Sunuş (62)

İnsanlar yeni bir tarihe adım atmak, özne olmak için ilk önce içinde bulunduğu şartları değerlendirmek isterler. Bu çaba bazen dönüşmek bazen de süreci kendine döndürmek adınadır. İçinde bulunduğumuz bu kumpas/ hareket alanı da bize bazı değerlendirmeleri dayatmaktadır. İşte bu dayatma değerlendirmemiz cılız bırakmak adınadır. Hareket alanını yanlış değerlendiren bir fert veya hareketin de başarıyı yakalama olasılığı mümkün değildir.

Pleterse işte şu süreçte “direnilerek değil dönüştürmeyi amaçlayan bir yaklaşım” ile ayakta durulabileceğini savunur. Yani kendinizi tanımlayabilmenizle, ifade edebilmenizle mümkündür.

Masalsı/menkıbevi anlatıların, mistik duruşların İslam’a hizmet, insanlara hizmet adına bir şey vermediğini yaşadığımız katliam süreci ortaya çıkarmıştır. Çünkü orada sinmek vardır, susmakla gelen bir ikrar vardır.

Bir bilge bakın nasıl anlatır bu durumu: “Sömürgecilerin işini kolaylaştıran bir vasıta da onların, Doğulu milletlerin gençlerinden edindikleri işbirlikçilerdir. Bunlar Batı’da tahsil görmüş, bir dil öğrenmiş, ileri sayılan milletlerin bütün rezil yönlerini almış, kendi toplum ve kültürüne yabancılaşmış, ileri ve güçlü olmanın Sırlarına yönelmiş yarı aydınlardır. Bunların taklit yoluyla teşebbüs ettikleri bütün ıslahat teşebbüsleri milletlerin aleyhine olmuş, zaman kaybına sebep teşkil etmiş ve sömürgecilerin işine yaramıştır.””Tabi ki insanların hakları savunulmalı fakat bu savunma onların canlarına rağmen olmamalı. Tabi ki fikir hürriyeti savunulmalı fakat bu Montesqieu’ca olmamalı.

İşte tüm bunlar başta da ifade ettiğimiz gibi şartlarımız, hareket alanımızı, bu kumpastaki yerimizi teşhis etmememizin sonuçlarıdır. Belki ülke olarak bunu çok geç fark ettik fakat fert olarak daha geç kalmış değiliz.

Millet olarak şu ana kadar tecrübemizden biliyoruz ki Uluslararası vicdana baskı yapan kim olursa olsun tarih önünde yargılanıyor. Bunun uhrevi boyutundan bahsetmenin kitabımızın “onlara söylesen de söylemesen de birdir” düsturu gereği söylemiyoruz.

Evet belki problemlerimiz çok. Fakat bunlara sunulacak bir panzehir de mutlaka olmalı… İşte bu da milletin kendine verdiği değer, kendine duyduğu güvenle ilgilidir. Çözüm üretmeyen tenkitler, realiteyle örtüşmeyen retorikler (güzel söz) hiçbir kıymeti harbiyeye sahip değildir. Madem ki, değerlerimiz evrensel değerler, madem ki bunlar asr-ı saadetle tasdik edilmiş hiçbir ınkıtaya uğramadan yürüyecek değerler o halde niçin hala bir model oluşturulmak düşünülmüyor? Bahsettiğimiz eleştirilere (yani çözüm üretemeyen tenkitler) çoğu gazetenin köşelerinde zaten rastlıyoruz. Meselemiz İslam’ın ittihadı ise, meselemiz milletin (İslam) ezilmişliğinin sorunları ve çözülmesi ise o halde içtihad etmeliyiz. Dergimiz yazarlarından Ferda Kılınç ve Fatih Özyılmaz bu konuya köşelerini ayırdılar. Ömer şevki Hotar’da geçen ayki yazısına devam ediyor ve “İçmeden Sarhoş olmak’a Şerh” düşüyor. H. Hüseyin Karatay hocamız ise bu ay “Moda Dedikleri” başlığıyla sizlerle. Ve geçtiğimiz ay H. Hüseyin’in şehadeti kutlamaları bu sene de kana bulandı. Dinin, sağlıklı bir vicdanın hiçbir şekilde kabul edemeyeceği kutlamaları da yazarlarımızdan Bahattin Bilhan “Nefislerinize Zulmetmeyin” başlığıyla yorumladı. Tabi ki yaşanan olumsuzluk sadece bununla kalmıyor. Bunları her gün televizyonlarda tel’inle izliyorsunuz. Hüseyin Toprak’da bunlardan sadece birini açıklıyor. Bahsettiğimiz olaylar ümit ediyoruz son olur fakat ilk değil. Evet bizde bunu sizlere Ahmet Fatih’in yazısıyla sunuyoruz. Yazıyı okuduğunuzda belki de tarihin tekerrür ettiğini düşünecek ve çizilen senaryoların bugünküyle aynı olduğunu farkedeceksiniz.

Evet uzun metrajlı bir yol. Bu yolda mücadele edebilene, bu işin aslında bir külfet değil bir nimet olduğunu anlayabilene… Maalesef ki üzerimize serpilen ölü toprağı bir çok noktada etkisini gösterdiği gibi bu noktada da yani, mücadele safhasında da etkilerini gösterdi. Dilerim Rabbim bizi o zararı olmayan ticaretlerde daim kılar, Bir daha ki ay tekrar sizlerle birlikte olmak temennisiyle diyor sizleri NİDA’mızla başbaşa bırakıyoruz.

Selam ve Dua ile…