Sunuş (70)

“Toplumu ve bireyi, değerlendirmelerimizde belirleyici iki kavram mevcuttur: “İyi”, “kötü”. Yargılarımıza temel aldığımız bu iki kavram neye göre şekillenir? Veya, iyi olanla beraberliğimiz kötü olana karşı aldığımız tavır kadar net mi? İyinin “genel bir tanımından bahsedebilir miyiz? veya kötünün tanımından!.. Mesela size karşı söylenen bir sözü veya davranışı neye göre “iyi” neye göre “kötü” olarak vasıflandırırsınız? Bir düşünür böyle diyordu, “iyi”nin, “başarı”nın karizmasıdır, onu albenili kılan. Fakat “kötü”nün hiçbir karizması yoktur, bilakis iticidir, kabul görmeyendir. Onun için de sahiplenilmez bir türlü. Kişisel manada düşündüğümüzde olay bu soruların “cevaplarını doğru verebilmek” kadar basit, Fakat olayı biraz daha toplumsallaştıracak olursak öyle hiç de bir çırpıda cevap verilebilecek kadar basit değil durum. Şunu söylemek istiyorum; savaşlar da “iyi”nin hakimiyeti, “güzel”in tesisi için yapılır. Mesela Filistin bölgenin barışı için barış “iyi”dir bombalanırken, Irak’ta da, Türkiye’de de ülkesel manada “iyi”yi yakalamak için yapılır(?). İşte bunun için sorgulamalıyız “iyi” ve “kötü”yü… Tanımlarını, kendimizle barışık olmak, çevremizde gelişen “kötü”lüklere “ah vah” etmenin ötesinde bir şeyler yapmamız gerektiğini anlamak için koymalıyız.

İnsanın “vazgeçilmezliği putlaştırması”, “O olmazsa biz ne yaparız”ın tenkidi, bireysel güçlerimizle varlıklarımızı birleştirmek yani… Bizi hayatın nesnesi olmaya İten tüm müdahale, beyin göçümüzü her geçen gün daha bir hızlandıran “batı” entilijansiyasına hayatımızda “kırmızı kart” göstermek yani… AB süreciyle bir nevi bunun sınavını veriyor Türkiye ve Müslümanlar… Tartışmalar yapılıyor: “Bizi böyle kabul ederlerse varız yoksa!..” sanki kültürümüzü yaşıyor da, o iliklerimize kadar nüfuz etmiş olan değerlerimizi kaybedip kaybetmemenin mücadelesini veriyormuşçasına sözler… veya AB bizi daha bir rahat kılar, en azından daha rahat olur yaşar, düşünür o zaman daha güzel alternatifler koyarız ortaya, İnsan açken bir şey düşünemiyor ki canım..” sanki karnımız tokken paradan; çevremizdekilerin sayısından/ kalabalıklığından şımaran biz değildir. Bu ay Kürşat Atalar yazısı ve söyleşide entelektüel birikimiyle bizlerle olan Ahmet Ertürk, bu konuyu tartışıyorlar. Hani yukarıda dedik ya: “sanki kültürümüz tahrif olmamış bir kültür”, Celal Sancar’da bunu, tahrif olan kültürün “resmi ideoloji”ler tarafından nasıl da aleyhte malzeme yapıldığını söylüyor.

Değerli okurlarımız! Nurettin Özcan’da o edebi aynı zamanda fikri kalemiyle bu ay da bizlerle. Murat Kapkıner, Osman Kayaer, Hüseyin Karatay, Bilal Sürgeç, Ferda Kılınç, Necip Cengil, Nehir Aydın Gökduman, Rüstem İpek, Mehmet Alptekin… Dergimizde yer alan diğer kalemler… Bir de çalışmalarıyla dergimize “renk” katan Suat Köçer, bu ay Mesut Uçakan’la bir söyleşi yaptı, “Sinemamızda bir devrimci” niteliği taşıyan Mesut Uçakan’a başarılar diliyor ve daha nice çalışmalarda imzalarını bekliyoruz…

Daha gür NİDA’larda birlik. olmak ümidiyle… O’na emanetsiniz….