Sunuş (64)

Hayatta hiçbir şey tesadüfi değil, bilakis insanın bilinçli tercihlerinin ürünüdür. Yani bu, şu şekilde de okunabilir: İnsanlar dilerlerse yaşanan tüm bunalımları aşabilir ve bir sonraki adımlarını şimdiden hesaplayarak geleceklerini kendileri imar edebilirler. Bir çok hakkınızı kullanamıyor olsanız da, geleceği, entelektüel mirasla inşa etme hakkınız saklı bulunmaktadır. Bu saklı olan hakkı kimi dönemlerde insanlar hiç alakası olmayan, salahiyetsiz, meşruiyeti dahi sorgulanmaya muhtaç kişilere verebilmişlerdir. Demek oluyor ki bunun bugün de tezahür etmesi mümkündür. O halde siz bu hakkı kimseye vermeyin. Kullanmıyorsanız dahi saklı tutun ki, yarın o kart size karşı kullanılmasın.

Çoğu zaman bazı şeylerin doğruluğundan, çaresiz bir şekilde emin oluyoruz. Bilmediğimizden değil okuma, düşünme tembelliğimizden; beceremeyeceğimizden değil atalarımızdan tevarüs, güdülmeye olan alışkanlığımızdan. Evet bu alışkanlık da diğer tüm alışkanlıklar gibi hayatı rutinleştirici, anlamı iğfal edici, düşünmeye ket vurucu gibi gözüküyor. Bu alışkanlığın bir de şöyle bir özelliği var. Sırf bu özellik için bile olsa bırakılmaya değer. Yıkıcı, yok edeci bunalımı, içine girdikçe daha fazla üretmesi. Tıpkı Zen Paradox’u gibi… “Hah çözülüyor” derken daha bir muammalaşan, daha bir müzminleşen paradoks tıpkı. Fakat muammalaştıran da başkası değil üzülerek söylemeliyiz ki kendimiziz. Çünkü öyle bir “bulaşıcı mikrop” ki tıpkı hırsızı yakalayan adamın feveranı gibi “git gitmez, beni bırak bırakmaz.”

Peki kimdir bu hırsız? Bizden gayrı biri mi, yoksa birileri mi?” Bizden biri, içimizden… Daha da kötüsü, önüne geçmediğinizde sizi de kendisi yapan bir mikrop tıpkı. Mikrop olan, mikrop üreten ve yayan…

Nietzche her ne kadar hayatında kanımızca başaramamış olsa da bir hayat dersi verir: “Hayatta en büyük ahlaksızlık yapabileceğiniz bir şeyler varken yapmamanızdır.” doğru ama, belki de ne yapacağınızı bilmiyor ve size yol gösterecek birilerini arıyorsunuz? Belki de bir komutan, bir lider bekliyorsunuz ki, ona tabi olmayı tercih edeceksiniz? Yoksa sizde mi “biz ne yapabiliriz ki” nezlesine mi tutuldunuz bizim mahallenin çocukları gibi? Biz şöyle bir reçete sunmuştuk acizane: “Pisliklik(!)lerden uzak durun.” Beceremediler, çocuk ne de olsa, Ama sanırım size yarar, Evet pisliklerden uzak bir hayat… Üstümüzü başımızı temizleyip, moder(e)n kıyafetler giydirip ruhumuzu kirleten pisliklere, gözümüze “kara kutularına” daha iyi bakmak için taktığı gözlüklerin camlarındaki pisliklere, bize güzel hayat sunacağım söyleyip ailemizi bunalıma sürükleyen yaşayan pisliklere bulaşmayarak işe başlayalım dilerseniz. İşte bizim mahallenin bazı çocukları bunları pislik olarak görmediler. Biz pislik dedik onlar üstlerindeki ütüsüz kıyafetler anladılar, biz “leş” dedik onlar çevrelerindeki fakir ama temiz insanlardan uzaklaşmak anladılar, biz “orası kirli buraya gelin dedik” bazen beraber dediğimiz büyüklerimizi de yanımızda göremedik. Evet şimdi o kir kapımızda… Keşke daha gelmeden farkına varsaydık da hasta olmadan, “mikrop”ları azken bünyeden atabilseydik. Bir savaş taktiği vardır: “düşmanla savaşın, tahribatın kendi cephende olmaması adına onun cephesinde verilmesi.” Yoksa biz savaşacağız derken “Kahrolsun” derken hep kendi cephemize çektik de yaya kaldık.

O halde bunların hepsi sorgulanmalı ve olanlarla birlikte olması gerekenler de tespit edilmeli. Görmek, teşhis etmek tedavinin çoğu değil mi?

Değerli okurlarımız!

Bu ay da sizlerle alanında ne ilk ne de son olacak bir konuyu kısmen de olsa, konuşalım, paylaşalım dedik, Evet kapağımızda ifade ettiğimiz gibi biz “Batılılaşma”’nın “Çağdaş Hırsızlık” olduğunu söylüyoruz. Zamanı, düşünceleri, parayı yasal yollarla çalan bir hırsız. Fakat diğer hırsızlardan bir farkı var ikame edecek şeyler de veriyor. Mesela sıcak, hüsnü zan dolu, kardeşçe ilişkileri alıp, nefret dolu, hırs dolu, “bunalım” dolu soğuk ilişkileri veriyor. Bir de makyajlayarak tabi… İşte bu makyaja bir bez çalıp da altındaki kin dolu yüzü gösterebilirsek ne mutlu bize. Tabi bir de bu işin görünmeyen yüzü var ki onun tespiti de sizin üretkenliğinizle, bir deyimle ifade edecek olursak “silahların tenkidiyle” olacak, çok yönlü olup görmekle olacaktır. Gerek sosyal alanda, gerekse siyasal alanda, gerekse telaffuzu bile yabancı gelmeye başlayan(!) hukuk alanında yaşananlar açısından ele alınmalı diyoruz.

Bu konuda dergimizde yazılarını göreceğiniz yazarlar: Ömer Şevki Hotar, Sibel Eraslan, Ferda Kılınç, Celal Sancar, M. Kürşat Atalar, Nurettin Özcan. Ve Bilal Sürgeç’le yapılan bir söyleşimiz bulunmaktadır.

Dedik ya “batılılaşma’nın her alanda yaşandığını, bir de soruldu “din” alanında da mı? Bu konuyu yazarlarımızdan Bahattin Bilhan “uyum(!) çerçevesinde” yapılan “Din Şurası”yla değerlendirdi.

Ve bu ay konuğumuz “Alev Erkilet BAŞER’in “11 eylül: Tarihsel Kırılma, Alternatif Medeniyetler” konulu konuşmasının metnini de sizlerle paylaşmayı uygun gördük. M. Said Çekmegil, Hikmet Zeyveli, Hüseyin Karatay, Necip Cengil, Semra Kürün, Ahmet Varol, Abdullah Aydın, Mehmet Alptekin, Yasemin Şüheda, Halise Ekemen bu ay da usta kelemleriyle dergimizdeler.

Yaz mevsiminin getirdiği rehavetin çalışmalarınıza sekte vurmaması temennisiyle sizi dergimizle baş başa bırakıyoruz.

Selam selamı yayanlara olsun.