AHMET SAİD AKÇAY İLE “SANATTA GÖRME BİÇİMLERİ VE KÜLTÜR TÜKETİMİ”

Röportaj: Fatih Bütün

‘Kültür’ ve ‘sanat’ üzerinde konuşurken, hem belirli hem de çok belirsiz bir alan üzerinde konuşuyor gibiyiz. Hem çok önemsiyor, çok baskın bir yanımızla da fazla önemsemiyoruz. Gazetelerin ve dergilerin kültür-sanat sayfaları veya televizyonların kültüre dair programlarının çoğunluğu ‘kültür-sanat’ alanından ne anlaşıldığını ele veriyor. Kültür ve sanat hakkındaki görme düzeyimiz hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Bence kültür ve sanat algımızda çok ciddi bir boşluk var; bu yüzden belirli bir “görme” biçiminden bahsedemeyiz. Önce neyi görmemiz gerektiğini bileceğiz ki, ona göre bir düzey tutturabilelim; “bakmak”la “görmek” bir değildir; bu konuda John Berger’in Görme Biçimleri’ni iyi anlamamız lazım. Müslüman muhafazakâr toplum, toplumsal hafızayı kaybedeli hep bakmaktadır. Çok pratik, tüketilebilen kültüre hayranlık var, yani popüler kültürün alışkanlığında klişe değerlerle bir inşa süreci yaşıyor bu toplum, her on yılda bir yeniden klişeler inşa edilip sunuluyor önümüze. Sanatı da pazarlanabilir bir araç olarak görmeye başladı, bu da popüler kültürün ürettiği iktidarın ve ahlâkın bir parçasıdır.

Kültür ve Sanat’ın bir çerçevesi var mı?

Kültür ve sanatı sınırlandırmak, insanı, toplumu yok etmektir. Kültür, sürekli kendini yenileyen, üreten bir özelliğe sahiptir, toplumun ve zamanın değişkenleriyle biçimlenir ve yol alır, toplumların kültürü zapt etmesi söz konusu olamaz; bugün çok kültürlü bir dünyada muhafazakârlıktan bahsetmek imkânsız. Simgeleştirici unsur olarak kültürü yeniden üretebilirsiniz ya da global kültüre farklı bir renk katma çabanız olabilir. Yani yerel olanla globalin etkileşiminden bahsetmek mümkündür; Robertson’un bahsettiği “glocalization” durumu, yani global kültürün yerel kültürlerden esinlenmesi, etkileşimi sanırım kaçınılmazdır.

Kültürel alanın siyasetle bir ilişkisi olur mu? (Nasıl?) Yoksa daha yalıtılmış bir alanda mı durmalıdır ‘kültür?’

Kültür hiçbir zaman siyasetten bağımsız algılanamaz, hatta siyasetin iktidar alanı kültürel değerlerdir, değerler üzerinden siyaset kendisini meşrulaştırır; bu her zaman değerler üzerinden olmaz, “değersizleştirme” ya da kültürsüzleştirme olarak gerçekleşir, en alternatif kültür bile iktidara teşnedir. Kültür değişkendir doğası gereği ve eklektiktir ancak buradaki eklektik olanı belirleyen özne başkası olursa, edilgen olarak değersizleştirmeler ve klişeler üzerinden değerler üretilir. Türkiye’de kültürsüzleştirme politikası 80 sonrasında belirginleşti. Yayınlar aracılığıyla değersizleştirme, başkalaştırma, kendi kültürel değerlerinden arınma biçiminde tezahür etti. Gelenekselcilik akımının tezahür etmesi, tasavvufî bir damar değildir, kopuştur belki de; Osmanlı kültüründe zaten bu vardı. Yine Latin Amerika klasiklerinin ortalığı kasıp kavurması, edebî niteliğinin yanında kültürel karşılığını da düşündüğünüzde, bunun iktidardan, hâkim söylemden ari olduğunu iddia edemezsiniz.

Kültürü yoksullaştıran ve bu alanı çoraklaştıran, bugün de karşı karşıya olduğumuz unsurlardan bahsedin desek…

Kültürel alan bir keşif alanıdır, yeniden icat edilen, üretilen ya da tüketilen bir nesne olarak da var olabilir. Kültür muhafazakârlığına karşıyım, kültür polisliğinden de hiç haz etmem; toplumsal kültür hafızasının yok edildiği bir zamanda bireysel olarak kültürün yaşatılmasından bahsedebilirim, bu da kapalılık biçiminde değil, sonuna kadar dışa açık, değişime açık bir biçimde olmalıdır. Kültür de canlı bir organizmadır, etkileşimler ve sınırlar tabii; bu sınırları yine toplumun kendisi belirliyor zaten, zaman değiştikçe içtihatlar de değişir, sınırlar da değişir, kültür ne kendisi ne de başkasıdır. Kültürün işaretleri de elbette ürettiği simgelerdir, sadaka taşını bırakıp sadaka algısını yok etmek kültür muhafazakârlığıdır, bu gereklidir de, tarihin, sanatın kuruculuğu buradan anlaşılır, yeniden inşa edilen mitler için bu gereklidir, edebiyatta da bu vardır.

Bir diğer soruya geçmeden ‘kültür’ün kurucu bir yanından bahsedebilir misiniz? (Her zaman olmuş mudur?)

Biraz önce dediğim gibi “kültür” bizim dışımızda bir şey değildir; içimizde taşıdığımız bir nüve de değildir; içinde yaşadığımızdır kültürel olan. Kültürün asıl formu budur, belirleyici olan da budur; dayatılmış olan formlar kültürü etkiler ancak yok edemez. Kültürü “arada bir form” olarak algılarsak, belirlenenin hep dışındadır; kültür olarak tanımlanan, bugün aslında tam anlamıyla “toplumsal algıdır”, bu, iktidarın algısıdır çoğu zaman. Ötekilerin kültür algıları her zaman dışarda kalmak durumundadır. Dolayısıyla kültürü yaşatan ve taşıyan unsurlardan bahsetmek durumundayız, tek çıkış yolu ifade sahalarıdır; edebiyat ve sanat. Bu saha da tamamıyla bireysel yaratıcılığa, zihinsel algılara dayalıdır. Bütün mesele bu alana hâkim olmaktır; iyi şairleriniz, romancılarınız yoksa kültürünüz yoktur; yazı geleneğinin etkisini yadsıyamazsınız. Kültürü ekmek yazmakla başlar; kaleme yemin edilmesi de bundan dolayı değil midir. Klasik İslâm kültürünü önemseyen edebiyat damarıdır aslında tek taşıyıcı; yoksa fikir kitaplarının, tartışmaların kültürü tanımlama çabasından öte bir işlevi yoktur. Davranış biçimleri ve kodlarının; algılarının, seçiciliğin taşındığı tek saha edebi olandır. Kültürel olanın alternatif bir ideoloji olarak belirlenmesine karşıyım, onun adı fetişizmdir. İngiliz kültür kritikçisi Raymond Williams’a kadar gidersek; kültür, entelektüel bireye katkı sağlayan tüm aktiviteleri kapsar.

‘Kültür Endüstrisi’ kavramsallaştırmasına gelmek istiyorum. Kültür endüstrisinin kültürel alana ne türden bir etkisi oluyor?

Kültür endüstrisi kavramı kapitalist dünyanın tüketim ideolojisine hizmet eder. Ve daha çok karşı kültür üretir, bu bugün çok yaygın, günümüzde yayınevlerinin, sivil toplum kuruluşlarının bu kavrama katkısı çoktur; pazarlama güdümlü kültürel algı, sanatı metalaştıran bir ideolojidir. Müslüman yayınevlerine şöyle bir göz attığınızda, çoğunda şu maraz vardır: Tarihini, kültürünü bu kadar şeyleştiren, meta haline getiren başka yayın dünyası İslâm tarihinde görülmemiştir.

Sanat ve sanatçının, kültür ve kültür adamlarının devletle olumlu veya olumsuz bir ilişki kurmasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Kültür ve sanat adamlarının iktidarın birer nesnesi olmalarından yana değilim; otoriteye göz kırpan sanatın özerkliğinden şüphe ederim. Kim olursa olsun sanat bireyin alanıdır; sanatı sınırlandırmak ‘Sünnetullahı’ yok saymaktır.

‘Muhafazakâr sanat’ tartışmaları yürütüldü. 7 Güzel Adam’ın yüklendiği simgesel misyon, oluşturulmak istenen yeni bir ‘kültür politikasına’da işaret ediyordu. Bu kültürel değişimin kökleri var mı, ‘kökler’ hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sanatın muhafazakârlaşması bir tür fetişizmdir; sanatı muhafaza etmek, yeniden inşa etmek bir tür dayatmadır; Öztürkçe gibi; ancak sanat her zaman korunur kendi içinde; sizin bir sanat geleneğiniz yoksa bir iki filmle bunu inşa etmeniz güçtür. Sanatla barışmak gerekir, yoksa alternatif “Yedi Güzel Adam” güzellemesiyle değerler üretilemez. Duyarlı bir dizi, öğretici amacı var. Kimi edebi figürlerin dışarda tutulması tartışma konusudur ayrıca. Nuri Pakdil kurgusu Yaşar Kemal’in delişmen kahramanlarını andırıyor. Klişeler üzerinden efsaneleştirilmiş bir Nuri Pakdil var, sahiciliğinden uzak, bunu kendisi de itiraf eder. Sezai Karakoç neredeyse hiç yoktur Yedi Güzel Adam’ın rüyasında. Daraltılmış, oldukça lokalize edilmiş bir dünyanın çağrısıdır belki, ancak dönemin Maraş’ına sıkıştırılmıştır şairler.

Şiirin gündeme gelmesi vesilesiyle Yedi Güzel Adam’ı önemsiyorum ancak kaygılarım da var, Zarifoğlu’nun yedi güzel adamı hiçbir zaman yakın arkadaşları olmamıştır. Bu bile şiire müdahaledir. Şiiri şiir olarak okuyacaksak bu imkânsız; yok, anılarıdır diyorsa birisi bu algıyla okur, sanat değerini yitirerek.

Aynı misyon aslında “Diriliş” filminde var; tam da asıl muhafazakâr simgecilik orada işleniyor; İbn Arabi’nin Osmanlı kuruluşuna katkısını görüyorsunuz, Kuruluş hikayelerine Ekrem Demirli bir katkı sunuyor, bu konuda Kemal Tahir’in tezine muhalefet edercesine tasavvufu kurucu bir özne olarak alırken bir yandan, Şeyhi Ekber İbn Arabi’ye “asli vatanı sevmek imandandır” dedirterek büyük kuruluş anlatılarına başka bir yön katıyor. Ertuğrul ile İbn Arabi’nin dostluğu, Halep’teki tekkedeki zikir usulü; Cerrahi Mevlevi usulünün aynı olması, anakronik de olsa buna yeniden tarihselcilik fetişi diyeceğiz. Demirli, Kemal Tahirliğe soyunmuş, dizinin en ilginç ve tartışmalı tarafı, Arabi’in muhafazakârlığa katkısı olmuş oluyor.

 

(Röportaj, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


× iki = 10

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm