Sunuş (58)

Bir Ramazan’ı daha idrak ettik. Malumunuz kanallar, kartel medyası sosyal şartlar gereği olsa gerek, adına İslam koydukları maskelerini bir kez daha takıp kanallarda arz-ı endam edip, promosyonlar dağıtarak rüşdlerini bir kez daha ispat ettiler.(?) Kendilerini ne kadar ilgilendiriyor ki, İslam’ı meseleleri kanallarına prim toplama vesilesi kılıyorlar. Sun’i kişiler ve sun’i beyinler beraberinde gelen sun’i gündemlerle beyinleri iğfal edilmiş bir toplum arzulanmaktadır. Dikkat, edildiğinde yargılanmak istenen İslam değil geleneksel dinin değer yargılarıdır. Bu nasıl çürük bir din anlayışıdır ki, hiç de selahiyetli olmayan kişilerin düzenlemiş oldukları“konsil”lerde konuşulup, tartışılmaktadır.

“Tabii ki geçtiğimiz ayı içinde değerlendirmek belki din bezirganlarının ekmeğine yağ sürecek ve hurafelerini başka hurafelerle örtme yoluna götürecektir. Ramazan yılda sadece bir ay, Ortaçağ Avrupasında’ki endülüjanş gibi bedelsiz cenneti satanlar, bir Martin Luther karşısında ne yapacaklarını şaşıracaklardır. Ramazan’ın ruhunu anlamaktan aciz, tıpkı Muhammed’in sesi duyulmasın diye müşriklerin seslerini yükselttikleri gibi diğer zamanlarda saldırdıkları değerleri gündemlerine alabiliyorlar. Buradan şu sonuç çıkıyor ki; gün-demlerine aldıkları değerler dahi İslam değildir. Ki “siz onların dinlerini kabul etmedikçe onlardan size dost “yardımcı” olmaz.” Müslüman’ın her günü, gecesi, saati mübarektir. Mevsimlik, aylık namazlar, sadece bir saate sıkıştırılmış sevaplarla oluşan din, o ay, o mevsim, o saatle kaimdir. Dinimiz olan İslam bize her zamanda, mekanda, ortamda dinimizi haykırmamızı, elimizden gelmezse o ana kadar direnmemizi emrediyor. Bu konuları dergimiz yazarlarından Semra Kürün hanımefendiyle yapılan röportaj da bulacaksınız.

Türkiye’nin siyasi konjonktürüne gelince: bir filozof’un dediği gibi “değişen sadece saçlarım ve tırnaklarımın uzunluğu.” İkiz kulelere düzenlenen saldırıyla başlayıp globalleşen hâki renk tüm hızıyla, olayla yakından uzaktan dirsek teması olmayan ülkeleri de içerisine alarak devam ediyor. Evet hiç bir ülke bir gün sıranın kendisine de geleceğini tahmin etmedi. Olayın, baştan emperyalist bir söylem olan müslümanlarla özdeş zikredilmesi, sun’iliğini ortaya koymasına rağmen laik basının sözcülüğünü yapanlar sayesinde söylem genelleştirilmiştir. Bilanço “özgürlükler, hayaller ülkesi” ABD’nin milyonlara varan katliamı ve çoğunluğunu müslümanların oluşturduğu, müslümanım diyen ülkelerin de içerisine çekilmeye çalışıldığı bir tasfiye operasyonu. Bu konudaki tavrımızı sizlerle paylaşmıştık.

Bu ay “insan hakları” konusunda görüşlerimizi Hikmet Akpur’un yazısıyla ilan ediyoruz. İnsanların haklarını savunanların hangi insanlardan bahsettiklerini de siz değerli okuyucularımızın takdirine bırakıyoruz. Bu vb. konularda maktullerle birlikte bir de otokritiğe ihtiyacımız vardır. Evet Fatih Özyılmaz”ın yazısında kaleme aldığı gibi “Mütefekkirlerin etkili olmadığı yerde Şarlatanlar yetkili olurlar.” Şarlatanlara karşı hoşgörüdür bizi biz olmaktan çıkaran. Ömer Şevki Hotar’da diyor ya, “Toplumun ıslahının önünde ki en büyük engel hoşgörüdür.” Hoş görmek değil tepki göstermelisiniz. İşte bu tepkinin nasıllığını da Hüseyin Karatay’dan okuyacaksınız. Yurtdışı Yazarlarımızdan Yılmaz Kuzucu’da emperyalizm’in kokuşmuşluğunun Almanya uzantısını aktarıyor bu ay yazısında. Öldürmek değil güldürmemek, Allah’ın gücünü hesaba katmayan süper güçlerin politikasıdır. İnfakın, zekatın öldürüldüğü bir toplum yok olmaya, sefalete mahkumdur. Ferda Kılınç bu ayki yazısında haslet halini alan bu müesseseleri “aç mısınız, açıkta mısınız. “başlığıyla sizlerle paylaştı. Bu ay yazısını okuyacağınız Nehir Aydın Gökduman’da önümüzdeki aylarda da bizlerle olacak.

Bu ay da dolu dolu bir paylaşımla sizlerleyiz. İstifadeli olabileceğimize inanıyoruz. Bunun içinde nasipse 2002 yılında bambaşka bir NİDA ile sesleneceğiz.

Selam ve dua ile.