Sunuş (60)

“İnsanın üstlendiği görev, onun tarih içerisindeki en güçlü ve en temel kışkırtıcısıdır.”

Son olaylarla birlikte şuna bir kez daha şahit oluyoruz ki; tarihin kalbi İslam coğrafyasında atıyor. Fakat İslam coğrafyası diye nitelendirilen, müslümanların çoğunlukta olduğu yerler ne yazık ki, bir takım mihraklar tarafından işgal edilmiş durumda, Bu işgal sadece topraklarla kalmamış zihinlere de sirayet etmiştir. Zihinlerde meydana gelecek küçük bir hareketlenme, coğrafyalarımızı da hür kılacaktır. Bugün batı kendi filozoflarıyla iflaslarını açıklıyor. Bakınız Baudrilland ne diyor: “Batı kültürü asli dinamiklerini yitirdi; askeri, ekonomik ve siyasi enstrümanlar yoluyla hegamonyasını sürdürmeye çalışıyor.” Şu bilinmelidir ki, bazen galibiyetiniz, düşmanlarınızın kurdukları tuzakların kendi başlarına geçmesiyle olacaktır. Fakat batı bu kokuşmuşluğunu alenen duyurmasına rağmen bir sinmişliğin olması, bizleri kaygılandırmaktadır. Bugün bu zihniyete alternatifin batıdan değil, bizzat İslam Coğrafyasından çıkacağı kanaatindeyiz. Tabii ki bu haliyle değil. Düşmanları olan “batıl’a karşı her yönüyle dimdik bir duruşa sahip, özgüvenini yitirmemiş, haklarını hangi platformda savunacağının bilincinde, her türlü şirk tuzağından arınmış/arınmaya namzet bir kimlikle olacaktır. Biliniz ki, batı artık battı, Yukarıda da ifade edildiği gibi bir takım siyasi ve ekonomik enstrümanlarla hareket ediliyor.

Batı denilince akla ilk gelen 1. Dünya olur. Fakat bahsetmiş olduğumuz bu değil, Kimi zaman pireyi deve eden, dev aynalardan karşımıza çıkandır, kimi zaman süslü lafların arkasına sığınmış lafı güzafdır, kimi zaman ise adına ibadet dedikleri şirki bunalım(trans halleri) lardır. Evet, Tâki Câferi’nin dediği gibi “İnsanın üstlendiği görev, onun tarih içerisindeki en güçlü ve en temel kışkırtıcısıdır.” Evet kışkırtmak/ kışkırtılmak… Bir takım cüşu hurüşa getirici kelimelerle, ne olduğu belirsiz muhteşem kalabalıklarla, sizi birilerine kinlendirecek hakaretlerle, mezhebi dini asabi bir takım kotarılmış ayrımcılıklarla değil. Küllendirdiğiniz sorumluluğunuzu hatırlamakla oluşacak bir ivmeden bahsediyoruz. Temelinde bilgi, delil olan bir hareket kaimdir. Gerisi anlık heyecanlardır. Ve bunlar yok olmaya/ rahatlıkla yok edilmeye mahkumdur. İşte, yukarıda bahsettiğimiz gibi bugün, İslam coğrafyasının “Rabbim beni muttakilere önder kıl” duasına samimiyetle sarılmış, hayatın hiçbir karesinden sıyrılmamış bir nesle ihtiyacı vardır. İşte o zaman müslümanların bulundukları coğrafyalar İslam coğrafyası kılınmış olacaktır.

Evet değerli okuyucularımız; bu bilinçle bu ay da sizlerle birlikteyiz. Şubat ayında İslam davası için can feda etmiş şehitlerin çokluğundan biz de “şehadet/şahitlik” konusuna yer vermeye çalıştık. Özgün bir bakış sergilemeye çalıştık ki, şehadeti kan’dan, ölümden, kılıçtan müteşekkil zanneden zihniyet yıkılıp, yerine mücadele oldukça her nerede olursa olsun ben şehidim” düşüncesiyle hareket eden bir neslin inşası söz konusu olabilsin, Yola, bizden önce davasının şahidi olan isimleri sadece duygusal yoğunluk olan marşlar, karanlık ortamlar eşliğinde hatırlamakla devam edilemez. Bu ay bu konuda bir seminerimiz oldu. Aynı zamanda Hikmet Zeyveli, Hüseyin Toprak’ın yazıları bu konuda özgün bir bakış açısı sergilemektedir. Davası yolunda onurlu, yılmaz mücadelesiyle tanıdığımız Seyyid Kutup’u da İbrahim Sarmış’la değerlendirmeye çalıştık. Ve aynı zamanda kurban bayramı olması hasebiyle, bu konuda muhkem konuları muğlaklaştırarak gündeme taşıyan bir takım “çağ’daş hoca efendilerin atraksiyonlarına kısmen de olsa (sorumluluk olarak algıladığımızdan) cevap niteliğinde yazılar da sunduk sizlere. Yazarlarımızdan Bahattin Bilhan ve Mehmet Alptekin’in de bu konuda sizlerle paylaşacakları var.

Bizlerde Rabbimize karşı kurbiyet oluşturacak amellerle bayramımızı ihya etmemiz temennisiyle.