Kitap Seçkisi 204. Sayı

İLK BAHAR – WADAH KHANFAR – VADİ YAYINLARI

 

“Öte yandan Kureyş dindarlığı derin bir manevi bağlılıktan veya yüce bir inanca sahip olmaktan ileri gelmiyordu. Aksine bir kabile tutuculuğu ve atalar mirasının sahiplenmesindeki taassuptan kaynaklanıyordu. Kureyş, dini, kendi emellerine alet etmişti ve onu dünyevi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kullanıyordu. Medine’deki yeni düzene gelince, tek bir kaynaktan; bir ve tek olan Allah’a iman duygusundan hareket ediyordu. Mescit, bu tevhidin dini ve dünyevi boyutlarının uyum içinde tezahür ettiği bir alan sunuyordu. Dünyevi fonksiyonu siyasi kararlar, meşveretler, sözleşmeler ve ittifaklar şeklinde kendini gösterirken dini fonksiyonu namaz, dua, nafileler ve zikir şeklinde tecessüm ediyordu. Bu iki boyutun meczedilmesi Medine’de alışıldık bir durum değildi. Araplar, dünyevi çıkarlarını önceliklerinin zirvesinde konumlandırmaya alışkınlardı, dinin görevi ise bu dünyevi çıkarlara ek bir işleve sahipti.”

Doğru bir tarih yazımı ve tarih okuması, sıhhatli bir dünya görüşü için oldukça elzemdir. Kimi ciddi krizler yaşayan toplumlar tarih okumalarını aklî zeminden koparıp efsanelerle doldurmaya meyyaldirler. Bugün için İslam toplumu adına bu tespiti yapmak çok güç bir durum değil. Keza Müslümanlar için tarihin en önemli noktası sayılabilecek Hz. Peygamberin ve Ashabının yaşam devride kimi zaman bu yanlış okumaya maruz kalabilmiştir. Efsaneler, menkıbeler içine doldurulmuş bir siyer okuması, bugüne örnek olabilecek yönlerininde buharlaşmasını beraberinde getiriyor. Bu kaygıyı aşabilmek için ortaya konan önemli eserlerden biride Wadah Khanfar’ın kaleme aldığı İlk Bahar isimli eser. Khanfar, Hz. Peygamberin siyerini siyasi ve stratejik bir okumaya tabi tutuyor. Hz. Peygamber, toplumunu, coğrafyasını, topluluklar arası ilişkileri oldukça iyi biliyordu ve tebliğini de bu şartları da oldukça iyi okuyarak tamamlamıştı.

ENTELLEKTÜEL ÖFKE NURİ PAKDİL – HÜSEYİN SU – ŞULE YAYINLARI

 

“Edward Said, entelektüeli, bir müçtehit olarak görüyor ve ondan içtihat yapmasını bekliyor; tabii ki entelektüel bir bakışla… Her ne kadar İslam’ın din olduğundan söz etse bile laik entelektüel zihni gereği İslam’ı bir “düşünce” olarak algılıyor. Daha doğrusu şu: Müslüman entelektüel hem naslara iman edip hem de iman ettiği bu sınırları entelektüel cüretle aşabilir mi? Edward Said de sanırım daha çok Müslüman entelektüelleri kastederek şöyle demez mi zaten: “Entelektüel, her zaman bağlılık sorununun amansız meydan okuması ile kuşatılmış durumda.” Yukarıda andığım iki adın da (Nuri Pakdil ve Atasoy Müftüoğlu) birer insan, Müslüman, yazar ve sanatçı olarak hayatlarına, entelektüel çabalarına yakından tanık oldum. Her iki insanın da konuşurken, yazarken, tartışırken ve toplumsal, siyasal anlamda tavır alırken, Müslüman ve entelektüel olmanın, daha doğrusu olamamanın “çelişkisini” kaçınılmaz olarak yaşadıkları kanaatindeyim; bu çelişkileri gördüm.”

 

Entelektüel Öfke kitabı, Hüseyin Su’nun Nuri Pakdil hakkında yazmış olduğu oldukça geniş çaplı bir inceleme çalışmasıdır. Hüseyin Su, hayatı boyunca Nuri Pakdil’e oldukça yakın yaşamış birisidir.  Yazar, Pakdil’i başlıktaki iki kelimeyle tanımlıyor, entelektüel ve öfke. Yazara göre Pakdil müslüman kimliği ve entelektüel yönü itibariyle bu çelişkiyi hep beraberinde taşır. Diğer yandan öfke, onun kendisini diri tuttuğu mücadelede hep bir adım öteye götürmeye iten yönüdür.  Pakdil, Edebi, fikri ve aksiyoner kimliğiyle oldukça önemli bir eylem adamıdır. Eylem adamıdır diyoruz çünkü ona göre edebiyat, fikir, entelektüel mücadele hepsi birer eylemdir. Tüm hayatını bir mücadele ve eylem alanı olarak görür. Fikir dünyası gibi hayatı da ciddi kesinliklerle çevrilidir. Bu durum kendisi için oldukça zor olmakla birlikte, çevresindekiler içinde çok zor bir durumdur keza yazar onun nasıl biri olduğunu açıklarken Zweig’dan yaptığı bu alıntıyla açıklar: “ Onu tanıyanlardan hiçbiri onu terketmez ama yanında kalmaya kimse dayanamaz.”

YETERİ KADARSA ÇOKTUR- SAMUEL ALEXANDER- HERETİK YAYINLARI

“Bir sarayda ya da malikanede hatta mahallenin en güzel evinde yaşamak güzel olurdu belki; ancak unutmamak gerekir ki insanın evi ne kadar pahalıysa onu kiralamak ya da satın almak için yaşamından o kadar fazla harcaması gerekecektir. O zaman neden mütevazı ve basit bir evle yetinmeyelim? Konut sahibi olmak, birçok insanın yaşamındaki en yüklü harcama olduğundan bu, insanların, tüketimin zaman/özgürlük maliyeti konusunda özel olarak bilgili olması bir alandır. Acaba ‘yaşam standardını’ düşürerek (konutta tüketimle ölçülen) insanlar ‘yaşam kalitesi’ (öznel iyilikle ölçülen) gerçek anlamda yükseltebilir mi? Aslında Thoreau’nun önerisi, mütevazı bir konaklama tarzı seçerek insanların gerçek anlamda yıllarca ve hatta onlarca yıl çalışmaktan kurtulabilmeseydi; böylece ‘şu an en zengin olandan daha da zengin’ olabileceklerini savunuyordu, tabi ki mal varlığı açısından değil ama özgürlük ve memnuniyet açısından “

Samuel Alexander kitabında Henry David Thoreau’nun Walden Gölü kenarında kurduğu yaşamı aktararak alternatif bir yaşam fikri sunuyor. Kapitalist sistemde tüketim kültürüyle varolan insan için bunun bir iktisat sorunundan ziyade bir varlık sorunu olduğunun farkına varan Thoreau kendisine Walden gölünün kenarında dünyanın krizlerinden uzak, yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan eşyalarıyla, yılda 6-7 hafta çalışacağı alternatif bir yaşam kurar. Böylece daha fazlasını değil daha azını talep ederek, ana akım iktisadın aksi yönünde bir seçenek geliştirir. Bu yaşamı deneyimleyen Thoreau insanların hep daha fazlası için, yeni kıyafetler, görkemli evler ve eşyalar için çalışıp durmasını eleştirir. İşte burada Alexander, Lao Tzu’nun “Yeteri kadarına sahip olduğunu bilenler zengindir.” Cümlesini aktarır. Peki, ne kadarı yeterlidir? Sorusuna net bir cevap vermek zor olsa da yazar Thoreau’dan “alternatif iktisat”, “gönüllü sadelik” ve “basit yaşam” gibi kavramları aktarır.

MAHREMİYET – EIRIK LOKKE – KOÇ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI

“Maksat, vatandaşların özgürlüğünü korumaktır. Ama cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşenmiş olduğunu bilinir; o yüzden liberal demokrasilerin de nasıl kırılgan olabileceği yakından incelenmelidir. Demokrasinin diğer yönetim biçimlerine üstünlüğü, demokratik toplumlara, alternatiflerden daha fazla güven duyulmasından kaynaklanır. Pek çok demokratik ülkede, vatandaşların yetkililere duydukları güven oldukça fazladır. Bu da demokrasinin bir koşuludur ancak aynı zamanda, güvenin kötüye kullanılması tehlikesini de bünyesinde taşır. Demokrasiler kabul edilemez türden bir izlemeyi meşrulaştırabilir çünkü, ellerinin altında kendilerine duyulan büyük bir güven vardır. Demokratik devletler, otoriter akımlardan muaf değildir; demokrasilerde bu tür akımların vatandaşların güvenini kötüye kullanmasına tarihte rastlarız.”

Çoğunlukla Norveç ve ABD’nin güvenlik yasaları ve özel yaşam/mahremiyet arasındaki zıtlıkları incelemek üzerine kurulu kitap başlıktaki gibi genel anlamda bir ‘Mahremiyet’ tartışması olmaktan ziyade belirtilen ülke ve bölgelerdeki mevzuat ve yaptırımlar üzerinden tartışılmakta. Özellikle 5 Haziran 2013 yılında Edward Snowden’ın sızdırmış olduğu bilgiler ve ondan sonra dikkat çekilen gözetim meselesi kitabın temel ayrım noktalarından biridir. Kitabın yazarı Eirik Lokke, demokrat ve liberal bir zeminden meseleyi ele aldığı için istifade edilecek kısımlarının olduğunu belirtmenin yanında yanlış reçeteler sunmuş olduğunu belirtmekte fayda var. Sağlıktan istihbarata, DNA kayıtlarından özel görüşmelere kadar bir yığın alanda gözetleme yapmanın masum(!) gerekçelerin arkasına sığınılarak icra edildiğini gözler önüne sererken bir taraftan bunların yasalara ne kadar uyum içinde olduğunu ya da yapılan itirazların ne kadar etki ettiğini kitap içerisinde bulabiliriz.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir