Sunuş (56)

Bir milat koymak gerekirse adını Tanzimat koyabiliriz. Bu zoraki kültür değişimi bu günlere kadar geldi. Tamamen elit bir zümreyle başlayan hareket zamanla kendisini köle olarak görmeye alışmış olan avam zümreye de sinmiştir. Sizlerinde tahmin edeceği gibi her değişim kötü değildir. Fakat üzerinde durmaya çalıştığımız değişimin yönü ilhakçı ve hegamonyacıdır. Ve bunun etkileri de bir o kadar derin/kalıcıdır. Bu hastalık yanlışlıkları normal görmekle başlıyor, sonrası ise görememek, Peki ya ilk etapla görmesi gerekip de beceremeyen Şaşı olmuş, yorumlarında bile mandacılık kokan aydınlarımıza ne oluyor?

Denir ya, “değişim mi, süreklilik mi?” Diye, Kimileri “değişim” derken kimileri ise “süreklilik” demektedir. Bu meyyalde objektiflerinizi içinde bulunduğunuz topluma bir çeviriniz, Evet tepkisizlik, duyarsızlık, cehalet Ve Sair…

Toplum, birilerinin sırtındaki yerlerinden rahatsızlık duymayan ve bu hallerinin “süreklilik”inden yana olanlarla, ezilmişliğinden dolayı “değişim”i isteyenler arasındaki çatışmalara sahne olmaktadır. Evet “mevcut durumu açıklamakta Emperyalizm ‘bile’ yetersiz kaldı, Bu bağlamda sürekliliği savunanların medeniyet diye algıladıklarının yanlışlığını Hüseyin Karatay bu ay ki yazsında açıklıyor. “Bilimin ve tekniğin vahşi amaçlar için kullanılmasına, eşkıyanın işini kolaylaştırmasına nasıl deriz medeniyet.” Bu ayki kapak kompozisyonumuzda yazan ayette de söylendiği gibi bilimi kutsayanlar, hiç yıkılmayacak gibi binalar inşa edenler onların kendilerini daha güçlü kılacağını, ebedileştireceğini mi sanıyorlar? Sanıyorlarsa yanılıyorlar. Bu sanılarını hiç tahmin bile edemeyecekleri küçücük bir unsur bile yerle bir edebilir. Bu ay farklı bir formatta sunduğumuz “Ya basta! Artık yeter” başlıklı yazıda da Marcos’un “küçük bulut hikayesi” bu minvalde değerlendirilebilir.

Başta da üzerinde durmaya çalıştığımız gibi temeli bilinçsizlik olan değişim talebinde bulunanlar hayata kendi gözlükleriyle bakamadıklarından “yozlaşanlar”a doğru bir değişimi istemekteler, Ama şu tarihinin bize öğrettiği bir gerçektir ki; kimlik çelişkisi içerisinde bulunmayanlar ve yaptıkları hiçbir işi küçük görmeyenler her zaman kazanmıştır. Fatih Özyılmaz’da bu ay ki yazısında: “….tabii ki bu onda fikri kirlilik doğuracaktır. Fikri kirlenmenin boyutları diğer kirlenmeye nazaran daha tahripkar ve yıkıcıdır. Fikir statik değil tamamen dinamik bir yapıya sahiptir. Durmaz; Konuşur, açıklar, bulaşır… bu sizlerinde bildiği gibi karga misali , bülbülü taklit edeyim derken kendi ötüşünüzü unutturacak ve ne idüğü belirsiz bir hal alacaktır. Bu gün olduğu gibi…” diye açıklıyor. Bunu da ancak “bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı” başlıklı yazıda Mehmet Alptekin’de okuyacaksınız: “İlimsiz bir toplu iğne yapılamadığı gibi ilimsiz iman ve ibadette olamaz. Onun için cahil abid, kaş yapayım derken göz çıkaranın misali, ibadet maksadıyla yaptığı bazı hareket ve davranışlarla Allah’a şirk koştuğunun farkında değildir.” Bahattin Bilhan’ın da bu ay üçüncü yazısıyla devam ettiği gibi “aldatıcı sizi Allah ile aldat”a bilir. Düşman her zaman karşınıza “düşman” sıfatıyla çıkmaz. Önemli olan kişinin hayatta gerçek dostunu bulabilmesindedir. Gerçek dost öyle bir misyonu üstlenmeli ki, rahatlatmalı ve huzur vermeli “Evinizin en güzel köşesi hangisi” başlıklı yazısında Yasemin Şüheda: “evlerimiz… Bize ait olan özgün meskenlerimiz, kimilerinin cennet yapmaya çalıştığı, kimilerinin cehennem yarattığı evlerimiz… İşte bu mekanda nasıl geçiyor zamanımız.” Baştan beri üzerinde durduğumuz sapkınlıkların bertaraf edilmesinde çözüm: evimizin en güzel yerine koymamız gereken kitaplar ve dergiler olacaktır. Röportaj bölümünde Vahdettin Yiğitcan’ da diyor ya: “dergiler hür fikrin kalesidir. “Beşerin kumdan kaleleri”yle değil de kendilerini, hafiz olan Rabbin muhafızlığına teslim edenlerden olma temennisiyle bu ayda sizleri dergimizle baş başa bırakıyoruz.

Vesselam.