OZAN SEZAİ ZEYBEK İLE “POST – KOLONYALİZM” ÜZERİNE

Frantz Fanon, “Sizin olmayan bir dünyanın ateşiyle aydınlanıp ısınıyorum” der. İnsanlık tarihi sömürgecilik ve emperyalizmle doludur. Sömürgeciliği, güçlü siyasî varlıkların refahlarını devam ettirmek için güçsüz olanların her türlü kaynağını adaletsiz bir biçimde kullanmaya yönelik eylemleri olarak tanımlamak mümkündür. Sömürgecilik ve emperyalizm nasıl değerlendirildiğine bağlı olarak, birbirilerini izleyen iki tarihsel dönem ya da iç içe geçmiş bir süreç olarak tanımlanabilmektedir. Belirtilmesi gereken nokta, her iki uygulamanın da yönünün Batı’dan Doğu’ya ya da Kuzey’den Güney’e doğru olmasıdır.

Sömürgecilik, müstemlekecilik olarak da isimlendirilebileceğimiz kolonyalizm; ‘Batı’nın ‘doğu’nun topraklarına, pazarına, siyasal ve sosyal yaşamlarına olduğu kadar, sosyo-kültürel ve sosyo-psikolojik yapısına ‘uygarlaştırma’ nosyonuyla müdahalesi olarak tanımlanabilir. ‘Karanlık kıtalara ışık götürme’…!

Batı’nın modern dünyada girişeceği sömürgecilik eylemlerini meşrulaştırmak için pek çok araç kullandığı ve geri çekildiği bölgelere tekrar nüfuz ettiği gibi söylemlerin yükselmesiyle beraber, post-kolonyalizm de kendini iyice hissettiren bir teori hâline gelmiştir. Post-kolonyalizm, temel olarak sömürgeden kurtulan ulusların yaşadığı hızlı kimlik ve kültür dönüşümündeki tehlikeyi ve fırsatları ortaya koymaya çalışan bir teoridir.

Nida Dergisi olarak sömürgecilik sonrası politikaların kapsamlı bir eleştirisini yapan Post-kolonyal teoriyi İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Sezai Ozan Zeybek ile konuştuk. Genelde dünya özeldeyse Türkiye ekseninde Post-kolonyal teori aracılığıyla kolonyalizm sonrası dönemin izini sürdük. Türkiye’de üzerinde çok durulmayan, son yıllarda yeni gündem olmaya başlayan bu önemli alanda yaptığımız röportajı siz değerli okuyucularımızın İstifadesine sunuyoruz.

 

Postkolonyalizmi tanımlamadan önce sanırım “kolonyal” kavramını tanımlamak daha doğru olacaktır. Öncelikle “kolonyalizm” ya da “kolonyal görüş” nedir?

Kolonyalizm çok genel bir ifadeyle 1492 sonrasındaki birkaç yüzyıl içinde Avrupa’nın dünyanın geri kalanına yayılması olarak tarif edilebilir. Ama hemen bu noktada bir şerh düşerek başlamak yerinde olacak sanırım. Bu kavramları biz geniş dönemleri ve farklı rejimleri anlatmak için kullanıyoruz. Böyle bir ortaklık görmenin kısmen faydalı tarafları olmakla birlikte bir noktadan sonra Hindistan’dan Mısır’a, Latin Amerika’dan Batı Afrika’ya sanki her yer aynı şekilde kolonyal bir rejime tâbi kılınmış gibi bir hava esiyor. Bu doğru değil. Dolayısıyla “kolonyal görüş” de sorunun ima ettiği gibi tekil bir görme, tasnifleme şekli değil. Birkaç yüzyıllık bir dönemde farklı memleketlerde farklı ağlar, ticarî faaliyetler, insan hiyerarşileri, idarî yapılar ortaya çıkmış. Bugünkü manzaradan da bu farkların sonuçlarını görebiliriz. Örneğin Brezilya’da (Portekiz kolonisi) her renkten melez insanlar karşımıza çıkabiliyor. Hemen yanındaki komşu ülke Arjantin’de ise (İspanyol kolonisi) nüfusun %90’dan fazlası Avrupa menşeili, Beyaz. İngiliz kolonisi ABD’de yerlilerin deyim yerindeyse kökü kurutulmuş, yerlerine yeni yerleşimciler gelmiş. Bir diğer İngiliz kolonisi Hindistan’da ise yerli halk ekseriyetle hemen hemen aynı yerde yaşamaya devam etmiş.

Bu farklar tek bir kelimeyle anlatılabilecek bir olayın (kolonyalizm diye geçtiğimiz olayın) içindeki ufak detaylar değil. Kolonyalizm meselesini ele almak için tam da bu farklardan yola çıkmak gerekiyor. Bugünkü şiddetin coğrafyasını, ulus devlet kurabilenleri ve kuramayanları, iç savaş ve soykırımları, azınlıkların her ülkedeki kompozisyonunu anlamak ancak böyle bir çabayla mümkün. Diğeri, yani tek kelimeyle her yeri ortaklaştırmak, bizi ancak bir ezen-ezilen ikiliğine götürür. Oradan kahramanlık ve mağduriyet devşirmek daha kolaydır. Diğer sorularda bu meseleyi daha etraflıca ele alırız, şimdilik durayım. Ancak milliyetçiliğin, Türkiye’de hem sağ hem sol hareketlerin böyle bir indirgemeci kurguyu sık sık kullandığını söylemek yanlış olmaz.

 

Buradan hareket ederek “postkolonyalizm, postkolonyal teori” nedir?

Postkolonyalizm temel olarak iki farklı anlamda kullanılıyor. İlki, çok basitçe söylemek gerekirse kolonyalizm sonrası dönem. Misal Afrika ülkelerinin ya da Ortadoğu’nun bağımsızlığını kazanmasından sonraki ulus devlet dönemi… “Afrika’nın postkolonyal rejimleri” dendiğinde 60-70’leri anlayabilirsiniz. Bir teorik kavram olarak kullanılan postkolonyalizm ise daha farklı bir anlama geliyor. Postkolonyalizm, kolonyal şiddeti mümkün kılan araçları, temsilleri, hükümetleri, kategorileri bir kez daha eleştirel bir gözle ele almak ve değiştirmek/bozmak ihtiyacından doğmuş. Çıkış noktası da şu: Kolonyalizm kağıt üstünde bitmiş gibi durabilir; ancak hem dünya ölçeğinde hem de yerlerine kurulmuş ulus devlet sınırları içinde benzer tasnifler ve uygulamalar sona ermiş değil. Bunların üstesinden gelmenin yolu, geçmişle hakiki bir hesaplaşma. Tarihin ve coğrafyanın yeniden değerlendirilmesi, eşitsizliğin zamana-mekâna sirayet etmiş yapılarının ifşa edilmesi…

 

Kolonyalizm ve Post-kolonyalizm hangi ülkelerde daha çok tartışıldı, tartışılıyor?

Soruyu biraz farklı şekilde ele almak gerekiyor herhalde. Önce şöyle başlayayım. Bir teorik kavram olarak postkolonyalizm deyince akla ilk olarak belli başlı ülkeler, bilhassa Hindistan geliyor. Bu konu ilk çıkış noktasında belki en çok Hindistan üzerinden tartışıldı. Gerçi misal Fanon’u ya da C.L.R James gibi isimleri de bu külliyata dahil etmek mümkün.

Ancak benim asıl söylemek istediğim şu: Burada ülkelerden çok kolonyal bağlantıları görmek gerekiyor. İngilizce-Fransızca okuyabilen ve yazabilen, çoğunlukla Amerika’da ve İngiltere’de eğitim almış, Batı’daki düşünce geleneğine aşina, örneğin Fransız düşünürlerinin yazdıklarına vakıf bir grubun öncülüğünde ortaya çıkıyor postkolonyal düşünce akımı. Diğer yerlere tatbik edilmesinin önünü açan yine bu bağlar. Bugün hemen her üniversitede okutulan bir külliyat var. Fakat dünyanın geri kalanında bu kavramın gündeme gelmesi Hindistan’ın düşünce dünyasının yakın takibinden değil, Batı’dan dolaşarak gelen kurumsal ağlar (üniversiteler-yayınevleri) sayesinde oluyor. Bunu “o zaman postkolonyalizm özü itibariyle Batılıdır” demek için söylemiyorum. Aksine, coğrafyanın Doğu – Batı diye ayrılamayacak kadar karmaşık ilişki ağlarından oluştuğunu söylüyorum. Köken sorusuna o anlamda bir ülke üzerinden cevap vermek yanıltıcı olacaktır. Düşüncenin kökenini daha ziyade iktidar teşekküllerinde, söylemsel ağlarda takip etmek daha anlamlı. Bunlar da belli bir ülkenin sınırlarını aşıyor. Bir düşünce hattının soy kütüğünü çıkarmak bilginin misal üniversitelerin, dilin, yayınevlerinin ve direniş hatlarının ülkeleri aşan çetrefil mahiyetini göstermekle mümkün.

 

Sömürgecilik ve emperyalizm arasında bir ayırım yapılmalı mıdır?

Kavramların da kendine has ilginç tarihsel seyirleri var, günün siyasî taleplerine göre şekilleniyorlar. Emperyalizm bu anlamda ilginç bir örnek. Genellikle Batı emperyalizmini anlatmak, daha doğrusu tahkir etmek için kullanılıyor. Diğer imparatorluklar ise (misal Osmanlı) medeniyet, barış, huzur toplumu diye anılabiliyor. Yani onlarınki emperyalizm, bizimki medeniyet oluyor. Oysa imparatorlukların hâkimiyeti ne yeni bir olgu ne de Batı’ya has. Bugün var olan hemen her toplum bir imparatorluğun mirasçısı. İnsanlığın konuştuğu yaygın dillerin hepsi bir imparatorluk sayesinde hayatta kalmış, yayılmış. Dolayısıyla imparatorlukların zannettiğimizden daha köklü bir tarihi var. Belli bir coğrafyada ortak bir kültürel dünya yaratmış, hattâ kontrolü altında olmayan yerlere bile tesir etmiş. Örneğin Roma parası Roma’dan çok uzak yerlerde, Hindistan’da bile işlem görmüş. Arap ülkelerinde bugün dahi kullanılan para birimi Dinar, yine Roma’nın mirası (Denarius).

Fakat derdim burada imparatorluklara methiye düzmek değil. Zira bildiğimiz bütün imparatorlukların tarihi kanla yazılmış. Son derece hiyerarşik yapılardan bahsediyoruz. Yaban/gavur/çiğ/barbar addedilen kimi gruplar topluca fethedilmiş; yani öldürülmüş, yağmalanmış, çocukları köle edilmiş. Batı imparatorluklarının sicili çok parlak değil. Ancak mesela kimilerinin bugün gururlanarak bahsettiği Yeniçeri Ocağı da işte bu şekilde el konan çocukların devşirilmesiyle kurulmuş. Keza alınabilir -satılabilir- işe koşulabilir statüsündeki cariyeler de kölelikle mümkün olmuş. Tarihteki pek çok imparatorluk gibi Osmanlı’da da hiyerarşinin altındaki toplumlardan (sınırların ötesindeki “gavurlardan”) köle devşirilmiş. Avrupa’daki kölelikle kıyaslamak doğru değil, ama şehirlerinde esir pazarlarının olduğu bir imparatorluktan bahsediyoruz.

Son yüzyıllar Batı İmparatorluklarının hakimiyetinde geçti, malûm. Pek çok toplum için bu yıkım anlamına geldi. Batı İmparatorlukları yereldeki yahut diğer imparatorlukların hakimiyetindeki kültürel-ticarî ağları bozup bütün üretimi Avrupa’yı merkeze alacak şekilde yeniden inşa ettiler. Bugün dünyada kullanılan fikirsel-ticarî ağların çoğu hâlâ o dört yüz senelik imparatorluk geçmişinden geliyor.

Dolayısıyla emperyalizm bazı grupları ihya etse de sömürgecidir. Ancak tarihte bunun farklı yöntemleri olduğunu görüyoruz. Osmanlı’nın çevreden merkeze akıttığı paralar ve insan gücü için başka yöntemler (ki bu sayede akınlar düzenlenmiş, büyük bir bürokrasi beslenmiş, Mimar Sinan Mimar Sinan olabilmiştir…), İngiltere’nin Amerika’dan aktardığı kaynaklar içinse başka yöntemler kullanılmış. (Yöntem derken bürokratik aygıtları, şiddet araçlarını, nüfus politikalarını, vergileri vs. kastediyorum.) Sonuç: Her sömürü aynı şekilde vuku bulmamış.

Tekrar soruya geri dönecek olursak, anti-emperyalist hareketler yakın zamana kadar tabir yerindeyse işin kolayına kaçıp Batı’nın eleştirisiyle yetindiler. Medeniyetlerin şiddete dayanan tarihiyle veya sömürünün farklı yöntemleriyle kapsamlı bir yüzleşme gerçekleştiğini düşünmüyorum. Batı’nın yerine bağımsız bir ulus devlet yahut başka bir imparatorluk projesi koyunca (Pan-Afrikanizm, ümmetçilik, Sovyetler…) meselenin çözüleceğini varsaydılar. Dolayısıyla bugün kullanılan anti-emperyalizm kavramının meseleyi ıskaladığını düşünüyorum. Emperyalizm “Batı’nın oyunları” tabiri ile hemen hemen eş anlamlı kullanılıyor. Böyle olunca da Batı dışı olmak kaydıyla her tür imparatorluk tasavvuru, güç arzusu, medeniyet söylemi hiçbir ciddi tarihsel tahlilden geçmeden ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülebiliyor.

2-0

Postkolonyal ülkelerde sömürgecileri kovup yerine geçen, onların bürokratik aygıtlarını, silahlarını, söylemlerini (ilerleme, modernleşme, büyüme, demokrasi vb.) kullanan, zenginleşen, monopolleşen yerli elitler var.

Postkolonyalizm dünyada 1970’lerde konuşulmaya başlanmış. Türkiye’de yapılan çalışmalar ise çok az ve çok yeni. Bunun nedeni nedir?

Emin değilim, ama iki sebep geliyor aklıma. Biri şu: Fikrin belli dolaşım ağlarında (Batı akademisinde) muteber hâle gelmesi zaman aldı. Türkiye’de ise o dönem başka fikirler-teoriler revaçtaydı.

Bir diğer sebep ise (spekülasyon yapıyorum ama) Türkiye’de Osmanlı mirasının uzun süre ne yapılacağı belirsiz kaldı. Osmanlı bir sömürgeci mi yoksa bir müstemleke memleket mi? İlk soruya Batı’ya referansla hayır demeye meylediliyor. “Batı sömürgeci, Osmanlı değildi” deniyor. Bana göre ne tam doğru ne tam yanlış. İkinci soruda ise bu defa Afrika’ya yahut Hindistan’a bakıp yine hayır deniyor: “Onlar gibi de değiliz.” Yine hem doğru hem yanlış. Özetle, Osmanlı pek bir yere oturtulamamış. O yüzden ilk anda bu külliyat cazip gelmemiş olabilir.

Gerçekten de Osmanlı’nın dönem dönem farklı pozisyonları olmuş. Batı modelinden ciddi farkları olan bir imparatorluk. Üstelik uzun bir dönemden bahsediyoruz. Ama özellikle bir noktadan sonra (kabaca 1880 sonrası diyelim) maliyesi, ordusu, kanunları ve hattâ kiminle ne zaman savaşacağı bir başka gücün güdümüne girmiş. Odur yahut budur demeden önce bütün bu farkları iyi tahlil etmek gerekiyor. Benim için postkolonyalizm külliyatının en önemli tarafı, üçüncü dünya milliyetçiliklerini anlamak için son derece üretken bir zemin sunması. Osmanlı hakkında net bir hüküm vermek zor belki. Yine de Batı imparatorlukları karşısında toplumsal yapısı çözülen, yüzünü Batı’ya çeviren; ama diğer yandan Batı’dan farkını vurgulayarak bir millî anlatı kuran tek ülke Türkiye değil.

 

Postkolonyal teoride Edward Said’in yeri nedir ve bu konu Said’in Oryantalizm eserinde dile getirdiği şekilde sorunsallaştırılmış mıdır? Edward Saidin rölü, Edward Saidin bıraktığı nokta neresidir,Saidden sonra nasıl bir noktaya evrildi konu.Genel olarak Said’in bu tezi ile Postkolonyal bakış açısının başladığını söyleyebilir miyiz?

Said’in etkisi elbette ki çok büyük. Fakat onun analizinden sonra ben çok yol alındığını düşünüyorum ve bu konuda yine Edward Said’in çığır açıcı olduğunu söylemek gerek. Bu işi bir temsil meselesinden öteye götürüp kolonilerdeki vaziyeti de dahil ederek ele alan çok başarılı çalışmalar var. Üstelik kırılmaları, direnişleri, zamandaki-mekândaki çeşitlilikleri, Batı’nın kendi içindeki farklılıkları, sömürgeleştirilmiş insanların öznelliklerini de ele alan önemli çalışmalar bunlar.

 

Batı Doğu’yu nasıl anlamlandırıp, konumlandırıyor peki? Bu anlamda, yani tanımlama konusunda kolonyal dönem ile post-kolonyal dönem arasında nasıl bir farklılık var?

Batı’dan ve Doğu’dan böyle birer şahısmış gibi bahsetmekten imtina ediyorum. Şu anlamda: Var olan hiyerarşiler çok daha girift. Burada anlamlandırma işini yapan tek bir öznenin olduğunu varsaymak, diğerlerinin bu tanımlama sürecinde tamamen edilgen olduğunu ima etmek bizi postkolonyalizm tartışmalarında sınıfta bırakır. Tekrar ediyorum, ezen-ezilen ikiliği siyasî anlamda kolay cümleler etmemizi sağlayabilir, zira indirgemecidir. Ancak misal “Doğu’daki” insanların diğer “Doğuluları” nasıl tasniflediğini konuşmaya başladığımızda yahut mekânların Batı-Doğu dışında nasıl çok daha karmaşık şekillerde bölündüğünü ele aldığımızda bu konumlama işinin dinamik, sınıfsal, cinsiyetçi yapılarını görmeye başlayabiliriz.

Tasnif/konumlandırma elbette ki hep var. Dediğim, bunun farklı veçhelerini öne çıkarmak, Batı’yı (ve Doğu’yu) bu genellikte soyutlamamak. Zira Said’in mirasının yeni bir medeniyet çatışması söylemine katık edilmesinden endişe ediyorum. Bunun da ilk adımı ne yazık ki tarafların/geçmişin/coğrafyanın mümkünse iki kampa bölünmesiyle başlıyor. Said bu kampları varsayarak başlamamıştı yazmaya, bunların söylemsel birer kurgu olduğunu anlatmaya çalışmıştı.

 

Mevcut ön kabulleri yıkıp, Batıya daha doğrusu sömürüye çok içeriden bir eleştiri olduğundan, Postkolonyalizm tamamen Batı karşıtı bir söylem midir?

Batı diye tabir edilen memleketler zenginliğin biriktiği yerlerin başlıcası, bu doğru. Postkolonyal eleştiri Batı’daki temsilî-maddî düzeninin sömürüyü nasıl meşrulaştırdığını çalışıyor. Ancak sömürünün tek kaynağı bu ülkeler değil. Dünyadaki kaynakların eşitsiz dağılımına imkân veren başka siyasî projeler de var. En başta da milliyetçilik. Postkolonyal ülkelerde sömürgecileri kovup yerine geçen, onların bürokratik aygıtlarını, silahlarını, söylemlerini (ilerleme, modernleşme, büyüme, demokrasi vb.) kullanan, zenginleşen, monopolleşen yerli elitler var. Bunlar zaten kolonyalizm döneminde de varmış. Dolayısıyla sömürünün ve şiddetin tarafları Doğu ve Batı şeklinde kolayca ikiye ayrılamaz.

Toparlamak gerekirse: Postkolonyalizm hegemonik bütün temsillere, aygıtlara, yapılara karşı çıkacak araçlar sunar. Bunu sadece Batı karşıtlığı olarak kullanmak, sömürünün girift yapısını ıskalama riski içerir.

 

Türkiyede son yıllarda tartışmaya açılan -daha önce konuşulması, ele alınması dahi söz konusu olmayan meseleler-konular var. Mesela istiklal mahkemelerinin sorgulanması ya da dersimin kayıp kızlarının gündeme getirilmesi, bugün sonlandırılan ancak Kürt sorunu açısından bir hayli önemli olan barış süreci(ki barış sürecinin 2000li yıllara kalması da aslında geç kalınmış bir durumu gösterir ) gibi meseleleri de içine alarak düşünecek olursak Türkiyede bugün bu konuların konuşuluyor olması Türkiye tipi bir Postkolonyalizm okumasına nasıl katkı sağlar?

Bu tartışmaların Türkiye tipi bir postkolonyal okumaya nasıl katkı sağlayacağı bence ikinci derecede önemli. Önemli olan postkolonyal literatürün bu meseleleri daha iyi anlamak için bize nasıl araçlar sunduğu. Zira asıl önemli olan tartışmaların kendisi. Ülkedeki hakim unsurun diğerlerini cahil-geri kalmış-tehlikeli olarak kodlaması, medeniyet götürmeye çalışması, bir yandan onlara yardım ederek kendi iyiliğini ispatlaması diğer yandan onları hakir görmesi kolonyal yönetimlerde sıkça karşımıza çıkan temalar. Fransa’nın Cezayir’de yaptıkları, misal kadınlara saçlarını zorla açtırması, kendi doğrularından bu kadar emin olması, direnişi orantısız şiddetle bastırması, uyguladığı iskân politikaları Türkiye’de olanlara pek çok açıdan benziyor. Türkiye’nin kolonyal bir hükümet olduğunu iddia etmiyorum. Türkiye bir ulus devlet. Ancak ulus devletin bir kolonyal sürecin sonunda, onun mirasını ve birtakım tekniklerini devralarak kurulduğunu ileri sürüyorum. Diğer bir deyişle devletin örgütlü şiddetini mümkün kılan repertuar, örneğin havadan yapılan bombalamalar, karakollar-askerî üsler, kimlik tespit yöntemleri, kişilerin tek tek kayıt altına alınması ve vergilendirilmesi, özel mülkiyet, borçlandırma, bir grubu diğerine karşı silahlandırma vs. yalnızca Türkiye’ye has olgular değil. Bunlar örgütlü şiddetin (ve kolonyalizmin) uzun tarihinde çeşitli gruplara uygulanmış, denenmiş. Tutarlılık da aramamak gerek. Kimi zaman hukuku uygulayarak kimi zaman hukuku askıya alarak sömürü sürdürülebilmiş. Sonuç: Postkolonyal külliyat bizi bu yöntemlerle tanıştıran, devletin ve iktidarın farklı uygulamalarını, sürekliliğini ama bir yandan çeşitliliğini gösteren önemli bir kaynak. Ulus devletleri böyle bir süreklilik içinde değerlendirmek, meseleyi sadece Hindistan’dan gelen bir fikrin Türkiye’ye tatbik edilmesi olarak görmemek gerek.

 

Bu ve benzeri örnekler üzerinden Türkiye’nin de içinde bulunduğu değişim süreci (yeni Türkiye söylemleri vb.) post-kolonyal araştırmalara ne gibi katkılar sağlar?

Derdim yine Türkiye’nin külliyata ne fayda saylayacağı değil, külliyatın Türkiye’nin önündeki meselelere nasıl katkı sunacağı… Bana göre çoktan bir katkı sundu. Türkiye’deki hâkim anlatıların, normların, muteber vatandaşlığın sömürgecilik ve ırkçılıkla bağlantılarını görmemizde postkolonyal eleştirinin önemli bir payı var. Geri kalmış toplumları eğitmek, cahillere ışık saçmak gibi güya olumlu projelerin bir yönetme ve meşruiyet kurma aracı olduğunu bu literatürün katkısıyla anladık. Kültürel hiyerarşilerin (feodallik kötü/bireycilik iyi gibi), hayalî bir Batı’ya özenmenin, hayalî bir Doğu’dan tiksinmenin bir imparatorluk coğrafyasındaki hiyerarşiler olduğunu bu sayede görebiliyoruz. Tarihin her aktörün eşit katılımıyla yazılmadığını, düşüncenin objektifmiş gibi dururken dahi nasıl belli bir merkezi öne çıkardığını bu külliyat sayesinde öğrendik.

Soruya dönüyorum. Peki, Türkiye’nin bu külliyata bir katkısı olabilir mi? Olabilir. Ancak bunun yolu Türkiye’yi/Osmanlı’yı yukarda da bahsettiğim gibi soyut bir nesneye çevirmemek, Weber’yan bir ideal tip olarak ele almamak. Örneğin “doğrudan sömürge olmamış bir başka Doğu” yahut “kenarda kalmış bir Batı” diye hızlı bir tespitte bulunmadan evvel toprak rejiminden iskân politikalarına, köle ağlarından ticaret girişimlerine iktidar aygıtlarını ve üretilen temsilleri sıkı sıkı çalışmak. Daha önemlisi, meseleyi Osmanlı’da bırakmamak, diğer yerler, diğer imparatorluklarla bağını kurmak, ilişkisini anlamak.

Bu son nokta önemli, biraz açayım. Biz genelde imparatorluğun veya kolonyalizmin bir merkezi olduğunu, bunun da elbette ki Avrupa olduğunu düşünüyoruz. Diğer yerlerin Batı’da olmamasından ötürü imparatorluğun kenarında kaldığını, talî birer unsura dönüştüğünü, ötekileştiğini, Doğu olduğunu varsayıyoruz. Bu temsilî anlamda yanlış değil. Ancak sosyal bilimciler olarak ben-öteki /Doğu-Batı ikiliğine sığmayan çok daha karmaşık bir coğrafyayı çalışıyoruz. Dönüp yine “Batı budur-Doğu şudur” şeklinde ikilikler üreten teorileri kullanmaktan imtina etmek gerçekten hayatî önemde.

Onun yerine gerçek bir coğrafyacı/tarihçi gibi farklı mekânların birbiriyle ilişki içinde nasıl şekillendiğini tartışabiliriz. Örnek: 18. yüzyıldaki Atlantik ticaretinin birbiriyle ilişkili üç farklı coğrafyası vardır. Şeker için gerekli toprak Karayipler’dedir. Buralarda yaşayan nüfus kıyıma uğrar, topraklar boşaltılır. Onların yerine Afrika’dan köle getirilir. İnsan akışı Afrika coğrafyasını köklü şekilde dönüştürmüştür. Sermaye ise Fransa’dan gelir, yine Fransa’ya döner. Üretim bu üç mekânın ilişkisi ile mümkün olur. Diğer bir deyişle bu üç coğrafya bambaşka seyirler izlemek zorunda kalmış olsa da aslında bir üretim bandının üç farklı ayağını oluşturur. Bu şu demek: Avrupa’nın tarihi bu üç yerde birden yazılmıştır. Avrupa Avrupa’da başlamaz, Avrupa’da bitmez. O yüzden “kolonyalizmin merkezi Batı’dır” derken aslında bu ilişkilere hakkını vermeyip tarihin tek failinin sermaye ve şiddet araçlarını elinde tutanlar olduğunu varsayıyoruz. Bizim yapmamız gereken Batı’nın Doğu hakkındaki söylemlerinin, temsillerinin, Doğu-Batı zıtlığının telmihlerinin ötesine geçip mekânların (bambaşka gözüken mekânların) nasıl bir arada ortaya çıktığını anlamak olabilir. İşte Osmanlı çalışmalarının post-kolonyalizme katkısı da bu noktada gerçekleşebilir. Osmanlı (Batı’nın ötekilerinden biri olmak dışında) başka yerlerdeki mekânlarla, sömürgecilikle, Batı İmparatorlukları ile nasıl ilişkiye geçti? Osmanlı coğrafyası, Doğu Afrika ve Almanya nasıl bir dönüşümü beraber yaşadı? Kolonyalizmin her mekânı bozup yeniden kuran iktidarı Osmanlı’da hangi sonuçlara yol açtı? Bataklıkların kurutulması, demiryollarının inşası, orman envanterlerinin çıkarılması, nüfus sayımlarının yapılması ve benzeri pek çok somut gelişmeden bahsediyorum. Avrupa’nın ve Hasta Adam’ın adım adım ortaya çıkışını ortak bir tarihe dökmek mümkün mü? Bütün bunlar kısmen cevaplanmış, kısmen hâlâ çalışılmayı bekleyen önemli sorular. Ancak ana fikir şu: Batı ve Osmanlı arasındaki ilişkiler bir fikirler tarihinden (daha doğrusu onlar burayı nasıl gördü, sorusundan) çok daha fazlasını ihtiva ediyor.

Çok uzun cevap verdim; ama Türkiye’nin sağlayabileceği katkı için yeni bir bakma şekline ihtiyacımız var.

 

Fanon’un psikoloji temelinde sömürgeciliğin yarattığı ruh durumuna dair betimlemeleri çok önemli görünüyor. Ona göre sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanın ruh durumunu da değiştirir. Bu bir anlamda Fanon’un kapıdan kovduğu batıyı marksizmle ve psikanalizle bacadan içeri tekrar almasıdır.Fanon postkolonyalizme katkısı nedir? Bu anlamda Fanon’un postkolonyal direniş teolojisi için ne söylenebilir?

Fanon’un amacı Batı dışı olmak değildir. Sanıyorum yukardaki cevapta da tartıştığım gibi, bu soruların ima ettiği kolonyalizm algısı, Batı’yı merkeze alırken diğer coğrafyaların katkısını ister istemez görünmez kılıyor. Postkolonyalizmin temel eleştirilerinden biri de bu aslında. Böyle bir bakışın tehlikesi, kendini tarihin talî unsuru, dipnotu olarak kodlayarak kolonyal bakışı içselleştirmek. Bu da Fanon’un bireyler için söylediği ruh durumuna benzer hâller ortaya çıkarıyor: Aşırı ulusal gururla ezikliğin telafisi, Batı’dan tümüyle farklı ses üretme iştiyakı veyahut bir başka emperyal proje vesilesiyle tarihte kendine yer bulma çabası.

Onun yerine Batı’yı bacadan içeri sokmakla ilgili korkuları bir kenara bırakıp Batı’nın çektiği sınırları açmak, kendine atfettiği değerleri müşterekleştirmek, ikili ayrımları bozmak, tarihin zaten ilişkiler tarihi olduğunu teslim etmek daha faydalı olacaktır. Yani Fanon bütün entelektüel birikime tersini dönüp sadece Cezayir’e has (yahut Karayipli olmasından mütevellit Martinik’e has) bir laf ürettiği zaman mı daha sahici olacaktı? Böyle bir beklenti, kolonyal düşünceye sinmiş “Avrupa merkezdir” inancından kaynaklanıyor. Tersine çevrilmiş; ama aynı düşünce.

 

Madun, Madun bilinci ve Madun’un kim olduğunu açıklayabilir misiniz? Madun; Ötekileştirilmişlerin içindeki ötekileştirilenler mi?

Madun, belli iktidar ağlarında ses çıkarmaya dahi muktedir olmayanlardır. Kayıtlara giremeyenler, ölümleri-doğumları bir olanlar. Konuştukları zaman iktidarın dilini sahiplenenler, kendi dillerini kuramayanlar. Mesela ne istersiniz dendiğinde iş, kalkınma, herkesin Türk olması gibi hayallere kapılanlar. Yahut konuşmaya utananlar, belagat sahibi olamayanlar.

Ötekinin ötekisi, ötekisinin ötekisi gibi ikili sistemler madunları önceden oluşturulmuş belli tasniflerin içine koyuyor, onları kolonyal bir tarihin ezilen yerlilerinin daha da ezilen grupları olarak kodluyor. “Hepimiz Doğulu olmaktan mütevellit birer öteki değil miyiz” başlığı altında sınıfsal/cinsiyetçi/etnik farkların ikincilleştirilmesi, ülke içindeki iktidar eşitsizliğinin bu tarz duygusal ortaklıklarla hafifletilmesi gibi tehlikeleri var bu bahsin.

 

Türkiye’de madun çalışmalarıyla ilişkili olan post-kolonyal düşünceyle nasıl ilişkiler, eylemler ve düşünceler üretebiliriz?

Madunların sesini nasıl duyabiliriz? Politika böyle bir noktada başlıyor benim için. Önceden verili bütün tasniflerimizi bir bir bozarak yola çıkabiliriz bunun için.

 

Sömürgeciler, sömürgelerini fiziksel olarak terk ederler, fakat yerel kültürün pratiklerini, değerlerini ve inançlarının yerini alan (veya onları dönüştüren, melezleştiren) kültürel sömürgeleştirme devam eder. Bu anlamda sömürgecilik ötesi yine sömürgecilik değil mi?

Öyle. Ancak failler değişiyor. Günümüzdeki her türlü devlet aygıtı bu tahakkümün aracıdır. O yüzden Foucault’dan feyz alarak kim sorusu yerine nasıl sorusunu öne çıkarmak, bu ilişkileri, süreklilikleri görmek açısından daha faydalı.

 

Batının Ortadoğu politikası hepimizin malumu.Ortadoğuda halkların özgürlük talebiyle başlayan Arap Baharı ve son dönemde hem Türkiyenin hem de dünyanın gündeminde çok önemli bir yere oturan Mülteci sorunu üzerinden Ortadoğu halklarını etkileyecek yeni bir kolonyalizm mi oluşuyor ?

Şiddet hiçbir zaman bitmedi zaten. İran-Irak savaşı, Filistin, Irak’ın tepesine yıllardır atılan bombalar, Lübnan… Bu sene derslerimde Arap Baharı öncesinde, 90’lı yıllarda Mısır’da, Suriye’de neler yaşandığını okutuyorum. Kolonyalizmin belli açılardan aslında hiç bitmediğini anlatmayı umuyorum.

 

Kolonyalizm dendiğinde Hindistan,Afrika gibi yerler ilk akla gelenlerden. Ortadoğu üzerinden daha çok kültürel anlamda bir sömürü söz konusu gibi. Ortadoğu halkları için Arap Baharı ve öncesindeki süreci kolonyal dönem, arap baharından sonraki süreci post-kolonyal dönem olarak adlandırmak mümkün mü?Ya da Ortadoğu için de diğer bölgelerdeki gibi(Hindistan-Afrika) aynı paralel de gelişen bir süreç mi söz konusu?

Ortadoğu’da sadece kültürel bir sömürü olduğunu düşünmüyorum. Petrol çıkan ülkeler buraları. Afrika ve Hindistan’da kültürel sömürü azdı, sembolik şiddet yoktu, buraları daha ziyade maddî olarak sömürüldü demek de yine aynı şekilde doğru olmayacaktır.

Postkolonyalizmin, kolonyalizmin kavramsal bir eleştirisi. Bugün bu eleştiri hâlâ çok kıymetli, zira kolonyal tahakküm ilişkileri bitmiş değil.

 

Teşekkürler…

 

 

(Röportaj, Nida Dergisi 171. “Düşüncenin Asaleti” sayısında yayınlanmıştır.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


8 × = altmış dört

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm