Mehmed Alagaş ile “CUMALİ” Kitabı Üzerine

Röportaj:Fatih Bütün
Nida Dergisi 50. Sayı – Mart 2001

Hocam, son olarak yayınlamış olduğunuz “Cumali” isimli kitabınızı ilgi ve dikkatle inceledik.Roman tarzındaki diğer eserleri­nizden daha geniş ve daha genel bir muhtevaya sahip olduğunu gördük. Romanın her bölümü toplumun değişik kesimlerini mercek altına almakla beraber, Müslümanların bu konulardaki fikri ve ameli eksikliklerini gösterir bir içeriğe sahip. Tabi ki günümüz Müslümanlarının toplumsal ilişkilerdeki otokritiği açısından önemli bir çalışma bu.

Öncelikle kitabınıza ismini veren “Cumali” üzerinde durmak istiyoruz. Bu kimlikle vermeyi amaçladığınız mesaj hakkında kısa bir açıklama yapar mısınız?

Cumali, bu kitap çalışmasındaki önemli karakterlerden sadece biridir. Dolayısıyla bu kitap çalışmasının ismi, Akif hoca veya Atakan bey de olabilirdi. Fakat tercihimizi Cumali’den yana kullandık. Cumali genel itibariyle eski fikrî yanılgıların günümüzdeki bazı uzantılarına işaret etmektedir. Seksenli yılların yarısında gündeme gelen dar’ul harb düşüncesi, o dönemlerdeki birçok heyecanlı müslümanı Cumali’ye benzer bir kişiliğe yaklaştırmıştı. Bu coğrafyadaki insanların müslümanlar ve harbiler olarak ikiye ayrıldığı; harbilerin kan, can ve mallarının helal telakki edildiği o dönemler, bu coğrafyadaki İslamî uyanışın çok tehlikeli bir handikapla karşılaştığı dönemlerdi. Ancak yine o dönemlerde Allah’ın lütuf ve merhameti ile Kur’an çalışmalarına yönelinmiş ve yaşa­dığımız coğrafyanın Kur’an’ı Kerim verilerine göre dar’ul harb değil, dar’ul cahiliyye olduğu tesbit edilerek, bu doğru tespit genelde kabul edilmiştir. Bu çalışmalar yapılmasaydı hiç kuşkunuz olmasın ki heyecanlı miislümanların önemli bir bölümü birer Cumali olarak karşımıza çıkacak ve Türkiye’de mafya denildiği zaman öncelikle müslümanlar akla gelecekti. Böylesine yanlış ve tehlikeli bir gelişmeye izin vermediği için tabi ki Rabbimize hamd ediyoruz. Bunları belirtirken elbette ki müslümanların arasında hiç Cumali olmadığını söylemek istemiyorum. Dar’ul cahiliyye görüşü genelde kabul görmesine rağmen bunun yine de istisnaları olmuş ve bu suskun istisnalar, konuşmaktan ya da savunmaktan yana olmadıkları yollarında gizli birer Cumali gibi varlıklarını sürdürmeye devam etmişlerdir. Dolayısıyla kitap çalışmasında Cumali ile yapılan birçok konuşmalar, farklı süreçlerden gelmelerine rağmen Cumali’yle yolları kesişen bu insanlara yönelik konuşmalardır. Niyetleri ne olursa olsun Cumali’nin içinde bulunduğu o âleme sıcak bakan insanlara, o âleme yaklaşan gençlere yönelik konuşmalardır.

Anlıyorum hocam. Kitapta gördüğümüz kadarıyla Cumali oldukça yürekli ve samimi bir kişiliğe sahip, bir kuyumcu dükkanını soyarken bile – hiçbir şüphe duymadan – Allah’ın yardımını uman birisi, batıl bir eylemde bile hak olan yardımı bekleme yanılgısı, insanların genel bir yanılgısı mıdır?

Eylem tabi ki Cumali’ye göre değil, bize göre batıldır. Çünkü bir insanın ameliyat edilebilmesi için böyle bir eyleme kalkışan Cumali, eylemin mahiyetinden ziyade bu eylemdeki niyetini ön plana çıkararak, kendisini doğru bir iş üzerinde görmektedir. Zaten günümüzde bir çok melâneti işleyen insanlar da, bu melanetleri iyi niyet ambalajlarıyla içlerine sindirmiyorlar mı? Nitekim dünya üzerinde şeytana kulluk yapan milyarlarca insan olmasına rağmen, bunların sadece birkaç bin tanesi şeytana taptığını bilmekte, satanist olduklarını itiraf etmektedirler. Allah’ın emir ve hükümlerine karşı çıkarak şeytanın peşinden giden diğerleri ise âlemlerin Rabbi olan Allah(c.c.) ile dünya hayatında hesaplaşmayı göze alamadıkları için kanıtsız bir ısrarla Allah’a kul olduklarını iddia etmekte ve bu aldanış içinde Allah’ın yardımını bekleyebilmektedirler. Tabi ki bizi şaşırtan bir durum değildir bu. Çünkü hepimizin bildiği gibi Resulullah (s.a.v.)’e savaş açan Mekke müşrikleri, bir taraftan Allah’ın Resulüne savaş açıyorlar, diğer itiraftan kendilerine zafer nasip etmesi için Allah’a dua ediyorlardı. İnsanoğlunun bu tarihi yanılgısı, öyle sanıyorum ki kıyamete kadar devam edecek bir yanılgıdır.

Hocam, romanın merkezinde bir Akif hoca kimliği de var. Mazlum bir müslümanın hakkını arayan, muhatabının sosyal konumunu ne olursa olsun onun karşısında – silik olmayan – belirgin bir kişilikle dik duran, İslamî tebliği hiçbir çekince hissetmeden açık ve tavizsiz bir kimlikle muhatabına ileten bir Akif hoca! Bu portre, günümüz müslümanlarıyla örtüşüyor mu?

Ne yazık ki genel olarak örtüştüğünü söyleyemeyiz. Oysa bana göre sözünü ettiğiniz bu Akif hoca kimliği, sıradan ve vasat bir müslüman kimliğidir. Akif hoca kimliğinin bizlere şaşırtıcı gelmesinin en önemli nedeni, öyle sanıyorum ki, yaşadığımız coğrafyadaki sosyal baskılardan kaynaklanmaktadır. Mesela İslam’ın hâkim olduğu bir coğrafyada böyle bir kimlikle karşılaşılsa, bu Akif hoca kimliği hiç de şaşırtıcı gelmeyecektir. Öyle bir coğrafyada müslümanların dik duruşu, açık ve tavizsiz bir kimliğe sahip olmaları gayet doğal görülecektir. İşte yanılgı noktası burası olsa gerek. Çünkü müslümanların aslî kimliği, yaşanan coğrafyadaki iktidarlara göre önemli değişiklikler gösterecek bir kimlik değildir. Her şeye kâdir olan Rabbimizin hâkimiyeti, yerel yönetimlerden etkilenebilecek bir hâkimiyet değildir. Kendisine kul olduğumuz ve bu kulluktan şeref duyduğumuz Rabbimizin her yerde ve her zaman gerçek hâkim olduğunu dikkate aldığımız zaman. Akif hoca kimliğinin bölgesel şartlardan fazlaca etkilenmemesi gereken normal bir müslüman kimliği olduğunu anlamamız kolay olacaktır.

Akif hocanın iç dünyasında yaptığı nefis muhasebeleri, dış dünyada ise Süleyman’la ya da Atakan Bey’le ilişkileri ve konuşmaları da, günümüzde görmeye alışık olduğumuz müslüman tanımının dışına çıkıyor. Bu konu da ne söylemek istersiniz?

Böyle bir kimliği, pratik yaşantıda fazlaca görmeye alışık olmadığımız doğru olabilir. Ancak bu kimliğin teorik tanımlaması, müslümanların yabancı oldukları bir tanımlama değildir. Sorgulamamız gereken, teori ve pratik arasında yaşanan bu mesafedir. Ben bu olumsuzluğun nedenini, yaşanan şartlardan ziyade imanî zafiyetten kaynaklandığını düşünüyorum.

Müslümanlar iman ettiklerini zannettikleri bir çok hükme karşı, yeterli imandan ziyade tasdik içerikli bir yaklaşıma sahiptirler. Tasdik ettikleri bu hükümlere tekrar tekrar iman ettikleri zaman, teori ve pratik arasındaki bu mesafeyi kapatabi­leceklerine inanıyorum. Bu insanların kafalarında yer alan ilahî gerçekler, tekrar tekrar iman edilerek kalbe indirildiği zaman bir duygu, bir yaptırım gücü kazanabilecek ve bu insanların pratiğine yansıyabilecektir.

Atakan Bey ve Defne Hanımla Kur’anı Kerim’in evrenselliği konusun­daki konuşmalarda farklı bir yaklaşım var.

Evet. O konuşmalarda karşı tarafı görüşüne yanlış diyerek doğruyu söylemek yerine, yanlış görüşü kendi mecrasında akıtarak tıkandığı noktaya götürme ve bu tıkandığı noktada doğruyu gündeme tercih edildi.

Aynı konuşmalarda birer Kemalist olan Atakan Bey ve Defne Hanımla Atatürk hakkında da konuşuyorsunuz. Buna niye gerek duydunuz?

Bundan on-on beş yıl öncesinde, böyle bir konuşmaya ben de gerek duymayabilirdim. Çünkü sözünü ettiğim yıllarda bir kısım insanlar övgüde, bir kısım insanlar sövgüde haddi aşsalar da, bu konu müslümanların geneli için bir problem, bir sorun değildi. Ancak ilerleyen yıllarda bazı parti ve cemaat liderlerinin dünyevî kaygılarla gündeme getirdikleri Atatürkçülük anlayışı ve bu çarpık anlayışın müslümanların geneline nispet edilmesi, bu konuyu müslümanlar için bir sorun, bir handikap durumuna getirmiştir. Dolayısıyla kitapta yer alan konuşmaların amacı, bu konuya yeterli bir açıklık getirerek, bu konuyu tarihteki yerine bırakmaktı.

Kitabınızda bazı çevrelerin üç maymun heykelinde ifade edildiği gibi kendilerini görmeyen, kendileriniişitmeyen, kendileriyle konuşmayan bir Rab telakkisi içinde olduklarını belirtiyorsunuz. Beki günümüz müslümanları bu yaygın anlayışın neresindedir?

Tabi ki günümüz müslümanlarını o kimselere benzetmekten Allah’a sığınırım. Müslümanlar hiç kuşkusuz ki alemlerin Rabbi olan Allah’ın kendilerini gördüğünü, kendilerini işittiğini ve Kur’an’ı Kerim ile kendilerine seslendiğini bilmektedirler. Bu konularda bir zafiyetten söz edecek olursak, bu zafiyetin uzaklıkla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Birçok müslümanın problemi kendisini gören, işiten ve kendisine hilali eden Allah’ı kendilerinden uzak zannetmeleri ya da uzakmış gibi bir yaşantı iyinde olmalarıdır.

Son olarak kitabınızdan şöyle bir iktibas yapmak istiyoruz. Atakan Beye, “Hindistan büyükelçisine inek eti ikram etmeyecek kadar onun dinine saygı gösteren kimselerden, benim dinime de aynı saygıyı göster­melerini, dinimin yasakladığı bir davranışı ne adına olursa olsun bana dayatmamalarını beklerim” diyor ve sonra birçok dayatmadan söz ediyorsunuz. Biliyoruz ki, bir toplumun ortak istekleri, ortak beklentilerdir bunlar. Fakat bunlar nedense pek gündeme gelmiyor. Mesela bu meselelerle dolaysız ilgilenmesi gereken diyanet teşkilatının bu konulardaki suskunluğunu nasıl değerlendiriyorsunuz.

Diyanet teşkilatının bu gibi konularda konuşabileceğini umut edenler, inancının gereğini yaşamak isteyen müslümanların meşru haklarını savunabileceğini bekleyenler, bu suskunluk karşısında şaşırabilir ve bu suskunluğun nedenini onlara sorabilirler. Benim öyle bir umudum ve beklentim olmadığı için, bu suskunluğu şaşkınlıkla da karşılamıyorum. Omuzlarımı kaldırarak boynumu büküyor ve şanı yüce Rabbimizden hepimiz için hidayet dileniyorum.

Hocam çok teşekkür ederiz. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Ben de teşekkür ederim. Son olarak söylemek istediğim şey ise son zamanlarda rahatsız olduğunu öğrendiğim M. Said Çekmegil hocamıza yönelik olacaktır. Bütün bir ömrümü kapsayan İslami çalışmaları, kitapları ve konferansları ile biz müslümanların önünü açan, yakın tarihe kadar hiç sorgulanmadan tasdik edilen geleneksel din anlayışındaki bid’at ve hurafelere işaret ederek müslümanları düşünmeye ve Kur’an merkezli tertemiz bir İslam anlayışına davet eden M. Said hocama, kendi neslim ve müslümanlar adına şükran dolu selamlarımı gönderiyorum. Rahman ve Rahim olan Rabbimden bu kutsal davayı omuzundan hiç indirmeyen M. Said hocama dünyada ve ahirette afiyet nasip etmesini diliyor, kendisi izin vermek istemese de o tertemiz ellerini sevgi ve saygıyla öpmek istiyorum.

Selam, elbette ki hidayete tabi olanlar üzerinedir…

Bunları da sevebilirsiniz

Mehmed Alagaş ile “CUMALİ” Kitabı Üzerine” için 2 yorum

  1. Râbbım çalışmalarınıza bereketli etsin İnşaâllah.
    Hayırlara vesile olması dileği ve duâ’sı ile.

  2. Allah razı olsun
    Alım lerin olumu alem lerin ölümü gibidir
    Rabbim dirilme yi nasip etsin ölmeden önce

Canan Korkmaz için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir