan çıkardı, onun için bunlara bir kat daha fazla cehennem azabı çektir” derler. Allah da onlara “Her birinizin azabı ikiye katlanmıştır, ama bilmiyorsunuz.” (Fizilâl-i Kur’ân, Araf Sûresi: 38)

Elbette tüm bu aşamalar ve propagandaya rağmen bu iktidar korosunun dışında kalmayı başaranlar olur. Otoritenin bunlar için ise iki taktiği olur: ”yok sayma” ve “yok etme”. Bunu en iyi Marksizm-emperyalizm ikilisinin Doğu toplumlarına bakışında görürüz. Marksizm güya emperyalizme karşıdır hatta bu uğurda nice canlar vermiş bir ideolojidir. Fakat enteresan olan, Batılı modern vicdanda kekeme medeniyetinin iki farklı tezahürlerinden biri olan Marksizmin Doğu’yu “yok sayma”sı; emperyalizmin ise onu “yok etme”ye çalışmasıdır. Bu anlamda kekeme medeniyetler kekeledikleri noktaları, açmazlarını ya görmezden gelirler ya da yok ederler.

Sonuç Yerine

Kekelemek insan doğasına has bir şeydir. Bu anlamda tarih, karşılığını bulamamış ve hakkı verilmemiş sözler mezarlığıdır. Hakikati paralel hakikat takip eder. Bu, aydınlatıcıların bile kısamadığı bir kekeme korosunun sesidir ve tarihin derinliklerinde ve toplumların üzerinde yankılanır. Peygamberlerin bir çığlık miktarınca susturduğu bu koro kendini yeniden üretir. Ve insan türünün kekemeliği bu dünyada başlayıp bu dünyada biten bir şey değildir. Bu anlamda dünyada haksızlıklar karşısında kekeleyenler ahirette de Allah’ın huzurunda kekeler. Ne mutlu bu dünyada hak sözü söyleyip hakikat üzerinde düşünerek İslâm’ı derinliklerinde yaşayanlara!

 

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir