Sunuş (67)

“Felsefemizin karşılaştığı başlıca tehlike, tembellik ve yünsünlük bir yana… bulanık olanı kesinmiş gibi ele almak anlamına gelen skolastikliktir.” Ramsey

İnsanlığa şöyle bir göz attığımızda, çevresinde ters giden bir şeyler olduğunu hisseden ve bunu içine sindiremeyen birileri her zaman olmuştur. Bu içine sindirememe bir silkinişe hamildir. Bir müddet kendini besler. Kafasına takılan olayla ilgili konular hayatına daha fazla girer, algıda seçicilik artar. Bazıları vardır ki, anti-tezini üretir ve o olumsuzluğun karşısında birikimli bir duruş alır. Kimileri de yanlışı tespit etmiştir fakat nasıl düzelteceğini bilemediğinden kurgularda/ faraziyelerde arar çözümü. Meselelerimiz, kendi içsel dinamiklerimiz bağlamında eleştirel bir gözle çözülmelidir. Yoksa -batıda- “pabucu dama atılmış” fikirlerle meselelerimiz çözülmüş olmayacak bilakis daha da karmaşıklaşacaktır. Ki öyle de olmuştur. Mevcut müzmin durum neyle açıklanabilir? Yaşadığımız coğrafyanın kendi şartları unutulup, kendi iç dinamiklerinden uzaklaştırıldığından değil mi? Nebatın dahi kabul edemeyeceği bir sistemi insanlara, ‘dayatmanın faturasıdır yaşanılan “toplumsal cinnet” İnsan ancak insani olanla açıklanabilir. Doğayı veya bir metabolizmayı açıklarken bile onun formları parçalanır. İnsanın kendi zihnini ve yönetimini başkasının eline bırakmasının doğruluğunu varın siz tartışın.

Şunu sorgulasak nasıl olur: “Acaba hayatımızda doğru kabul ettiklerimiz -veya zorunda bırakıldıklarımız- gerçekten tartışılmaz şeyler mi veya daha iyisini sunamaz mıyız?” Belki de sunabiliriz. Zamanını ise, “bulanık olanı kesinmiş gibi” kabul etmeyi bırakma; onları tartışmaya başlama vaktimiz belirleyecektir. Bunun temel argümanı da bilgi olacaktır herhalde, Bilginin üreticiliği ve -hayatla- birleştiriciliğini iyi tespit edebilelim ki toplumsal çözme anlamında sunacak bir projemiz olsun. Bizim dışımızda fakat, bizim üzerimizden yapılan bir çok hesapta, kendi duruşumuzdaki ciddiyetsizlikten olamaz mı? Çoğumuzun sözlüğünde “sivil itaatsizlik” var olan bir olgu değil. Sivil itaatsizlik “anarşistlik” gibi algılanmalı. Sivil itaatsizlik zorbalık karşısında fikri tutarlılığın, ciddiyetin fiiliyata bir nevi yansımasıdır. Birikimsizliğimiz ve hayatımızla ilgili meseleleri hep başkalarına tevdi edişimiz, bize doğru diye dayatılana boyun eğişimizi beraberinde getiriyor. Bu da teslimiyetçi, uzlaşmacı zihniyeti ortaya çıkarıyor. Buradaki teslimiyet, “tevekkül” veya “sabır”la karıştırılmamalı, bu bile bile tuzağa düşmektir. Peygamberin “ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız” hadisi sizce bu hususu açıklamıyor mu?

Evet, sizlerin de bildiği gibi atılacak adımlar ve söylenmesi gerekenler çok fazla. Çünkü bir şeylerin yolunda gitmediği ortada. O halde yapılacak olan şey, adımları biraz daha hızlı ve yerinde atmak. Zamanında ve yerinde atılmamış adımlar, biz ve bizlerden Sonraki kuşak açısından içinden çıkılmaz durumları doğuracaktır. Yolunda gitmeyen işleri düzeltmek için yapılması gerekenler sorumluluk bilinci ve kendimizle barışık olmak adına yapılırsa Sonuç ne olursa olsun bizi huzurlu kılacaktır. Ki “İslam için” atılacak her adım tarihe mâl olacak ve bizden sonra atılacak adımların temelinde yerini alacaktır. Tabi ki atılacak adımlar yerli olmayan kültürlerle karşılaşacak, belki de yerli değerler “tıpkı bugün karşılaştığımız gibi” yok edilmekle başbaşa kalacaktır. Fakat bunu yapmaya çalışanların ve tüm müslümanların bilmesi gereken bir şey varsa o da; fıtratla hiçbir zaman savaşılamayacağıdır. Böyle bir savaş hayatın dengelerine meydan okumaktır. Hep birlikte hayatın dengeleriyle oynayanların başa çıkamadıkları güce karşı nasılda şirretleştiklerini görüyoruz. Tabii müslüman olarak şunu bilmekteyiz ki; çamur çamurla temizlenmez. O halde tespitlerimize devam ediyor ve diyoruz ki; yapacaklarımızı hep birlikte ortaya koyup, ta ki tersine akıtılan suların yatağına dönmesine kadar -ki bu çok uzun soluklu, belki de birçok kuşağın göremeyeceği bir şeydir- rabbani yolda rabbani metotla yürümek olacaktır.

Değerli okuyucularımız bu ay – inşâAllah – bu bilinçle devam eden bir mücadeleyi, Filistin’i Mete Çubukçuyla konuştuk. Uzun olmasına rağmen bölge ve yapılacaklar adına ibretle dolu bir söyleşi oldu. Yukarıdan beri dile getirdiklerimiz – tabiri caizse – her babayiğidin yapabildiği bir şey olmadığı için de Hüseyin Karatay hocamız da bu işin yiğitlik gerektirdiğini söyleyip “Yiğitliğin Portresini” çiziyor bizlere.

Yiğitliğin külhanbeylik olarak da algılandığı şu dönemde biz diyoruz ki bu iş bilgi ve ilimle olursa taşlar yerine oturmuş olur, yoksa bu duruma verilecek bir isim konulacak olursa o da herhalde hamaset olacaktır. Bu bağlamda Ferda Kılınç “Bilgi ve İlim” diyor. Bilgili olmanın hemen hemen meziyet olmaktan çıktığı şu devirede bir de eksik olan hikmet söz konusu. Birçok şeyi biliyor olmamız meselelerimizi çözmediği gibi içinden çıkılmaz problemlerde doğuruyor. Her yönüyle modernizmle kuşatılmış insanlık bugün bir cinnet yaşıyor. Fatih Özyılmaz’da “Toplumsal Cinnet” halinde “Toplum Sözleşmesi” diyerek katılıyor bu söyleme. Ama tüm olumsuzluklara rağmen iyi şeyler de olmuyor değil. Mücadelemizde karamsarlığın direncimizi kırıcı bir argüman olduğunun bilinciyle bir de Aksa İntifadasının 3. Yaşını kutluyoruz Ahmet Varol ile. Her ne kadar Celal Sancar’ın da dediği gibi Batı bilincimizi kirli haberlerle iğfal etmeye çalışsa da, coğrafyalarımız farklı da olsa onları destekliyor ve dua ediyoruz. Bu sayıda Yasemin Şüheda, Rabbimizin biz Müslümanları hiçbir zaman terk etmediğini söylüyor.

Burada zikrettiğimiz ve zikretmeyip herbiri birbirinden güzel olan müstefid yazıları sizlere sunuyor ve İslami duruşunuza selam ediyoruz.