YAKALAYANLAR VE YAKALANANLAR

Nida Dergisi , 72. Sayı / Mart / 2003

Olmaz demeyin, oluyor. Hiç ummadığınız bir anda, ummadığınız bir şeye ansızın yakalanıveriyorsunuz. Düşünün, İstanbul’un en büyük camilerinden birindesiniz. Yüzlerce insan ulvi bir çağrıya uyarak, kutsal bir mekanda, önemli bir farizayı yerine getirmek için saf saf olmuş, bekliyor. Kimisi mağazasını, kimisi manavını, kimisi kasabını, kimisi kahvehanesini, kimisi marketini, kimisi lokantasını, kimisi kitabevini ve kimisi de başka dünyevi meşgalesini bırakmış, bu anlık huzur ve sükunet için yaradanın huzuruna gelmiş. Yeryüzünde huşunun o bildik hikayesi… Vakit giriyor, kamet getiriliyor, saflar sıkılaştırılıyor, arkadan gelenlerin daha rahat namaz kılmaları için, imam tarafından ricalar ediliyor ve son zamanlarda bu mekanda uygulamaya başlanan ‘cep uyarısı’ yapılıyor. Bir anda önce yüzlerce insan, aynı anda, büyük bir hız ve itina ile yan yana diziliyor. Tekbir alınıyor, camiyi derin bir sessizlik kaplıyor. Evet, işte tam o anda, ince fakat siz bir melodi sesi sessizliği bıçak gibi kesiyor. Berivan şarkısının müziği olan bu melodi, cemaatten birinin cep telefonundan etrafa yayılmaya başlıyor. Israrla susmayan ses imamın sesine karışarak bir anda cami cemaatinin tamamına dinletiyor kendini. Olayın devamını, altmışına merdiven dayamış, tuşları, gözlükleri olmayan görmeyen kahramanımızın dilinden dinleyelim:

“Yahu bir anda beynimden vurulmuşa döndüm. İlkin sesin benden çıktığını fark etmedim. Ama titreşimli olduğu için, benim telefonum olduğunu anladım hemen. Ne yapacağımı şaşırdım bir anda. Şimdi ne halt yiyeceğim diye düşündüm. Rezil olmama mı, camiye saygısızlık yaptığıma mı, yoksa cemaatin huzurunu kaçırdığıma mı yanayım, bilemedim. Utancımdan sırtından terler damladı. Yahu, melet susmak da bilmiyor. Her vakti camide kıldığım için, arayan kişinin bunu dikkate almadığını düşünüp, ona lanetler yağdırıyorum. Kahrolası sus artık diye içimden ezilip duruyorum. Nasıl unutmuşum kapatmayı. Kapıda koca koca harflerle yazmışlar, imam da uyardı ama yaşlılıktan mıdır nedir, unuttum kapatmayı. Anlayacağın o namazı nasıl kıldım, o camiden nasıl çıktım bir ben bilirim bir Allah”.

Başka ‘yakalamalar’ ve ‘yakalanmalar’ da yaşıyoruz:

“Efendim, anlamadım? Otobüsteyim canım. Yok yok, hallettim. Haa, bana bak, sen o salak Yavuz’a söyle, bir daha öyle münasebetsizlikler yapmasın. Bak sana dua etsin, bir daha öyle bir şey yaparsa rezil ederim onun herkesin içinde, haberin olsun!”

“Aloo, efendim? Telefoncudayım kızım. Anlamadım? Ne parası? Ha, evet. Salondaki vitrinin en alt çekmecesinde 40 milyon var. Oradan ol, gerisini cebine koy. Baban da söyle bugün cumartesi, işe gitmiyor. Mavi gömleğini çamaşır sepetine atsın yıkayayım. Tamam alırım kızım. Hadi güle güle”.

“Ulan kerata, şimdi mi geldik aklına? Bayramda niye aramadın eşek sıpası? Büyüdün de adam mı oldun lan? İyiyim iyi, gözlerinden öperim. Tamam tamam  selam söylerim. Sana da iyi akşamlar.”

“Aaa, sen misin Ali? Ay inanamıyorum! Hayır hayır ne alakası var, rica ederim. İyiyim. Kuyruktayım. Elektrik kuyruğu. Sormaya ya, son güne bıraktım, iki saattir sıra gelmedi bana. Öldüm vallahi. Tıklım tıklım burası. Yok canım, ne rahatsız olacaklar kime ne?”

“Bana bak, sana defalarca söyledim arama diye. Sende utanma arlanma diye bir şey yok mu? Dua et ulan. Dua et bankadayım, millet var. Yoksa bilirdim sana ne cevap vereceğimi!.”

Hayır hayır, ne sizi sıkmaya ne de bu uzayıp giden gereksiz diyalogları yazarak kendimi yormaya hiç niyetim yok. Sadece örnek olması bakımından bir kısmını alıntıladığım bu muhabbetlere, siz hemen her gün tanık oluyorsunuz zaten. Ancak son zamanlarda giderek yaygınlaşan ‘bireysel ve toplumsal yakınlaşmanın’ boyutlarını göstermek açısından, gündelik yaşantımızda rastladığımız söz konusu diyaloglara değinmeden geçmek istemiyorum.

Sahi, siz de farkındasınız değil mi bu anormal yakınlaşmanın? Herkes her yerde kendi evindeymiş gibi rahat davranıyor artık. Aradaki perdeler her geçen gün biraz daha inceliyor. Yanı başınızda oturan bayanın evine kadar gidip, salondaki vitrinin en alt çekmecesindeki 40 milyonun bir kısmını alıp, gerisini bırakarak geri dönüyorsunuz. Kocasının giydiği mavi gömlek sizi ne kadar ilgilendirir bilinmez ama telefon muhabbeti aracılığıyla bu gelişmelerden siz de haberdar olarak, bu yakınlaşmadan nasibinize alıyorsunuz. Yavuz’un kim olduğunu, ne kabahat işlediğini bilemezsiniz fakat avazı çıktığı kadar bağıran Mine’yi dinlememek için tek alternatifiniz olan otobüsten inmeyi göze alamazsınız. Ya da bankada, telefondaki muhatabına tehditler yağdıran adamı sıranız veya sırası gelen kadar dinlemek zorunda kalırsınız. Yani bir çekmeceden etrafa saçılan elbiseler gibi, uluorta her yere saçılıyor. Özel hayatımız, mahremiyetlerimiz. Bir iddiaya göre İskandinav ülkelerinden birinde kışlarının çok şiddetli geçmesi üzerine, kaybolma ve donma olaylarına karşın, bazı bilim adamlarının yoğun çalışmaları sonucunda geliştirdikleri cep telefonunun böylesi bir sürece hız kazandırması hatta deyim yerinde ise buna neden olması, bir hayli düşündürücü. (Aslı neden bu olmasa bile cep telefonunun icadının zaruretten kaynaklandığı konusunda zerre kadar şüphem yok.) Teknolojide mi hata, teknolojiyi yozlaştıran da mı? sorguya hangisinden başlanmalı? Bir elinde yağlı boya fırçası, diğer elinde Nokia 5110 cep telefonu ile sağa sola giden boya işçisi; direksiyonlarda cep telefonu ile yaptığı muhabbet ve kahkahalara boğulan şoför; ayakkabı boyarken gelen çağrıya çağrıyla cevap vermek için boyaya ara veren genç boyacı; telefonunu bir üst modeli ile değiştirmek için uğraşanlar ve daha nice marjinal örnekler, eleştiri oklarının teknolojiye değil, teknolojiyi kullanana yönelmesi gerektiğinin en iyi örnekleri aslında.

Örneğin, şu ‘cep’ yenileme hastalığı. Alınan vasat bir model daha sonra çıkacak yeni bir modele gebedir hep. Her yeni model, bir öncekini eskitir. Elindeki telefonu uygun bir fiyata elden çıkartıp, üzerine bir miktar para daha ekleyerek yeni hevesten pay alır kullanıcı ve bu böylece devam eder gider. Bununla birlikte insanın doymak bilmez iştahı daha da bir semirir ve daha bir kontrol edilemez hale gelir. Cep telefonuna gösterilen ilgi, zamanla başka şeylerin değerinden de hırsızlık yaptırır. Bunun en iyi örneği ise, kılık-kıyafetinden iyi bir yaşam standardına sahip olmadığı anlaşılan ancak masanın üzerine koyduğu son model bir cep telefonu ile de, cep standartını bir hayli yüksek tuttuğu görülen bir mevsimlik işçi olsa gerek. Sonra, gösteriş ve ‘filancanın modelini çekememezlik’ saplantıları başlar. Ne yani, o 3210 kullanırsın arkadaşı 5210! Olacak şey mi bu üstelik 3210 artık kapıcıların ve hamalların bile belinde taşının hale gelmiş!

Ya o kontörlük muhabbetler! Ne kadar kontör, o kadar muhabbet. Yani ne kadar ekmek o kadar köfte. Ani kesilmelerde giden mahcubiyetler. 80-90’lar 9333’ler 75 00’lar, tuşlar yönlendirmeler onaylamalar sonra kaldığımız yerden devam. Ayaküstü muhabbetleri gibi ama o muhabbetleri ruhundan farklı, hisler üstü bir muhabbet adeta. Her kelimenin ardından uğursuz sesin kontörün bitmek üzere olduğunda anımsatan ses. Gelmesi korkusuyla toparlaya toparlaya konuşmanın nasıl bir ruhu olabilir, o da ayrı bir muamma. Ancak şu gerçek ki, cep telefonu gibi cep muhabbetleri de temelli tükenme ve tüketmeye dayanan bir tutkudan ibarettir. Bazılarına abartılı gelebilir ama, bir süre sonra kadim bağların ve iki lafın belini kırmak için gidilen evlerin, içilen çayların, yazılan mektupların, gidilen ziyaret ve çıkılan yolculukların aranan birer nostaljik haline geleceğinden çekiniyorum. Haberleşmenin kimyasını bozduğu, iletişimin zaruret olmaktan çıkarılıp zevk haline dönüştürüldüğü her ortamda birçok değerin yok olmaya yüz tutacağı, varsayımının ötesinde, bir realitedir. Olur da, kayıp edilen bu mezkur değerlerin, ardından arama yapılırsa, o bildik sesinin duyulması işten bile değildir. Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyin !

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir