TASAVVUF

Yazar: Semra Kürün

 

Son zamanlarda kimi Müslümanların İslâm’la tasavvufu bir kefede değerlendirdiklerini, kurtuluşun İslam ve tasavvufta, ‘İslam tasavvufu’nda olduğunu dile getirdiklerini duyuyor ve görüyoruz. Kur’ân’da adı geçmemesine, asr-ı saadette olmamasına, sünnette zikredilmemesine rağmen insanları bu kadar etkisi altına alan tasavvuf nedir? Nasıl bir etki alanına sahiptir ki birçoklarını ‘tasavvufsuz İslâm olmaz’ kanaatine bile vardırmaktadır. Evet, her dönemde olduğu gibi modern çağda da tasavvuf birçok insanı etkilemekte… Peki, nedir tasavvuf? İslâm’a paralel bir dîn haline gelmiş olan tasavvufu tanıyalım.

İslâm ansiklopedine baktığımızda tasavvufun: “İslâm’da ruhî ve manevi boyutu öne çıkaran, dînî hayat ve düşünce biçimine verilen ad” diye tanımlandığını görüyoruz. Oysa biz İslâm’ın, hayatı maddi ve manevi diye ikiye ayırmadığını, insanı bir bütün kabul edip her yönüyle onu terbiye etmeyi hedeflediğini biliyoruz. İnsan bir bütündür. Yarattığı kulu en iyi tanıyan Allah; insana ihtiyacı olan her şeyi Kur’ân ile sunmuş, bir de Rasulü’yle uygulamasına yine insanı şahid kılmıştır. Onu her yönüyle tatmin edecek, dengede tutacak bir dîn olan İslâm’ı göndermiş ve ancak İslâm’dan razı olmuştur. İnsanın sadece bir yönüne eğildiği iddia edilen tasavvuf bu dengeyi bozmuştur. ‘İddia edilen diyoruz’ çünkü İslâm’ın bütününden ayrılan bir şey aynı zamanda İslâm’ı temsil yetkisini de kaybetmiştir. Tasavvuf anlayışıyla ‘Müslüman’, dünyada da ahrette de iyiliği isterken, dünyayı ihmal etmiştir; Allah’ın helal kıldığı birçok güzellikten mahrum etmiştir kendini. Böylece İnsan, yalnızca nefsine karşı cihad etmeye, akıl ve iradesini devre dışı bırakmaya programlanmış, dengesi bozulmuş ve iradesiz bırakılmış, kendine ait kararları başka birinin yani şeyhinin iradesine teslim etmiştir.

Başka bir tanımda tasavvuf; ‘Allah’ın seni sende öldürmesi ve seni kendisiyle diriltmesi’ gibi ne idüğü belirsiz, muğlak bir ifade ile tarif edilir.

Tasavvuf, Allah dışındaki her şeyden el çekmek, tanınmamayı seçmek, kişiliğini ve kimliğini başka birinin, tarikatının, şeyhinin kimliğinde eritmek demektir. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmak gibi İslâm’ın düsturu olan ifadeler de sanki tasavvufla gün yüzüne çıkmış bir gerçekmiş gibi sunulmaktadır. Şu bilinmelidir ki Müslümanın kimliğini eritmesi, yok etmesi, tanınmamayı tercih etmesi değil; bilinmesi, görünür olması, kişiliği ve kimliği ile tanınıp bilinmesi ‘takva’dır.

Tasavvufun temel niteliğini zühd ile açıklanır. Maddi değerlerden yüz çevirerek katıksız bir dînî hayatı gerçekleştirme çabası… Ve bu meyanda tasavvuf, kendine özgü ibadet şekilleri uydurmuş, Allah’ın kulundan yapmasını istediği ibadetler yetersizmiş gibi; vird, rabıta, inziva, riyazet vs. şeyleri İslâm’ın malıymış gibi Kur’ân ve sünnetsiz, sınırlarını kendilerinin çizdiği bir hayata talip olmuştur.

Sistemleşen tasavvuf anlayışına göre peygamberler Allah’tan ancak bir melek aracılığı ile bilgi alabilirken, veliler doğrudan, aracısız bilgi (ilham) alıyordu. Gerçek bilim (marifet) Allah’tan doğrudan alınan bilgiden oluşandır tasavvuf anlayışı için. Evren, varlığını ve işleyişini bir veliler yöntemine (rical’ul gayb) borçludur. Allah, bütün isim ve sıfatlarıyla velide (insan-ı kamil) tecelli eder, onun ağzından konuşur.

Mevlana Celaleddin Rumi, İbn-i Arabi gibi mutasavvıfların  eserlerine baktığımızda bunun örneklerine çokça rastlayabiliriz. Burada asıl önemli nokta ‘bilginin kaynağı’ sorunudur. Bilgi kaynağını direk keşf-u keramet ile Allah’a dayandıran bir insan veya ekole nasıl itiraz edilebilir ki! Bilgi kaynaklarını Allah’a dayandırdıklarından dolayı ‘ne uydursan tutar’ usulüyle işleyen bir düşünce ekolüdür tasavvuf. Bilgi kaynakları ‘ilham’dır ve yazmış oldukları hiçbir eserin aslında kendileri tarafından değil, Allah tarafından yazdırıldığını çekinmeden iddia ederler. Mevlana’nın mesnevisinin mukaddime kısmında bunu Mevlâna’nın kendisinden de okuyabiliriz. Ve işte mesnevinin kendisinden bir örnek;

Kendi anlayışındaki kusur yüzünden mesneviyi kınamaya kalkışana cevap:

Ey kınayan köpek, sen hav hav edip duruyorsun da Allah’tan gelen ilhamla yazılmış Kur’ân’ı kınamakla hükmünden kurtulurum mu sanıyorsun? (Mesnevi, C. 3 beyit 4282)

Yine Mesnevi’den; “Şüphe yok ki mesnevi gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur’ân’ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı kâtiplerin elleri ile yazılmıştır, temiz kişilerden başkalarının dokunmasına müsaade etmezler. Mesnevi âlemlerin rabbinden inmedir. Bâtıl ne önünden gelebilir ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; tanrı en iyi koruyandır, merhametlilerin en merhametlisidir.” (Mesnevi, C. 1, giriş kısmı)

Ve bir diğer mutasavvıf olan İbn-i Arabi’ye bakalım; “Peygamberler hangi kaynaktan alıyorlarsa o kaynaktan” aldığını iddia etmiştir. Allah’ın sözlerini harfli ve harfsiz olarak işittiğini ve ilahi bir telkinle kendisine bildirilmemiş hiç bir bilgiyi yazmadığını ileri sürmüştür. (Fütûhât-ı  Mekkiyye, s. 548)

Evet, görüyorsunuz, Kur’ân’a alternatif yeni Kur’ânlar, peygambere alternatif yeni peygamberler ortaya çıkmıştır. Bunların Kur’ânla uyuşup uyuşmadığını sizler de takdir edeceksinizdir.

Burada şu gibi ifadelerle bu ibareleri telif edenler olacaktır: “Bu ifadelerin mecazı, bâtınî anlamı vardır.” Gizemli bir dil keşfederek durumu kotarma tarzında birtakım savunmalar… Evet, tasavvuf, Kur’ân’ın kullandığı dili kullanmaktan hep kaçınmıştır. İddialarını her zaman bâtınî ilme(!) dayandırmıştır. Tasavvuf inancına göre zahirî ilme gerek yoktur zira o insanı yanıltabilir. Gerçek ve yanılmaz bilgi şeyhin doğrudan Allah’tan aldığı bâtınî bilgidir. Bu konuda Gazzâlî şöyle der; “Bil ki, tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlere değil, ilham ilimlerinedir. Onun için ilim tahsil etmeye, yazarların yazdıklarını okumaya, görüşleri ve gösterilen delilleri araştırmaya gayret etmemişlerdir. Nebiler ve velilere bu bilgilenme işi; öğrenme, okuma ve kitaplar yazmakla değil, dünyaya karşı zahidlik, dünya ilişkilerinden ilgiyi kesme, meşguliyetlerini kalpten çıkarma ve himmet künhü ile Allah’a yönelmekle olur.” (Gazzâlî, İhya, 3/18)

İslâm göre ilim ile uğraşan her kişi İslâm’ı anlamaya kapasiteli yaratılmıştır, kim ilme talib olursa bu nimete nail olacaktır. Rasihun olmak insanın çabası, gayreti neticesinde erişilecek bir haldir. Bir dil uydurup da bunu belli bir zümreye (tasavvufta bu zümre mürşid-i kâmillerdir) verdiğinizde, o zümrenin her uydurduğuna İslâm demek durumundasınızdır, çünkü o, iddiasınca direk Allah ile temastadır. Bu ise İslâm’ın değil; tasavvufun yöntemidir. Giz, sır, bâtınîlik, ilm-i ledun gibi şeylerde gerçek, zahir, vazıh dediğimiz açıklık, alenilik kaybedilmiştir.

Bir şeyin mecazını, icazını yaparak zorlayacağımıza, elimizde şaşmaz kaynak ile yolumuzu bulmak en akıllıca bir yöneliştir. Müslüman, sırat-ı müstakimden ayağının kaymasını istemiyorsa ölçüsü bu olmalıdır. Delilsiz konuşmamalı, vahye dayanmayan sözden uzak durmalı, gereksiz sözden kaçınmalıdır.

Bir şeye körü körüne yani taassupla bağlanmanın hiçbir anlamı yoktur. Öğüde kulak verip doğruyu tasdik etmek Müslüman için en büyük fazilettir. Beyinlerden şirk ve hurafe tortuları atılmadıkça, zihinler kirden arınmadıkça ne Allah’ın rahmeti ne de vahdet gerçekleşecektir.

Bir de tasavvufu ‘aklîleştirme’, ‘kabul edilebilir kılma’, ‘yanlışlardan arındırıp doğrusuna tâbi olma’ çabası vardır… O halde biz de şunu deriz, İslâm ve İslâm’daki kavramlar yetmiyor mu ki sınırlarını Allah’ın belirlemediği terimlere ihtiyaç duyalım. İslâm’da tefekkür, takva, huşu ve haşyete dayalı ifadeler Kur’ân bütünlüğü içerisinde tanımlanmıştır. Acaba bu kavramlar hangi alanda yetersiz görülmektedir!? İslâm’ı yaşamada bu türden beşerî söylem ve terimlere ihtiyaç yoktur. Çünkü her beşerî söylem ve yakıştırmada kısırlık, muğlaklık ve belirsizlik vardır.

Bu nedenle ne İslâm ve felsefe, ne İslam ve tasavvuf gibi buna benzer terimlere İslâm’ın ihtiyacı yoktur. İslâm kendi başına bir hayat tarzıdır.

Bir kısmını çöpe atacağımız veya kafamızı kurcalayacak şeylere neden tevessül edelim. ‘Tasavvufta doğru yok mu’ diyenlere tabiî ki vardır ve olacaktır da deriz rahatlıkla. Fakat neden ısrarla ve inatla bu doğruların zaten İslâm’da varolduğu zikredilmeyip de ille de ‘tasavvuf’ gibi İslâm-dışı birçok kültür karışımı bir anlayışta ısrar edilmektedir? Bu ısrarda bir art niyet ve ‘uyanıklık(!)’ yoksa eğer bir saflık ve ilimsizlik vardır. Her hâlükârda ikisi de Müslümanlar için bâtıldır.

Gelelim tasavvufun temel ilkelerinden biri kabul edilen ‘vahdet-i vücud’a. Arapçada bir isim tamlaması olan bu ifade, “vücudun birliği, varlığın tekliği” anlamına gelir. Ama felsefî bir terim olarak, sözlük anlamını değiştirmeksizin daha geniş bir mânâ ifade etmektedir. Yani âlemde yaratıcı, yaratılan diye bir ayrım söz konusu olmaksızın her şeyin ‘bir’ olduğu düşüncesidir. Bu düşünceye tasavvuf menşeli denmekle birlikte aslına Yunan felsefesi ve Yunan filozoflarında rastlanmaktadır. Özellikle Eflatun’un “idealar âlemi” düşüncesi bu anlayışın bir benzeridir. Ona göre esas âlem “idealar âlemidir.” Bu gördüklerimiz ise, onun bir yansımasıdır. Gerçek âlem değildir. Mağara örneği bunu anlatmaktadır. Bu âlem gerçek âlemin bir aynasıdır, düşüncesini ileri sürmektedir. Yukarıdaki üç filozofun ve diğerlerinin savunduğu “âlem kadimdir (öncesiz, öncesi yoktur, yaratılmamıştır)” görüşü, aynen vahdet-i vücud felsefesine yansımıştır.

Tevhid dîni olan İslâm’da “Allah’tan başka ilah yoktur” inancı esasken; tasavvufta (la mevcude ilellah) “Allah’tan başka mevcut yoktur.” diğer bir ifadeyle “her şey Allah’tır” inancı temel alınmıştır. İbn-i Arabi bu konuda söyle demektedir. “Hakikat budur ki Halık mahluk; mahluk halıktır. Bunların hepsi bir tek varlıktandır. Hayır, belki o, tek varlıktır ve yine o, çokluk olan varlıktır.” (Arabi, Fusûsu’l-Hikem, s. 78)

Bu anlayışı dört başlık altında incelememiz, meseleyi açığa kavuşturmak açısından çok önemlidir.

Birinci mesele, Allah’ın yaratıcı olduğu, âlemde görülen her şeyin ise yaratılan (mahluk) olduğu esasıdır. Bunu belgeleyen ayetler:

“O, yerdekilerin hepsini sizin için yaratmıştır.” (2/29)

“Yeri ve gökleri yaratan Allah’a hamd olsun.” (6/1)

“Şüphesiz Rabb’iniz Allah, yeri ve gökleri altı günde yarattı.” (7/54; 10/3)

“Görmedin mi, Allah yeri ve gökleri hak ile yaratmıştır.” (14/19)

“İnsanı da bir nutfeden yarattı.” (16/4)

“O, geceyi, gündüzü, ayı ve güneşi yaratandır.” (21/33)

“Allah, her canlıyı sudan yarattı.” (24/45)

“Ve O, her şeyi yarattı.” (25/6)

“Allah, yedi (kat) göğü ve onun benzeri yeri yaratmıştır.” (65/12)

“O, ölümü ve hayatı yaratandır.” (65/2)

Bu ve daha birçok ayet, Allah’ın yaratıcı, âlemin ve âlemde bulunan her şeyin yaratılan  olduğunu açıkça bildirmektedir. Fakat ‘vahdet-i vücud’da ise böyle bir anlayış yoktur. Vücut bir olunca, artık yaratan ve yaratılan diye bir şey düşünülmez ve her şey birdir ve her şey aynıdır. Yaratıcı da aynı, yaratılan da aynı, aralarında fark yoktur. Ne yazık ki böylesi inkârcı bir felsefe, tasavvuf adı altında İslâm âlemine girmiş ve bu felsefenin öncülüğünü de Muhyiddin Arabi yapmıştır.

İkinci mesele; Vücut bir olunca, âlemin yaratılmış olmayacağı ve âlemin kadim olduğu meselesidir. Hâlbuki âlem kadim değil, sonradan olandır. Sonradan olduğunu yukarıdaki ayetler beyan etmektedir.

Üçüncü mesele; Vücudun birliğine inanmakla, âlemin sonu olmayacağı iddia edilmektedir. Hâlbuki Allah, yarattığı bu âlemdeki her şeyin bir sonu olduğunu ifade etmektedir. “Her şey yok olucudur. Celal ve ikram sahibi Rabb’inin vechi bâki kalacaktır.” (55/ 27–28) Kıyametin olacağına dair ayetler de bunu en güzel bir şekilde belirtmektedir. Ayrıca ahiret  âlemine iman esasını da vahdet-i vücud felsefesi inkâr etmektedir. Çünkü âlemin sonu olmayınca, ahiret âlemi denilen bir olay da olmayacaktır. Çünkü her şey Allah ile beraber Allah’ta yok olacak ya da her şey Allah olduğu için böyle bir sona gerek kalmayacaktır. İbn Farız, vahdet-i vücud felsefesine inananlardandır. Önceleri kendisinin Allah olduğunu sanıyordu. Fakat ruhu kabz olunacağı sırada, zannının bâtıl olduğu kendisine aşikâr olmuş ve bunun için son anında aşağıdaki mısraları söylemiştir;

Benim menzilim sizce olmuşsa da sevimli

Umduğuma kavuşmadım, yitirdim hep günlerimi

Nefsim zaferinden emin olmuştu bir zamanlar

Bugün anlıyorum ki boş ve bâtılmış hep onlar…

Ahirete iman, imanın esaslarından biridir. Bu durum mü’minlerin en büyük özelliğidir ve kâfirlerden ayıran en büyük farklardan biridir. “Ahirete de kesin bilgiyle iman ederler.” (2/4) Kur’ân’da mü’minlerden bahsedilirken, onlar Allah’a ve ahiret gününe iman ederler, denir. Vücudun birliği ise, ahiret  denen bir âlemi istememektedir. Vücut bir olunca, her şey iç içe olunca gerek yoktur. Bu ise imanın esaslarından birini inkârdır.

Dördüncü mesele; vücut bir, her şey Allah ile aynı olunca, insanlar için helal ve haram diye bir şeyin olması da söz konusu değildir. Zaten bu felsefeye inanan mülhid sofiler, belli bir aşamadan sonra böylesi yasakların kalkacağını kendi kitaplarında açıkça yazıya aktarmaktan çekinmemişlerdir. Onun için İslâm şeriat mahkemeleri böylelerinin idamına karar almış ve uygulamışlardır.

Yukarıda sıraladığımız meseleler ışığında, vahdet-i vücud denen bu felsefeyi kabul etmek insanı şirke götürür. Kaynağı yunan felsefesidir. Meseleler Kur’ân ve Sünnet ışığında değerlendirilmemiştir. Zaten böylesi felsefelerin İslâm âlemine girişi, Yunanca ve Latince kimya, felsefe vb kitapların hicri ikinci asırda tercüme edilmesinden sonra olmuştur. Özellikle Emevîler’in son  devirlerinde yaygınlaşmaya başlamış, Abbasiler döneminde en ileri seviyeye ulaşmıştır. Bu tür etkilenmelerle İslâm âlemine böylesi inkârcı felsefeleri  sokanlardan birisi de Muhyiddin Arabi’dir.

Bir Felsefî Düşünüş ve Sistem Olarak Tasavvuf

İslâm’ın zühd ve takvasını, nefsin terbiyesini amaçlayan tasavvuf ki bu ikinci kısma tasavvuf demeye bile gerek yoktur. Çünkü Kur’ân da takva, güzel ahlâk, nefs terbiyesi, insanın manevi yönünün düzeltilmesi konuları çokça işlenmiştir. Ayrıca bunun adına tasavvuf deyip ayırmaya ihtiyaç yoktur. Hem İslâm bir bütündür, sadece insanın takvasıyla, nefis terbiyesiyle, ahlâkıyla uğraşmaz, aynı zamanda cihadıyla, ameliyle, sosyal yaşamıyla, ilmiyle, hukukuyla ve her şeyiyle ilgilenir. O halde İslâm’ın bir bölümünü alıp onda derinleşmeye çalışmak ve böylesi sistemler oluşturmak ve onlara bambaşka isimler vermek İslâm’ın ruhuna ters düşmektedir.

Hallac-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” (Ben Hakkım) sözü de, yukarıda zikrettiğimiz Vahdet-i Vücud felsefesinin bir yansımasıdır. Hakk kelimesini iyi anlamak için Kur’ân ayetlerine bir göz atalım:

“Kendilerine kitap verilenlerden Hakk dîni dîn edinmeyenler…” (9/29)

“Peygamberini hidayette ve Hakk dîn ile gönderen odur.” (9/33)

“Öyleyse Hakk’tan sonra sapıklıktan başka ne vardır?” (10/32)

“De ki: ‘Evet, Rabb’ime  yemin olsun ki, kuşkusuz o bir Hakk’tır.’” (10/53)

“Andolsun, Rabb’inden  sana Hakk gelmiştir.” (10/94)

“Sonra onlar, Allah’a döndürülürler. Onların mevlası Hakk’tır. Dikkat! Hüküm yalnızca O’nundur.” (6/62)

Bunlar ve benzeri ayetlerde görüldüğü üzere, Hakk kelimesi, İslâm dînini, vahiyleri ve gerçek olan her şeyi kapsamına almakla birlikte, Allah’ın adı olarak da ayetlerde geçmektedir. Ve Allah’ın 99 isminden biri de budur.

Şimdi kalkıp da apaçık olan bu cümleyi sağa-sola çekerek yorum yapmak ne kadar doğrudur? Hallac-ı Mansur, kendisi hiç yorum yapmamış ve düşüncesinden sonuna kadar vazgeçmemiştir. O günün âlimleri ve hâkimleri bu sözden vazgeçmesi için ikna etmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Ve sonunda idam edilmiştir. Bu tür cümleleri anlamak için aslında Vahdet-i vücud felsefesini iyi anlamak gerekir. Böylesi sözleri yorumlamaya kalkanlar dahi işin içinden çıkamamış, sadece daha da anlaşılmaz hale getirmişlerdir. İşin içinden çıkamayınca da, bu tür sözler “sekerat” halinde sarfedilmiştir deyip kendilerini ve onları kurtarmayı amaçlamışlardır. Hâlbuki sekerat (manevi sarhoşluk) ânında böyle sözleri sarfetmenin caiz olduğunu söyleyen ne bir ayet ne de bir sünnete rastlamak mümkündür. Böylesi sözlere inanmanın mantığı nedir? Hadiste övülen üç nesil (sahabe-tâbiîn-tebei tâbiîn) devrinde de böylesi ifadeler vuku bulmamıştır. Başta da söylediğim gibi bu ifadeler felsefenin bir etkisi ve devamı olarak İslâm âleminde tasavvuf adı altında süregelmiştir. Her şeyin en doğrusunu bilen Allah’tır.

Şimdi biraz da tasavvufu mutasavvıfların ağzından tanıyalım;

“Bugüne kadar dini, dinime yakın olmadığı için arkadaşıma karşı çıkıyordum. Ama bugün kalbim artık her şeyi kabul eder oldu. Ceylanların çayırı, rahiplerin manastırı, putların barınağı, tavaf edenlerin kâbesi, Tevrat’ın sayfaları ve Kur’an’ın mushafı oldu. Süvarileri ne tarafa yönelirse yönelsin ben sevgi dinine inanıyorum.” (İbn-i Arabi, Zehâirü’l-A’lâk Şerhu Tercümânî’l-Eşvâk)

“Müslüman’ım ben, ama Hıristiyanım, Brahmanistim, Zerdüştüm, ey yüce hak, sana tevekkül ettim, kaçma benden. Bir tek tapınağım, mescid, kilise veya puthanem yok benim, sonsuz nimetim yüce yüzündendir, kaçma benden.” (DrMustafa Galveşet-Tasavvuf fi’l- Mizan)

“Arif, Allah’ı her şeyde görendir, belki her şeyin kendisi olarak görendir.”

“Putperestler arif billahtır.”

“Cehennem artık sahiplere ceza değil, tatlı olacaktır.”

“Allah her şeydir ve neye ibadet edilirse, Allah a ibadet edilmiş olur.”

“Her şey Allah olduğu için kulların Allah’tan başka taptığı bütün şeyler de Allah’tır. Bu ayrımı kullar uydurmuştur.”

“Hayal âleminde  Allah’ı gördüm ve bütün söylediklerim ondandır. Rüyada Resulullahı gördüm ve Fusûsu’l-Hikem kitabını yazmamı emretti.” (İbn-i Arabi, Füsûsu’l-Hikem’den alıntı.)

Evet, gerek tasavvufun temel anlayışına, gerek bizzat mutasavvıfların kaynaklarına baktığımızda tasavvufun İslâm’dan apayrı bir dîn olduğu anlaşılıyor. Ve bizlere düşen; “kuzu postuna bürünmüş bir kurt” olan tasavvuftan dînimizi arındırmak ve İslâm’ın saf ve duru anlayışına dönmektir.

“Kur’ân’da Allah’ın dîni bir ‘yol’ olarak (sebilu’llâh/sırât-ı mustakim) yeryüzünde yatay/insanlar arasında ‘Allah ile (ma’allah)’ yürünen bir yol iken; tasavvuf, bu yolu gökyüzüne doğru (melekût) çevirerek, ‘Allah ile birleşmeyi (fena fîllah) nihai amaç olarak yan-dikey bir yola çevirdi.

Tasavvufu savunanlar, İslâm’ı kendinden binlerce yıl önce var olan bir dine/dinselliğe (mistisizm) indirgeyerek, onun öznelliğini/özgürlüğünü ortadan kaldıranlardır. Onlara göre mistisizm deniz, İslam ise nehirlerden bir nehirdir.

Kur’ân “…yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden (Allah) yardım dileriz.” Senin Allah’tan başka hiçbir dostun ve koruyucun yoktur.” (13/37) derken; tasavvuf: “Bir mürşide bağlanmazsan özünü/Yarın Hakk’ın huzurunda var olamazsın.” der.

Kur’ân’ın ‘cihad’ kavramı, yeryüzünün kötülük odaklarıyla dünya arenasında -göğüs göğüse savaşmak dâhil- mücadeleyi önerirken; sufilerin ‘mücahede’ kavramı, insanı savaş meydanına (dünya) sokmadan kendi ile savaşa sokarak enerjisini burada tüketir.

Tasavvufun ahlâk dâvası, özü itibariyle insan ruhunun bedeninden ayrılabildiği bir ‘ruhaniyet’ ve bu ayrılışın prosedürü olan bir ‘rahbaniyet’ veya ‘zühd’ davası iken; Kur’ân’ın dâvası, ruh-beden ilişkisini bir bütünlük içinde (yazı-tura) ahlâk ve din şeklinde bir ‘maneviyat’ davasıdır. Ruhun beden ve Allah ile ilişkisi, bir ‘mânâ’ ilişkisidir; yoksa herhangi bir sır/giz/bâtın ilişkisi değildir.

İbn-i Arabi, İslâm’ın ‘gen-etiği’ ile oynamış birisidir. Kur’ân’ın dil/gramer ve mantığa dayalı olarak vuku bulmuş, sağduyuya dayanan ‘normal’ anlamlı söylemini (halık-mahlûk) değiştirerek, bozarak, dil-mantık ötesi, sezgisel/bâtıni yeni bir söylem üretmiştir (vahdet-i vücûd). Sünniliğin geç dönemine tekabûl eden Türk Müslümanlığı, imparatorluk kozmopolitliği bağlamında, Kur’ân’ın ‘mübin (açık) söylemi ile bu zat-ı muhteremin görüşlerine aynı anda eşit değeri vererek, hatta onu Kur’ân’ın vehmedilen ‘derinliği’ni keşfeden kişi olarak tebcil etmiştir. Arap dilini/gramerini ve mantığı esas alanlara göre o ‘Şeyh-i Ekfer’; keyfi olarak sezgi ve bâtıniliği ölçü alanlara göre ise o, ‘Şeyh-i Ekber’dir.”[1]

————————

[1] İlhami Güler, İlhamiyat 2, Otto Yay., s. 116-121

 

 

(Yazı, Nida Dergisi, Mart-Nisan 169. sayısında yayımlanmıştır. Yazılar Nida adı anılarak iktibas edilebilir.)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


× 3 = yirmi yedi

sarısoy nakliyatmedya haberlerimedya haberleriistanbul beyaz eşya servisibakırköy playstation cafeklima serviskombi servisdemirdöküm servisbaymak servisvaillant servisprotherm servisiumrekadıköy ikinci el eşyaumreaçık parfüm