Vaazcı Dinî Söylemin İnsan ve Toplum Psikolojisine Etkisi (Ali el-Verdî’nin “Sultanların Vaizleri” Adlı Eseri Üzerine)

Nida Mayıs – Haziran / 2020 / 196. Sayı

Toplumu oluşturan en önemli unsurlardan birisi dindir. İnsanlık tarihindeki örneklerine bakıldığında tüm dinlerde görevi dinî öğretileri temsil etmek ve bunları insanlara anlatmak olan bir sınıfla karşılaşılır. Diğer dinlere nazaran İslam’da din adamı ve ruhban sınıfı olmadığı kabul edilir. Bu tespit Hz. Peygamber ve yakın arkadaşlarının örnekliği esas alındığında doğru kabul edilebilir. Ancak ilk halifeler döneminde ortaya çıkan siyasi ve sosyal çalkantıların Emevi devletinin tarih sahnesine çıkmasıyla sonuçlanmasının bu hususta derin bir kırılmaya yol açtığı söylenebilir. Müslüman toplumlarda din adamlığı olgusunun ilk nüveleri söz konusu siyasi ayrışmalardan sonra tezahür etmeye başlamıştır.

Müslüman toplumlarda fırkalaşma ve ekolleşmelerin yaşanmasına paralel olarak, din adamlığı olgusunun ete kemiğe büründüğüne ve kurumsal bir hüviyet kazandığına şahit oluruz. İlk Müslüman nesilden sonraki dönemlerde kurumlaşan din adamlığının toplumsal hayatta üstlendiği rol ve işlev incelemeye değer bir alandır. Zira her ne kadar İslam’da din adamı sınıfı yoktur dense de bu müessesenin bir tür meşrulaştırma aracı olarak Müslüman yöneticiler tarafından asırlar boyu kullanıldığı ve kullanılmaya devam ettiği tartışma götürmez bir gerçektir.

Müslüman toplumlarda kendisini farklı isimlerle (âlim, hoca, şeyh, molla vb.) ifade eden söz konusu sınıfın bazı istisnaları hariç genellikle statükocu, iktidar sahipleri lehine bir duruş sergiledikleri görülür. Zira söz konusu sınıfın maişeti genellikle doğrudan veya dolaylı yoldan iktidar sahipleri tarafından temin edilmektedir. Din adamlarının dinî söylemlerinde iktidar ve nüfuz sahipleriyle yöneltilen halka yönelik çifte standartçı bir üslup kullanmalarının temelinde yatan en önemli nedenlerden birisi budur. Muhatap kitlenin siyasi ve sosyoekonomik statülerini esas alan bu çelişkili tutumunun toplumsal yansımalarına dair az sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalardan birisi yazıldığı dönemde Arap ülkelerinde büyük yankı uyandıran ve hakkında sayılı reddiye kaleme alınan Iraklı sosyolog Ali el-Verdî’nin (ö. 1995) “Sultanların Vaizleri” (Özgün Adı: وعاظ السلاطين/1954-Bağdat) [1] adlı eseridir. 

El-Verdî, bu eserinde, Arap okuyucusuna insan doğasına dair ifadeleri son derece açık bir çalışma sunmayı hedeflediğini belirtir. Yazarın insan doğasından kastı kişinin hayatını idame ettirmek için ihtiyaç duyduğu temel biyolojik ve sosyal gereksinimleridir. Tarihte ve ellili yılların Irak’ı özelinde Müslüman coğrafyadaki din adamlığı olgusunu irdeleyen el-Verdî, eserinde “vaazcı düşünme biçimi” dediği dinî söylemin mahiyetine köklü eleştiriler yöneltir.

Ülkesinde çoğu kültürel müessesenin sözünü ettiği vaazcı söylemin etkisinde olduğunu ifade eden yazar, Eflatuncu olarak nitelediği bir grup düşünürün kendi kurguladıkları ideallerden sapanlara tehdit ve helak savurmaktan başka söyleyecekleri sözü bulunmadığını vurgular. Yazarın bu düşünme biçimine sahip kimselere en temel eleştirisi, insanlara sundukları ideallerin insan doğasıyla ne kadar uyumlu olup olmadığı mevzusu üzerinde düşünmemiş olmalarıdır. El-Verdî’ye göre bu kimseler toplumsal çözülme illetini insanların kötü ahlakıyla ilişkilendirmeyi âdet edinmiş böylece toplumu ıslahı kolay bir iş telakki etmişlerdir.

Yazar, vaazcı söyleme sahip kimseler için şu tespitte bulunur: “Onların zanlarına göre ahlakımızı düzeltip, gönüllerimizi şehvet, bencillik ve haset kirlerinden arındırırsak mutlu, müreffeh olup ecdadın şanlı günlerini geri getirmiş olacağız. Bu kimseler insanı bir elbise gibi görürler. Öyle ki onun üzerine bulaşan pislik, su ve sabunla yıkandığında çıkacaktır. Bu yüzden onları ağız dolusu ‘Ey İnsanlar ahlakınızı düzeltin ve gönüllerinizi temizleyin!’ diye nida ederken görürsün. Eğer insanların bu telkinlerinden etkilenmediklerini görürlerse, onları nutuk yağmuruna tutup, başlarına tehdit ve helak söylemleri savururlar”.

“İnsan doğasını sadece vaazla ıslah etmek mümkün değildir”

Bu üslubu toplumu ıslah etme açısından en kötü yol olarak değerlendiren Ali el-Verdî, şöyle devam eder: “Biz yüzyıllarca ecdadımızın yaptığı gibi insanlara bağırsak ve onları doğalarını değiştirmeye davet etsek, elle tutulur bir sonuca ulaşamayız. Belki de böylece toplumumuza bilmeden kötülük yapmış oluruz. Biz bununla kendimizi meşgul edip ıslah yolunda yürüdüğümüz vehmine kapılabiliriz. Ancak hakikatte biz yerimizde saymış veya daha da geriye dönmüş oluruz. İnsan doğasını sadece vaazla ıslah etmek mümkün değildir. Çünkü onunda işleyişi diğer tabiat olayları gibi belli kanunlara bağlıdır. Bir şeye etki etmek o şeyin aslî sıfatları üzerine inceleme yapmadan mümkün olmaz. Francis Bacon (ö. 1626) şöyle demiştir: ‘Doğayı kontrol etmek istiyorsan evvela onu incelemelisin.’[2] Zira insan, kendini çevreleyen tabiatın ayrılmaz bir parçasıdır”.

Eskilerin, insanı -hemen her konuda- seçme iradesine sahip, akıl baliğ ve özgür olarak tasavvur ettiğine dikkati çeken el-Verdî, “İnsan, onların nezdinde sadece mantık ve düşünce ışığında seçtiği bir yolda yürüyordu. Bu sebeple onlar vaazı artırarak insanın davranışını değiştirip, onun ahlakını iyileştirebileceklerine inanıyordu. Bunu yüzyıllarca devam ettirdiler. İnsanlar bu süre zarfında alışageldikleri işleri yapmakla meşgul olup, vaazlardan yalnızca onu dinledikleri esnada etkileniyordu. Bu yüzden onların vaaz meclislerinde gözyaşı döküp daha sonra oradan taşıdıkları adi sıfatları koruyarak çıktıklarını görürüz”. tespitinde bulunur.  

“Haset, bencillik ve şehvet düşkünlüğü insanın temel sıfatlarındandır”

Dönemindeki düşünürlerin de seleflerinin yolunu takip ettiğini söyleyen yazar, onların arasında modern veya kadim kültürle yoğrulan arasında fark bulunmadığını vurgular. El-Verdî’ye göre vaazcı üslubu benimsemiş kimselerin ortak özelliği, tümünün insan doğasını sözle değiştirmeye çabalamasıdır. Bu yüzden onların çoğunlukla vaazlarında insanlardan değişmesi mümkün olmayan insanî nitelik ve arzularını değiştirmelerini istedikleri görülür. Ali el-Verdî, onların bu talepleriyle insanlardan imkânsızı istediklerini belirterek, şu değerlendirmeyi yapar:

“Bu da insanlara vaazı dinleyip ona kulak asmama gibi bir alışkanlık kazandırmıştır. Son zamanlarda yeni nesilde sakallı bir vaiz gördüklerinde onu alaya almak gibi kötü bir âdet yayıldı. Böylece yeni nesil ile vaizler iki farklı dünyanın insanlarına dönüştü. İlginç olan, vaizlerin verdikleri nasihatlere bizzat kendilerinin uymuyor oluşudur. Onlar insanlara şöyle derler: ‘Gönüllerinizi bencillik, şehvet ve haset kirlerinden arındırınız’. Ancak bazen onları tüm insanlardan daha bencil, daha şehvet düşkünü ve daha hasetçi olarak buluruz. Haset, bencillik, şehvet düşkünlüğü ve buna benzer hasletlerin insanın vazgeçilmez temel sıfatlarından olduğunu söylesek hata etmiş olmayız. Bundan dolayı her insan biraz bencil, şehvet düşkünü ve hasetçidir. Bu durum insandan insana farklılık arz eder. Ancak bu niteliksel değil oransal bir farklılıktır”.

“Bu temel insanî vasıfları sadece Allah tarafından kendilerine nimet bahşedilmiş böylece bencillik ve şehevi arzuları doyurularak diğer insanlarca kıskanılacak bir mertebeye getirilmiş kimseler aşağılayabilir” diyen yazar, vaizlerin insanlara hasetten uzak durmayı teşvik ederek sanki farkında olmadan rakiplerinin oluşturacağı riski bertaraf etmeyi hedeflediklerini savunur. Zira el-Verdi’ye göre, her insan kendini sever. Ve bir atasözüne göre “Hiçbir göz kendinden daha fazla ilgi gören birini görmekten hoşnut olmaz.” Eğer insanlara şöyle söylesek: “Bencillik ve hasetten vazgeçin”. Bununla onlara şöyle demiş oluruz: “İnsanî doğanızdan vazgeçin ve melek olun!”.     

Yazarın eserinde değindiği diğer bir konu toplumundaki kadın erkek ilişkileridir. Dönemindeki vaizlerin sürekli kadınları örtünmeye ve evlerinde oturmaya teşvik ettiğini ifade eden el-Verdî, oldukça iddialı denilebilecek şu tespitte bulunur: “Bundan dolayı hem kadın hem de erkekte bazı cinsel sapkınlıklar baş göstermiştir. Erkek, doğasında kadına meyillidir. Kadın da aynı şekilde erkeğe meyleder. Eğer bu doğal eğilimin normal yollardan hedefine ulaşmasını engellersek, insan zorunlu olarak sapkın bir yola yönelecektir. Vaizlerimiz cinsel sapkınlıkları sadece söz ve nasihatle engelleyebileceklerini sanmıştır. Ancak onlar cinsel sapkınlıkların kadınların erkeklerden –keskin biçimde- ayrıştırıldığı her toplumda ortaya çıkması kaçınılmaz bir sosyal vakıa olduğundan habersizdir. Eski zamanlarda şöyle denmiştir: ‘Eğer itaat edilmemesini istiyorsan, yapılamayacak şeyleri emret’.”.

Ülkesindeki durumu Batı ülkeleriyle mukayese eden yazar, şu gözlemini nakleder: “Batı ülkelerinde gezerken dehşete kapıldığımı itiraf etmeliyim. Orada insan doğası konusuna verilen öneme ve onun gerekliliklerinin yerine getirildiğine bizzat şahit oldum. Onlar insana kendini ifade etmesine yetecek derecede özgürlük tanımıştır. İnsanı vaaza boğmuyor, şehevi arzu ve bencilliklerini doyurmalarına da engel olmuyorlar. O ortamda büyüyen bir çocuk bağlı olduğu toplumun maslahatı çerçevesinde oynama, canının istediğini yapma, rekabete ve çekişmeye girme hakkını kendisinde görür. Büyüdüğünde ise ikiyüzlülük ve zorlama tutumlar içermeyecek doğal bir karaktere bürünür. Bu durumu çocukluğumuzda öğretmen tarafından telkine maruz kaldığımız dönemle karşılaştırdım. O dönem okullarında vaaz üslubu en şiddetli haliyle hâkimdi. Öğretmen sopasını yüzümüze doğrultarak bize akıllı uslu, edepli ve vakarlı davranmamızı öğütlerdi. Onun önünde içimizden geçenleri gizleyip bizden istenilen yapmacık vakarı gösteriyorduk. Ta ki o sınıftan ayrılana kadar, o zaman bağırıp çağırıp, ortalığı birbirine katıp, dünyanın altını üstüne getiriyorduk”.  

Doğu medeniyetlerinin köleciliğe yatkın yapısıyla din adamlarının güç ve iktidar sahipleriyle yoksul halka yönelik çifte standartçı tutumu arasında ilişki bulunduğuna işaret eden yazar, şöyle devam eder: “Önceki dönemlerde kadın alınıp satılıyordu. Emirler ve zenginler o günlerde çok sayıda cariye ediniyor saraylarını onlarla dolduruyordu.[3] Cariye sahipleri onların iffetli kalmasına özen gösteriyor ve onları çepeçevre kuşatan yüksek duvarlar örüyordu. Onları koruma ve gözetme hususunda titiz davranıyordu. Öyle ki fakirlerden birisi cariyelere göz dikip, onlara bir bakış atmasın veya onlardan bir göz kırpmasına nail olmasın. Vaizler ve fakihler, cariye sahiplerinin bu husustaki çabalarını ve kadını gözetim altında tutmalarını destekliyorlardı. Zira vaizler eskiden olduğu gibi şimdilerde de cariye sahiplerinin bağışlarıyla geçinmekteydi. Vaizler örtünme ilkesini İslam toplumunda yayıp onu akli ve nakli deliller sunarak desteklemiştir. Belki de böylece vaizler -bilincinde olmadan- fakir fukarayı ölüm ve azapla korkutarak onların, gösterişli sarayların içindeki beyaz güzel kadınları görmesini engellemiştir. Mesela vaiz birisine ‘kadına bakma!’ dediğinde belki de şöyle demek istemiştir: ‘Başkalarının cariyelerine bakma’. ‘Sakın haset etme’. dediğinde ise şunu kastetmiş olabilir: ‘Başkasının helal kazancıyla bir kadın satın almasına haset etme’. İşin garibi vaizlerin cariyelerden birine güzellemede bulunan bir yoksulun üzerine Allah’ın gazabını ve belasını yağdırdığını görürüz. Öte yandan onlar pazardan malıyla cariye alan zenginleri tebrik edip, kutlarlar. Sanki onların nazarında helalle haram arasındaki fark, bir insanın mal sahibi olup olmamasıyla eş değerdir”.[4]   

“Vaiz, sosyal adaletsizliğin yükünü zalimlerin boynundan alarak mazlumlara yükler”

“Din adamları, bir şarkıcının iktidar ve servet sahipleri için şarkı söylemesini ve onun sesiyle cariyelerin göbek atmasını önemsemez. Ancak bir aylak yoksulun kendi kendine veya fakir fukara köylüleri için şarkı söylemesiyle son derece yakından ilgilenir.” diyen Ali el-Verdî, din-siyaset ilişkisine dair şu değerlendirmeyi yapar:   

“Kanaatimce bu tavır bizim vaizlerin alışageldikleri bir yaklaşımdır. Onlar, zalim yöneticiler ve şımarık zenginlerin diledikleri gibi davranmalarına göz yumarlar. Ve tüm dikkatlerini yoksul insanlara çevirirler. Daima hatalarını araştırıp onlara hayatlarını dar ederler. Yoksulları dünya ve ahirette azap ve helak olmakla korkuturlar. Vaazdaki bu yanlılığın nedeni onların eskiden olduğu gibi şimdilerde de zalim yöneticiler ve zenginlerin sofra artıklarıyla yaşıyor olmasıdır. Din adamlarının maişetleri yöneticilerin rızasına bağlıdır. Bu yüzden onların, yöneticilerin zulüm, hırsızlık ve lüks yaşam sürmelerine göz yumduklarını görürsün. Üstelik onlar için Allah’tan uzun ömür niyazında bulunurlar. Bence zalim yöneticiler halklarını oyalayıp uyuşturma konusunda vaizleri kendileri için iyi birer yardımcı olarak görürler. Böylece insanlar birbirlerine vaaz etmekle meşgul olup, zalim yöneticilerin eliyle maruz kaldıkları zulümleri unutacaktır. Bir vaiz insanlardan yüce ideallerin peşinden gitmelerini ve benliklerini bencillik ve haset kirlerinden arındırmalarını isteyerek onlardan imkânsızı talep etmektedir. Vaizlerin hedef gösterdiği bu ideallere sadece müstesna insanlar erişebilir. Ancak toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan diğer insanlar ne yapmaları gerektiği hususunda şaşırıp vesveseye kapılırlar. Mesela bir pazarcı, yaşamak için bencilliğinin peşinde sürüklenmeyi zorunlu görür. Durum böyleyken vaizler onların peşinden gelerek her an yüzlerine şöyle haykırırlar: ‘Bencillik, çirkin bir günahtır!’. Pazarcı böylece kendini ıslah etme konusunda ümitsizlik ve karamsarlığa kapılır. Kendisini kurtulması mümkün olmayan günahlarla çepeçevre kuşatılmış bulur. Allah’ın cezalandırmasından korkar. Bunun üzerine psikoloji biliminde suçluluk psikolojisi (Guilt complex) olarak adlandırılan musibete maruz kalır. Vaiz, bu durumu fırsat bilerek insanlara yüksek sesle şöyle hitap eder: ‘Sizler Allah’a karşı günah işlediniz. Böylece onun tarafından başınıza gelecek belayı hak etmiş oldunuz’. Vaiz bu şekilde, sosyal adaletsizliğin yükünü zalimlerin boynundan alarak mazlumların sırtına yükler. Bu durumda mazlum halka düşen istiğfar edip, Allah’tan bağışlanma dilemektir”.

Vaizlerin izlediği bu yol sayesinde zalim yöneticilerin rahat nefes aldığını söyleyen yazar,  böylece onların işledikleri zulümlerin sorumluluğundan sıyrılarak bunları sabah akşam bir lokma rızkını çıkarmak için didinen fakir fukaranın üstüne atma olanağı elde ettiğini belirtir.  Vaizlerin üstlendikleri ağır yüke ek olarak, yoksulları geri döndürülmesi mümkün olmayan Allah’ın azabıyla tehdit ettiğini ifade eden el-Verdî, kesine yakın gözlemlerine dayanarak Eflatuncu vaiz mantığının müsrif zenginler ve zalimlerin mantığıyla eş değer olduğu kanaatini paylaşır.

Ali el-Verdî, din adamlarının iktidar sahipleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığına dair şu anekdotu nakleder:

“Bir keresinde vaizlere, zalim bir yöneticiyi överken rastladım. Onun hırsızlar ve hırsızlığa karşı verdiği çetin mücadeleden bahsediyorlardı. Onların nazarında bu zalim yönetici ataların şanlı günlerini geri getirmişti. Böylece o, Allah ve resulünün rızasını kazanmayı hak etmişti. O vaizler bu zalim mümin! yöneticinin yürüttüğü büyük hırsızlığı ise ya unutmuş ya da unutturmak istemişlerdir. Zira o zalim, ümmetin malını mülkünü gasp edip bunu kendisi, çocukları ve yandaşlarının zevki sefası için sarf etmiştir. Tabi ki Allah da onu bu uğurda desteklemektedir! Buna göre eğer fakir kimse bir dirhem çalarsa Allah’ın ve meleklerinin öfke ve gazabına uğrar. Bununla birlikte vaizlerin gazabına maruz kalır. Toplumumuzdaki vaizlerin problemi, idareyi elinde bulunduranlardan yana tavır alırken yönetilenlere karşı savaşa tutuşmasıdır. Bu yüzden onların devlet yöneticilerinin uygulamalarından bahsedecekleri vakit insan doğasındaki kusurları itiraf ettiklerini görürsün. Bundan dolayı bir yönetici halkına zulmettiğinde veya onları kötülük vadilerine attığında onlar şöyle derler: ‘O, bu davranışıyla içtihat etti ve yanıldı, her insan yanılabilir. Masumiyet yalnızca Allah’a mahsustur’. Ancak yönetilenlerin amellerinden bahsederken, vaizlerin yağıp gürleyerek onları Allah’ın döndürülmesi mümkün olmayan cezasıyla uyardıklarını görürsün. İnsanlara, başlarına gelen her belanın müsebbibinin kendileri olduğunu söylerler”. 

“İnsan doğası olduğu gibi kalır, değişkenlik göstermez”

Bu kitapla böylesi çirkin bir düşünce tarzının tehlikesine dikkatleri çekmek istediğini vurgulayan yazar, bu düşünce tarzının zalim yöneticilerin kucağında filizlenip onların sofra artıklarıyla büyüdüğünü söyler. Ona göre farklı bir düşünce tarzının peşinden gitmenin zamanı gelmiştir. El-Verdî’ye göre bu, bakkal ve hamallarla zavallı yoksulların düşünme tarzıdır. İnsan doğasını, gerçekte olduğu haliyle inceleme zamanı gelmiştir. Dolayısıyla ona haiz olmadığı melekî nitelikleri atfetmekten vazgeçilmelidir. İnsan doğası olduğu gibi kalır, değişkenlik göstermez. İster gösterişli bir sarayda isterse derme çatma bir kulübede olsun. Her insan, kendi benliği peşinden koşar ve onu yüceltmek ister. Sarayın çocukları arasındaki rant kavgası ve hasetleşme olgusunu görmezden gelerek, bencillik ve haseti sadece bakkal, hamal ve marangoza yüklemek bizi bir neticeye ulaştırmaz. Yoksul, kendini savunamaz. Aslında o da diğer insanlar kadar bencildir ancak vaizlerin kendisine yüklediği bencillik töhmetini tek başına göğüsler. Bunu görmek üzücüdür. Şımarık zenginler ve varlıklı insanlar da tıpkı yoksullar gibi aralarında çekişip birbirlerine haset ederler. Ancak onlar yaptıklarını süslü sözlerle parlatıp bunları kamu yararına hizmet gibi sunarlar. Ardından vaizler yetişip onların bu sözlerini teyit ederler.

“Irak’ta en büyük günah, zayıf ve fakir bir insan olmaktır”

Ülkesine nesiller boyu zalim yöneticilerin hükmettiğini bundan dolayı Irak halkının hayatlarını muhafaza edebilmek için zalime saygı duyup mazlumu küçümsemeyi âdet edindiğini ifade eden yazar, düşünürlerin de bu çirkin toplumsal âdete uygun şekilde idealler ortaya koyduğu tespitinde bulunur. Ülkesinde en büyük günahın, zayıf ve fakir bir insan olmak olduğunu söyleyen el-Verdî, müreffeh ve şımarık zenginlerin bu kitaptan hoşlanmayacağını çünkü bu kitabın onlara insan doğasına dair alışageldiklerinin aksine bir tablo sunduğunu belirtir. Ali el-Verdi’ye göre şımarık, müreffeh bir kimse insanların kendisine imrenip dalkavukluk yapmasına alışıktır. Zira bu kimse insanın doğası gereği hayrı istediğini, hak ve hakikate hizmet etmek için çırpındığını zanneder. Bu zan, bazı istisnalar dışında onun insanlar tarafından herhangi bir aşağılama veya haksızlığa maruz bırakılmamasından kaynaklanır. Ancak yazar, kendi gibi yoksulluğu tatmış gariban çocuklarının, hayatlarında çok acı tecrübelerle karşı karşıya kalarak insanların gerçek yüzlerini tüm çıplaklığıyla keşfetme fırsatı yakaladığının altını çizer.

El-Verdî’nin eserinde temel eleştiri, insan doğasını yadsıyan dinî söylem üzerinde yoğunlaşır.      

Vaazın toplumsal değerlere zıt hedeflere davet etmesinin insan kişiliğinin oluşumuna büyük zarar verdiğine dikkati çeken yazar, örneğin camiye veya okula gidip, orada dünyayı terk etmeye yönlendiren vaazı dinleyen kişide bunun psikolojik bir kriz yaratacağını söyler. El-Verdî, söz konusu krize dair şu tespiti yapar: “Zira insan, kalbinin derinliklerinde dünyayı sever ve iki avucuyla onun pınarlarından doya doya içmek ister. Genellikle her insanın eğilimi bu yöndedir. Çünkü dünyanın lezzetleri ve cezbediciliği insanın gözlerini büyüleyip, namazına halel getirebilir. Bundan yalnızca nadir insanlar müstesnadır. Mantıkçıkların da dediği gibi istisnalar kaideyi bozmaz. İnsan bu büyüleyici dünyayı terk etmeyi isteyen vaizi dinlediğinde tereddüte düşer. Çünkü bir yandan vicdanı vaize itaat etmesini emrederken diğer taraftan nefsi kaçınılmaz olarak onu dünyanın cazibesine kaptırır. O bu durumda bir değirmenin iki taşı arasına düşmüş vaziyettedir. Ne dünyayı terk edebilir ne de takva sahiplerine vaat edilen cennetten vazgeçebilir”.

Yukarıda sözünü ettiği psikolojik krizin, tarihte iki zıt kutbu ortaya çıkaran sıkıntılı dönemlerde daha belirgin hale geldiğini belirten el-Verdî, kişinin inancının telkin ettiği üstün ideallerle dünyanın cezbediciliği arasında derin bir ikileme düştüğünü ifade eder. Yazara göre Hüseyin b. Ali’nin (ö. 61/680) katledildiği dönem bu psikolojik çatışmayı yansıtan örneklerle doludur. Ali el-Verdî, tarihte Kerbela olarak isimlendirilen vakada yaşanan gerilimlere dair şu tahlili yapar:

“Tarihçiler bize Hüseyin b. Ali’ye karşı savaşmaya gidenlerin birçoğunun bu türden psikolojik çatışmalara düştüğünü aktarmıştır. O kimseler savaş esnasında bir adım öne bir adım arkaya atıp duruyorlardı. Daha önce fetih savaşlarında Müslümanlar kendi düşmanlarına karşı savaştıkları için bu tür bir psikolojik çatışmaya rastlanmamıştı. Çünkü onlardan her biri Allah’ın düşmanlarına karşı savaştığına inanıyordu. Bu yüzden birisi savaş esnasında ganimet veya bir yöneticilik elde ettiğinde buna seviniyordu. Çünkü o hem gönlünün istediği hem de vicdanını rahatlatacak şeye aynı anda sahip oluyordu. Ancak Hüseyin’in öldürüldüğü elim hadisede durum tam tersine dönmüş vaziyetteydi. Zira Hüseyin’in katilleri şair Ferezdak’ın (ö. 114/732) nitelediği gibiydi: ‘Onların kalpleri Hüseyin’le kılıçları ise ona karşıydı’. Bu durum acı verici psikolojik bir çatışmanın tezahürüydü. Savaş esnasında birinin titreyip gürlediği görülmüştür. Daha önce bu şahıs gücü ve cesaretiyle tanınıyordu. Ona içinde bulunduğu durum sorulduğunda şu anlama gelebilecek bir cevap vermiştir: ‘Korkudan değil, tereddüt ve ikilemden titriyorum’. Sonunda o Hüseyin’in safına katılıp orada öldürülmüştür.[5] Hepimiz günün birinde bu gibi boğucu psikolojik krizlerle karşılaşabiliriz. Ancak çok azımız bu adamın yaptığı gibi karşılaştığı krizi bir çırpıda aşarak doğru gördüğü cepheye geçmeyi başarabilir. Daha önce söylediğimiz üzere dünya çekici ve büyüleyicidir. Çok az kimse onun cazibesine karşı koyabilir”.

Müslüman nüfusun çoğunluğunun özellikle Irak halkının, Emevilerin hüküm sürdüğü dönemde psikolojik çatışma hastalığına maruz kaldığını hatırlatan el-Verdî, “o dönem de insanların sosyal hayatları bedevi kültürüne ait değerlerin, düşünce dünyaları ise İslami öğretilerin etkisi altındaydı. Bu yüzden onlar yaptıklarıyla söyledikleri arasında iç dünyalarında bir tenakuz hissediyorlardı. Aslında bu dönemde peşi sıra gelen devrimler iç dünyada gizlenen bu tenakuz ve çekişmenin dışa vurumundan ibaretti”. tespitini yapar.  

Bu bağlamda dikkati çeken noktalardan birisi, yazarın Emeviler dönemini Müslümanların tarihindeki ilk belirgin Bedevi yöneliş olarak nitelemesidir. Emevilerin, fakihler ve din adamlarının söylediklerini umursamadığını, kadim bedevi yöntemleri takip ederek kılıç gücüyle tüm ilgilerini iktidarlarını güçlendirmeye sarf ettiklerini[6] aktaran el-Verdî, dönemin din-devlet ilişkisine dair şunları söyler:

“Emeviler dönemi, din ile devlet arasında üzerinde ihtimamla durulması gereken bir uçurum açılmasına şahitlik etmiştir. Şöyle ki Arap kabilelerinin kılıçlarıyla desteklenen devlet Şam’da köklerini salmıştı. Öte yandan din, fıkıh ve hadis âlimleri ideal davetlerini çiftçiler, ayak takımı ve meslek erbabı arasında yayıyordu. Din ve devlet bu tabloda iki zıt yönde seyrediyordu.[7] Bu çelişkili durum daha önce bahsettiğimiz üzere bir yönüyle psikolojik çatışmaya diğer yönüyle de sosyal bunalıma yol açmıştır. Söz konusu durumun sonsuza kadar bu hâl üzere devam etmesi mümkün değildi. Zira bu krizin er ya da geç bir çözüme kavuşması gerekiyordu. Abbasiler dönemine gelindiğinde bu krizin fiili olarak çözüldüğüne şahit olundu. Abbasiler, Ümeyyeoğullarının ortadan kaldırdığı sünneti ihya etmek ve İslam’dan uzak uygulamaları düzeltmek iddiasıyla yönetime gelmişti”.[8]

Abbasilerin, selefleri Emeviler döneminde din ile devlet arasında ortaya çıkan uçurumu izale etmek için çabaladığını vurgulayan yazar, “Ancak bunun gerçekleşmesi neredeyse imkânsızdı. Zira din ile devleti bir araya getirmek birbirinden farklı iki tabiatı birleştirmekle eş değerdir. Ve bu ikisinin hakiki manada bir uyum göstermesi imkân dâhilinde değildir.[9] İkisi arasındaki uzlaşmazlığın nedeni, devletin genellikle zorbalık, güç kullanma ve menfaatçilik; buna karşın dinin, rahmet, adalet ve eşitlik esasları üzerine bina ediliyor olmasıdır. Bazı nadir durumlarda din ile devletin uyuştuğu vakidir. Ancak bu her an ortadan kalkabilecek nitelikte geçici bir uyuşmadır”. değerlendirmesinde bulunur.

El-Verdi’ye göre din ve devletin aynı bünyede var olması, su ile ateşin bir araya gelmesine benzer bir olgudur. Abbasiler, din ile devleti uzlaştırmaya çabalamış ancak birtakım zahiri yansımalar dışında bunda muvaffak olamamıştır. Abbasiler fakihler ve hadis ehlini yönetimlerine yakın tutup onlara izzeti ikramda bulunmuş, ulemaya karşı haşyet sahibi görünüp onların vâzu nasihatlerine kulak kesilmiştir. Ancak hakikatte onlar bundan öteye geçememiştir. Zira onlar da gündelik hayatlarında diğer krallar gibi çevrelerini kuşatan tahakküm etme, zorbalık ve menfaatçilik gibi şartların gerektirdiği çerçevede hareket etmiştir.    

Bu yazıda kısaca tanıtmaya gayret ettiğimiz Ali el-Verdî’nin “Sultanların Vaizleri” adlı eseri tarih sosyolojisi alanında kaleme alınmıştır. Hareket noktası Müslüman bireyin, inancıyla hayatını çevreleyen sosyal gerçekliği arasında yaşadığı psikolojik çatışmalar ve gerilimler olsa da bunu Müslümanların tarihindeki siyasi ve sosyal krizlerle örneklendirmesi kitaba özgünlük katan yönlerden biridir. Eser özellikle din sosyolojisi ve tarihe ilgi duyanların incelemesi gereken son derece önemli tespit ve analizler içermektedir.

Yazarın, Müslümanların tarihinden ve ellili yılların Irak’ından hareketle ortaya koymaya çabaladığı olgular günümüzle kıyaslandığında söz konusu psiko-sosyal krizlerin hala canlılığını koruduğu hatta farklı bir ivme kazandığı rahatlıkla söylenebilir. Müslüman nüfusun ağırlıkta olduğu coğrafyaların mevcut durumuna bakıldığında, Müslüman bilincin hiçbir sorgulamaya tâbî tutmaksızın tarihten tevarüs ettiği hastalıklarla malul olduğu değerlendirilebilir. Bu durumdan kurtulabilmenin en kestirme yolu, tarihimizle ve sosyal sorunlarımızla cesurca yüzleşmemize kâfi gelecek entelektüel ve ahlaki seviyeye gelmektir. Merhum Ali el-Verdî bu kitabında, insan doğası hakkında bir farkındalık oluşturma gayesinin yanı sıra ilk halifeler döneminden itibaren patlak veren ve geçmiş ulema tarafından yorumlanmasında çekimser tutum sergilenen siyasi ve sosyal krizleri son derece cesur bir dille yorumluyor. Okuyucuyu, geçmişten devraldığı ön kabullerini kenara bırakarak insan doğası, din-siyaset ilişkisi, din-toplum ilişkisi ve tarih hakkında yeniden düşünmeye davet ediyor.        

SULTANLARIN VAİZLERİ

Mukaddime

Birinci Bölüm: Vaaz ve Psikolojik Çatışma

İkinci Bölüm: Vaaz ve Kişilik Bölünmesi

Üçüncü Bölüm: Vaaz ve Toplumun Islahı

Dördüncü Bölüm: Selefi Salih Sorunu 

Beşinci Bölüm: Abdullah Bin Sebe

Altıncı Bölüm: Kureyş    

Yedinci Bölüm: Kureyş ve Şiir

Sekizinci Bölüm: Ammar Bin Yasir

Dokuzuncu Bölüm: Ali Bin Ebi Talib

Onuncu Bölüm: Şehidin Doğası

Onbirinci Bölüm: Şiilik ve Sünnilik Meselesi

Onikinci  Bölüm:  Tarihten İbret Almak 

Ali el-Verdî hakkında:

Iraklı sosyolog ve fikir adamı Ali Hüseyin el-Verdî, 1913’te bir Osmanlı vilayeti olan Bağdat’ın Kâzımiyye ilçesindeki el-Enbariyyîn mahallesinde dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimini Kâzımiyye’deki okullarda tamamladı. Daha sonra Irak Hükümeti tarafından lisansını tamamlamak üzere Beyrut’taki Amerikan Üniversitesine gönderildi. Bu okuldan birincilik derecesiyle mezun olan el-Verdî, ardından Bağdat’a dönerek üç yıl burada öğretmenlik yaptı. Sonrasında sosyal bilimler alanında yüksek lisans yapmak üzere ABD’deki Teksas Üniversitesine yollandı. 1948’de “İslam Sosyolojisi Üzerine Bir İnceleme” konulu teziyle yüksek lisans eğitimini bitirdi. Daha sonra aynı üniversitede doktora eğitimine başlayan yazar, 1950 yılında “İbn Haldun’da Bilgi Teorisi” başlıklı teziyle doktor unvanını kazandı. Aynı yıl Bağdat’a dönen el-Verdî, Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak göreve başladı. Yazar, Arap dünyasında sosyolojinin kurucuları arasında sayılmaktadır. 1969’a kadar Bağdat Üniversitesinde eğitim vermeye devam eden yazar, telif çalışmalarına daha fazla zaman ayırmak amacıyla kendi isteğiyle emekliğe ayrıldı. 1940’lı yılların başlangıcından itibaren Irak’ın çeşitli dergi ve gazetelerinde makaleleri yayımlanan Ali el-Verdî, kendine özgü üslubuyla ün kazanmıştır. 1995 yılına kadar Irak’ta yazım hayatını sürdüren el-Verdî, aynı yıl Bağdat’ta vefat etmiştir. Yazarın çoğu Londra merkezli Dâru’l-Verrâk isimli yayınevi tarafından yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır:

  1. İslam Sosyolojisi Üzerine Bir İnceleme (دراسة في سوسيولوجيا الإسلام) 1948-Teksas/ABD.
  2. İbn Haldun’da Bilgi Teorisi (نظرية المعرفة عند ابن خلدون) 1950-Teksas/ABD.
  3. Iraklı Bireyin Karakteri (الشخصية الفردي العراقي) 1950-Bağdat.
  4. Parapsikoloji (خوارق اللاشعور) 1951-Bağdat
  5. Sultanların Vaizleri (وعاظ السلاطين)  1954-Bağdat.
  6. İnsan Aklının Zırvalaması (مهزلة العقل البشري)  1955-Bağdat.
  7. Yüksek Edebiyat Efsanesi (أسطورة الأدب الرفيع)  1957-Bağdat.
  8. Bilim ve İnanç Arasında Rüyalar (الأحلام بين العلم و العقيدة) 1959-Bağdat.
  9. İbn Haldun’un Düşünce Tarzı (منطق ابن خلدون) 1962-Kahire.
  10. Irak Toplumunun Doğası Üzerine Bir İnceleme (دراسة في طبيعة المجتمع العراقي) 1965-Bağdat.
  11. Modern Irak Tarihinden Toplumsal Kesitler (لمحات اجتماعية من تاريخ العراق الحديث) 1969-1979/6 cilt-Bağdat.

[1] Bu eserin Türkçeye çevirisi devam etmektedir. Çevirinin bu yıl içinde nihayete erdirilerek yayınlanması planlanmaktadır. Çeviride kullanılan “vaizler” terimiyle herhangi bir meslek grubu kastedilmemiştir. Yazar, eserinde bu kelimeyi din adamına eş değer manada kullanmıştır.  

[2] “To govern nature, you must first study it.”

[3] Halife Mütevekkil’in (ö. 861) saraylarında dört bin cariyesinin olduğu ve bunların tümüyle ilişkiye girdiği rivayet edilir. (Bk. Hitti, Philip, History of the Arabs, s. 342). (Ali el-Verdî)

[4] Bu bağlamda dehşete düşüren bir durum, bazı fakihlerin reşit olmamış erkek çocuklarla livata yapılmasında özgür ve köle ayrımı yapmış olmalarıdır. Özgür bir erkek çocukla livata yapmanın cezası onların nazarında katledilme ve recmdir. Ancak bir kimsenin kölesi olan erkek çocukla livata yapmasının cezası sadece kadı tarafından tazir edilmesidir. Bu şu manaya gelmektedir: Onların nazarında livata yapan bir yoksul öldürülür. Ancak erkek çocuk köleler satın alıp onlarla livata yapan bir zengine verilecek ceza kadının ona şöyle demesidir: “Tüh… Allah belanı versin”. (Bk. Menz, Adem, el-Hadâratu’l-İslâmiyye fî Karni’râbi’il-Hicrî, II, 118.)  (Ali el-Verdî)    

[5] Akkâd, Abbas, Ebu’ş-Şuhedâ, s. 176.

[6] Macdonald, The Development of Muslim Theology, s. 130.

[7] Bk. Zeydân, el-Temeddunu’l-İslâmî, IV, 192-194.

[8] Zeydân, el-Temeddunu’l-İslâmî, IV, 196.

[9] Bk. Ven Wiese, Systematic Sociology, s. 617-620.

Bunları da sevebilirsiniz