Prof. Medaim YANIK ile Görsel Kültür ve Şiddetin Toplumsallaşması üzerine

Söyleşen: Mücahid Sağman

 

Hocam öncelikle bir tanımlama yapmak adına; bireysel ve toplumsal şiddet gibi bir ayrıma gidebilir miyiz? Ayrıca şiddet için üretilebilen ya da tetiklenebilen bir “duygu” tanımı yapmak doğrumudur ya da şiddet toplumsal ilişkilerin kaçınılmaz bir hâli midir?

Bireysel ve toplumsal şiddet arasında ayrım yapabiliriz. Bireylerin şiddeti ile toplumsal grupların şiddetlerinin kökenleri de birbirinden farklıdır. İnsanlar neden şiddet uygular ya da neden uyuşmazlık yaşar ve bunun çözüm yolu olarak da neden şiddeti seçer. Şiddet, bir şeyleri elde tutmak için kullanılan bir araç. Kişilerin bir takım talepleri, istekleri var ve bazen bunları şiddet içeren yöntemler ile de almak istiyorlar. Bu noktada ana sorulardan bir tanesi; insanlar neden şiddet yoluna başvururlar da hukuki yolları tercih etmezler? Psikoloji literatürü, çatışma analizi çözümü literatürü bize şunu söylüyor: İnsanların şiddet uygulama kapasitesi biyolojik yapılarında, doğalarında var, hem de bunu sosyal yöntemler ile öğrenebiliyorlar. Zaten biyolojik olanla sosyal olan bu noktada dinamik bir etkileşim halinde.

Biyolojik bir takım eğilimler, güdüler insanların duygularını harekete geçirir ve şiddet bunun sonucunda ortaya çıkabilir. Örnek olarak Habil ile Kabil kıssasında gördüğümüz gibi maddi bir öğenin ya da bir güç istencinin etkisinden ziyade bir kıskançlık dürtüsünün sonucunda Kabil’in Habil’i öldürdüğünü görüyoruz, yani girilen psikolojik durumlar şiddete neden olabiliyor. Örnekte gördüğümüz çok erken dönemlerde bir peygamber çocuğu bunu yaşayabildiğine göre maalesef insanlık halinde şiddetin tamamen ortadan kaldırılması pek mümkün gözükmüyor. Şiddet bu güne kadar hep varolmuştur ve bundan sonrada muhtemelen olacaktır ama bütün dinler, medeniyetler, geleneksel-modern bütün toplumlar insan şiddetini toparlamak, onu rast gelelikten korumak ve şiddete sebebiyet verecek meselelerin hukuki yollar ile çözümü için bir mücadele içinde olmuşlardır. Çünkü insan kendi haline kaldığında kendi işini kendi yapmak ister ama bir yerde din, medeniyet, bir şehir düzeni oluşmaya başladığında şiddete sebep olacak unsurlar bir takım kurallar ile çözülmeye çalışılır. Kısacası dinler, medeniyetler şiddet dürtüsünü hep düzenlemeye çalışmıştır. Tüm bunların yanında insanın çoklu bir varlık olduğunu ifade etmek gerekir, yani insan sadece şiddet potansiyeline sahip bir varlık değildir. Yardımlaşma, dayanışma gibi olumlu bir takım duygular da insan doğasında mevcuttur. Yani şiddet olgusundan bahsederken insandaki bu çoklu yapıyı göz önünde bulundurmak gerekir.

Üstteki soru ile bağlantılı olarak şiddeti tanımlama biçimi ve dolayısıyla onu besleyen saikleri tespit çabası toplumun kendi hafızasına göre mi ortaya çıkıyor? Yoksa evrensel bir şiddet kurgusu var mıdır?

Elbetteki Herhangi bir alanda bir içgüdünün olması, onun sosyal faktörler tarafından etkilenmediği anlamına gelmez. Mesela, bireysel şiddet kullanılarak hak arama davranışının tarihin belirli dönemlerinde artma ve azalmalar gösterdiğini görüyoruz. Bu da o dönemdeki dış faktörlerin etkisi ile olmakta, zira bir medeniyet, bir şehir, bir adalet sistemi kurulabilmiş ise bireysel şiddet eğilimi azalabiliyor. Bunun tam tersi bir durumda yani kuralların işlemediği, geleneklerin zayıfladığı ve hukuk sisteminin aksadığı, fakirlik, eğitimsizlik gibi sosyal problemlerin görüldüğü toplumlarda bireysel şiddette artma olabiliyor. Yani bireysel şiddetteki bu durumlar bize gösteriyor ki, evet, bir şiddet güdüsü söz konusu ama bu güdü hep terbiye edilmek istenmiştir ve bu güdünün terbiye edilmesi de sosyal düzenle çok yakından ilgilidir. Toplumsal grupların şiddeti bireysel şiddetten biraz farklı; özellikle kimlik üzerinden bir hak arama davranışının barışçıl ve şiddet yolu ile olması biraz şartlar ile ilgili. Fakat şunu görüyoruz ki sosyal gruplar baskı altına alındığında, örneğin kendilerine karşı adaletsiz davranıldığını düşündüklerinde ya da kimliklerinin tanınmadığını düşündüklerinde bu kimlik grupları yaşanılan bu durumu düzeltmek için hemen hemen her yerde harekete geçer. Dîni veya etnik bütün gruplar için mesele az çok böyledir. Ama hak arama davranışının hangi yöntemler ile yapıldığı, döneme ve liderlerin özelliğine göre değişiyor. Örnek olarak; Hindistan’da Gandi şiddet karşıtı bir yolla hak arayışı içine girmiş iken, 1960’lı yılların Marksist, sosyalist hareketleri içinde bir takım haklar isteyen nerdeyse bütün gruplar silahlı bir mücadele verdi. Yani hak arama davranışı meşru bir şey ama bunun şiddet yolu ile olması kaçınılmaz bir şey değil. Nasıl ki bireysel şiddetin kontrol altına alınması için uğraşılmış ise toplumsal şiddetin de kontrol altına alınması gerekir. Devlet aklının bu işi çözebilecek tarzda çalışması gerekir. Nasıl ki bireysel şiddette bir adalet arayışı ile uzlaştırma gibi bir mesele var ise, kimlik grupları arasındaki gerilimleri de azaltmak gerekir. Çünkü hem bireysel şiddet hem grupların birbirine uyguladığı şiddet her zaman bir kısır döngü oluşturmuştur. Şiddet şiddeti doğurur; kısır döngü şeklinde devam eder çünkü. Büyük grupları yok etmek mümkün değildir. Bu yüzden er ya da geç oradan başka bir grup çıkıp bir şiddet döngüsü oluşturur. O yüzden hak arama davranışlarına talebi ciddiye alan, ona bilgece eğilen, talepleri meşru sınırlar içerisinde gerçekleştirmeye çalışan bir müzakere sürecine giren bir akıl gerekli.

Acaba yaşadığımız yüzyıl bireysel ve toplumsal şiddetin nasıl bir halde olduğu bir zaman? Son yüzyılımız hem bireysel hem de toplumsal şiddetin yoğun olduğu bir dönem. Özellikle soğuk savaş döneminden hemen sonraki dönemde özellikle etnik gruplar arası çatışmalarda bir artma oldu. Dünya haritasını önümüze alıp gruplar arası çatışmaların olduğu noktaları inceler isek şiddetin ve çatışmaların dünya çapında yaygın olduğunu görürüz. Bulunduğumuz dünya aslında adalet açısından dengenin sağlanmadığı, kuzeyi ile güneyi arasında büyük uçurumların olduğu, insanlığın vicdanını temsil edecek değerlerin olmadığı, çatışmaları çözmek noktasında kurumların zayıf olduğu bir dünyadayız. BM ve benzeri kurumlar bu fonksiyonlarını yerine getirmiyor gibi görünüyor. Fakat bugün dünyamızda en sancılı yerler İslâm dünyasında. Maalesef İslâm dünyası içerisinde bir iç hesaplaşma varmış gibi görünüyor. Bunun iki boyutu var; hem kendi dinamiklerinden kaynaklı bir şey hem de dış güçlerin dinamiklerinden kaynaklanan bir şey.  Dış güçler zaten uzunca bir süredir İslâm ülkelerinin iç yapısını bozma eğiliminde. Parçalama eğiliminde. Sunî güçler, sunî sınırlar çıkarma eğiliminde.  Onlardan gelen bu miras iç gerilimi arttırmış durumda. Tabiî İslâm dünyasının mezhepsel ayrışımı da ciddi bir problem olarak karşımızda. Ve problemin çözümünde entelektüellerin, düşünen insanların ciddi mânâda bu problemin üzerine eğilmeleri gerekiyor.

Şiddetin yaygınlaşmasında/toplumsallaşmasında görsel kültürün sunduğu cinsellik, belki kaba mizah, aile problemlerinin (aldatma vs) gibi diğer saiklerin etkisi nedir?

Şiddet davranışını basın, sosyal medya nasıl etkiler sorusu, sosyal psikolojinin en temel sorularından bir tanesidir. Bununla ilgili klasik çalışmalar vardır, örneğin Albert Bandura’nın bobo doll dediğimiz bir deneyi var. Yapılan şey şu; çocuklar bir odada aralarında oyun oynuyorlar. Bir hacı yatmazı odanın bir ucuna koyuyorlar. Erişkin bir kişi odaya girip hacı yatmaza tekme veya yumruk atma sûreti ile zarar vermeye başlıyor ve beş dakika kadar bu durum sürüyor ve sonunda yetişkin kişi odadan ayrılıyor. Bir başka grupta yine bir yetişkin geliyor ve yine bir beş dakika kadar odada duruyor ama o hacı yatmaza herhangi bir hasar vermeden, bir şiddet eylemi uygulamadan geri dönüyor. Şiddete şahid olmuş çocuklar, erişkin kişi çıktıktan sonra bu davranışı kendileri sergiliyorlar. Bu durum bize şiddet davranışının öğrenilebilir olduğunu gösteriyor ve şiddet davranışının izlenmesi bu davranışın uygulanmasına sebep olabilir. Modern dünya şiddet davranışları mesajlarına açık bir dünyadır. Her yaşta sürekli şiddet görüntülerinin, şiddet mesajlarının alınabildiği bir dünyadır. Bu yüzden dünyanın her tarafında şiddetin medya üzerinden dağılımını kontrol etme çabalarının olduğunu görüyoruz. Sınırlamalar getirilmeye çalışılıyor, uyarı işaretleri konuyor vs ama dünyanın birçok yerinde hem yetişkinler hem çocuklar bizzat şiddetin kol gezdiği bir ortamda yaşıyorlar. Örneğin eğer bugün Filistin’de Suriye’de veya Irak’ta iseniz, bizzat şiddetin içinde, onu gören, hissedebilen bir konumdasınızdır demektir. Yapılan bir araştırmaya göre Filistin’de yaşayan bir çocuğun şiddete şahid olma oranı yüzde 90’lar civarında. Bu durumun insan psikolojisine elbette ki ciddi etkileri oluyor. Yine klinik psikolojiden bildiğimiz bir şey; travma çalışmaları, da bize bunu söylüyor. Şiddete uğramış olmak, buna şahid olmak, insanın şiddet davranışını artırıcı bir özellik gösteriyor. Tabiî bu mutlak bir durumu ifade etmiyor ama şiddete uğramış birinin şiddete uğramamış birine göre şiddet uygulama olasılığı daha yüksek. Görsel hafıza bu noktada son derece etkili bir unsur elbette. Çünkü bu durumun kaydedilmesi ve bir biyolojisinin oluşması, bu travmatik anıların tekrar tekrar hatırlanmasına sebep oluyor. Bu sebeple kitle iletişim araçlarının şiddet mesajlarının kontrolü, gibi bir çabanın olması gerekiyor ama görüldüğü gibi bunları denetlemek de çok kolay değil.

Üstteki soru ile bağlantılı olarak son dönemlerde sıkça dile getirilen “kadına şiddet” haberleri toplumsal şiddeti tetikler mi sizce? Yoksa kimi uzmanlarca dile getirildiği gibi bu sadece vakıanın haber edilmesi midir?

Kadına şiddet meselesine gelir isek; kadına şiddet hemen hemen bütün toplumsal gruplarda mevcut. Dünyada Kadınların nerdeyse üçte biri şiddete maruz kalıyor. Bu yüzden bütün toplumlar, bütün dinler, medeniyetler; hem kadını hem çocuğu, hem yaşlıyı görece daha güçlü olan erkek erişkinden korumaya çalışırlar. Çünkü kendi hallerine kaldıklarında, kadın da çocuk da yaşlı da güç elde etme ve bunu kullanma açısından erişkin erkekten daha dezavantajlı konumda. O yüzden bu durumlarda dezavantajlıyı koruma, gücü elinde bulunduranları da sınırlandırma çabası bütün hukuklarda, dinlerde, medeniyetlerde vardır. İslâm’da da perspektif az çok böyledir; çocukları korumak, yaşlıya hürmet etmek, kadınlara karşı zalimce davranmamak, adaleti sağlamak gibi bir yaklaşım vardır. Aşağı yukarı Batı hukukunun da geldiği nokta buna yakındır, onlar da benzer bir bakış açısı içerisinde. Tüm dünya, kadına yönelik şiddetin, zayıfa yönelik şiddetin var olduğu ve bunun nasıl kontrol edilebileceği noktasında bir çaba içerisinde ve birçok devlet, bir takım sosyal gruplar, kadına uygulanan şiddetin önüne geçme eğiliminde. Kısacası kadına yönelik şiddetin engellenmeye çalışılması meşru bir durumdur ve kadının, çocuğun, yaşlının korunması İslâm’ın kültürel kodları ile de oldukça uyumludur, ama bunun hangi yöntemler ile, hangi oranlar ile, pratik durumlarda nasıl olacağı ile ilgili kültürel kodlarımızın tartışması yapılabilir. Uygulamaların bazıları iyi bazıları kötü olabilir. Bazıları da geliştirilme ihtiyacı taşıyabilir ama perspektif olarak kadının, güçsüz olanın korunması gerektiğine inanıyorum.

Sosyal medyada özellikle şiddet içeren videolar sıkça yayınlanıyor hatta beğeni topluyor. Sosyallikle ifade edilen bu alanın şiddetin yaygınlaşmasında sinema veya Tv’ye göre nasıl bir etkisi vardır?

Görsel olanın insan davranışında veya insanın karar almasında ya da insanın duygularında daha etkili olduğuna dair bir kanaat mevcut. Görsel imajlar, imgeler insan zihninde karşılık bulabilir. Estetiklikle sunulan ve şiddet içeren görselin cezbediciliğinden de bahsedebiliriz. En azından daha alt kültürlerde olanlara cezbedici olabilir. Bir mesajın aslında alıcıları da eşit değildir. Mesajın kendisinde bir öz var ise bunu alan kişilerde de mesaja karşı daha farklı tepki verme biçimi vardır. Örneğin şiddet davranışına karşı daha bilinçli olan, buna karşı negatif bir tutumu olan kişi kısmi bir şekilde etkilenir iken, hatta karşı mekanizmalar oluşturup etkilenmemeyi başarabilir iken; buna daha yatkın olan bir birey aynı mesajı idealleştirerek de alabilir. Yani şiddet mesajı her insanda aynı sonuca yol açmaz. Çünkü şiddet kodu bir mesaj olarak geliyor ve bunu siz dekod ediyorsunuz. Bu süreci yaşayan kişide, sürecin sonucunun ne olacağı meselesinde bir aktör oluyor. Ama kabaca görselliğin güçlü olması, bunun biraz da estetize edilmesi, canlılık kazanması, etki gücünü artırabilir. Bu sebepten reklamlarda çok güçlü imajlar, resim şeklindeki imajlar verilmeye çalışılır. Güçlü şiddet imgeleri verilebilir. Bu noktada sadece resim de şiddet malzemesi verebilecek bir güce sahip olabilir. Ama mesela bir resimle verilebilecek iki malzemeyi karşılaştıracak olursak, kılıç ve kırbaç; kırbaç daha negatif bir öğe iken, haksızlığı zulmü ifade eden bir öğe iken, kılıç için daha pozitif imgeler vardır. Örneğin Japon kılıcı, Osmanlı kılıcı, Hz. Ali’nin kılıcı… O yüzden her bir aracın, malzemenin, kültürel kodlar ile ilişkili olduğunu unutmamak lazım. Toplumsal gruplar, diyelim ki bir kılıca, bir bıçağa farklı anlamlar ve değerler vererek de onu içselleştirebilirler. Ve bu içselleştirme, bunun bir şiddet davranışına dönüşüp dönüşmeyeceğini belirleyebilir. Toptanca şöyle bir şey diyemiyoruz; görsel herhangi bir şey  davranışın oluşumuna sebep verir. Çünkü mutlak bir neden-sonuç ilişkisi kurmak sosyal bilimlerin doğasına aykırıdır. Sadece yaşanılan durumu, öğeleri bir etken olarak ele almak mümkündür.

NİDA DERGİSİ 161. SAYI EKİM – KASIM 2013

 

 

Kimdir?

Medaim Yanık

Tıp eğitimine 1987 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde başladı. Uzmanlığını 2000 yılında Cerrahpaşa Psikiyatri Kliniği’nde tamamladı. Uzmanlık tezini çocukluk çağı travmatik yaşantıları alanında yaptı. 2000–2005 yılları arasında Harran Üniversitesi’nde çalışırken bipolar (manik depresif hastalık) polikliniğini 5 yıl boyunca yürüttü. Şanlıurfa’nın zengin kültürel atmosferinden etkilenerek kültürel psikiyatri çalışmaya başladı. 2005–2009 yılları arasında Bakırköy Ruh Sinir Hastalıkları Hastanesi başhekimliği ve Sağlık Bakanı’nın ruh sağlığı alanında danışmanlığını yaptı. Bu dönemde “ruh sağlığı hastanelerinin iyileştirilmesi”,“ruh sağlığı eylem planı”nın yazılması, “toplum psikiyatrisi modeli”ne geçilmesi ve “psikiyatri hastanesi mimarisi” konularında çalıştı. 2009 yılından itibaren İstanbul Şehir Üniversitesi’nin ve psikoloji bölümünün kuruluş çalışmalarına katıldı. Halen, klinik kültürel psikiyatri / psikoloji, siyaset psikiyatri/psikolojisi, çatışma analizi ve çözümleri ve çift terapileri alanlarında çalışmaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


− iki = 4

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm