Muhafazakârlık

Nida Dergisi, 163. Sayı / Mart-Nisan / 2014

“Muhafazakarlık İçinde Oluşan Burjuvazinin Çıkarlarını Korumak İçin Vardır.”

Öncelikle şunu ifade ederek sözlerime başlamak isterim. Muhafazakârlık, siyaset biliminde üzerinde en çok durulan 3 ana ideolojiden (diğer ikisi sosyalizm ve liberalizmdir) biri olmasına rağmen, bizde, üniversitelerde yahut başka okullarda temel düşünce/doktrin olarak genellikle ele alınıp işlenmez.

Daha ziyade liberalizm ve sosyalizm anlatılır. Muhafazakârlık, tanımı ve içeriği gereği ideolojilerin tartışıldığı dönemde de çok fazla tartışılmazdı ya da tartışılmaya ihtiyaç duyulmazdı. Zira sosyalizm ve liberalizm gibi popüler ideolojilerin var olduğu bir yerde muhafazakârlık zaten cazip bir tartışma konusu olamazdı. Ancak Türkiye’de özellikle de 2002’den sonra popüler bir tartışma konusu olarak karşımıza geldiği. Nispeten canlı bir tartışma konusu olarak tartışılmaya devam ediyor.

Tabii her tartışma alanında olduğu gibi bu konuda da öncelikle tanım üzerinde durmamız gerekiyor. Bu bağlamda şunları söyleyebiliriz: Muhafazakârlık, öncelikle bir kişilik eğilimi ya da bir mizaç olarak görülebilir. İngilizcedeki Conservatism kelimesinin karşılığı olarak kullanılan bu kavram, uzun süre dilimizde “tutuculuk” olarak çevrildi. Burada şunu ifade etmekte yarar var: Eğer bir şey yeniliğe kapalı ise, o şey sıkı sıkıya tutuyorsa olumsuz bir özellik olarak görülür haklı olarak. Mesela Troçkist’ler Stalin’i uzunca bir süre ‘tutucu’ olmakla suçlamıştır halbuki Stalin Komünist Rusya’nın lideridir Komünizmde değişime en çok prestij eden ideolojilerden biridir; hatta kimilerine için “Değişmeyen tek şey değişimdir” ilkesini kabul eden tek ideolojidir. Tabi bu, “Tutucu olmayan insan olur mu?” tartışmasını doğuruyor. Yani her insan hayatın belirli aşamasında bir şeyleri “tutmak” veya onu sahiplenmek vs. ister. Çünkü o, onun için bir değer haline gelir. Mesela Stalin sosyalizmin kazanımlarını elinde tutmak istiyordu. Yani onları korumak istiyordu. Dolayısıyla bu suçlamaya maruz kaldı. Bu açıdan bakıldığında, muhafazakârlık, tutulan şeyi benimsemeyenler için “kötü”, benimseyenler için ise “iyi” bir şeydir denilebilir.

İkinci olarak “durumsal muhafazakârlık” tan bahsedebiliriz.

Burada kişilerin davranışlarını belirleyen sosyal çevrenin ve ikinci olarak da bireyin sosyo-ekonomik durumunun değişmesine karşı bir tutum söz konusudur. Yani burada artık mizacın ötesinde sosyal çevredeki değişikliğe tepki var. Bu durumsal anlamda muhafazakarlığı doğuruyor. Bu anlamda “muhafazakar” kişi, âdetlere bağlılık, durağanlık ve istikrar isteği düzensizlikten korku ve ait olunan sosyal organizasyona benzemek için aşırı gayret göstermeye ya da ondan ayrı düşme endişesi ile tebarüz ediyor. Bir kişi bu özellikleri taşıyorsa ona muhafazakar diyebiliyoruz.

Bir üçüncü boyut siyasal muhafazakârlıktır.

Evvel emirde bu tür muhafazakârlığın temel vasfı radikalizmden korkudur. Burada kasıt, yalın anlamıyla radikalizmden korkudur; doğal olarak buna sağcılık da denebilir. Tabii sağcılık ile muhafazakarlığı tam eşitlemek hatalı bir yaklaşım olur. Ama şunu söyleyebiliriz nerede bir muhafazakârlık varsa orada radikalizm korkusu vardır. Bu noktada siyasi anlamda muhafazakarlığı, Fransız Devrimi öncesi ve sonrası şartlarını düşünerek anlamak gerekiyor; yani bu muhafazakarlığın 2-3 asırlık bir mazisi vardır. Literatür, kökenlerini Yunan düşüncesine kadar götürse de ben bu yaklaşıma katılmıyorum. Muhafazakarlığı, modern döneme özgü bir siyasal düşünce/hareket olarak tanımlamak daha doğru. Tabii bu, her ideoloji için geçerli. Örneğin, aileye veya bazı kurumlara yüklediği anlamdan dolayı Eflatun’a da sosyalist diyenler var. Ama Eflatun bence sosyalist olarak nitelemez tabii bu ayrı bir tartışma konusu.

Muhafazakârlığı tarihsel süreç içerisinde öne çıkaran 3 temel aşamadan bahsedebiliriz. Bunlardan ilki Fransız Devrimi‘dir. Fransız Devrimi ile birlikte, aristokrasinin yanı sıra ruhban sınıfı da çözülmüştür. Muhafazakarlığı, aristokrasinin çözülmesi ve siyasal gücü kaybetmesi ve vakasına karşı mevcudu korumaya dönük siyasi bir tepki olarak görebiliriz. Yani siyasal muhafazakârlık bir tepki hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla muhafazakar, aristokrasiyi destekler; onu korumaya çalışır diyebiliriz. Fransız Devrimi’nin öncesi ve sonrasında olduğu gibi bugün de bir yerde aristokrasi varsa muhafazakar onun gücünü kaybetmesine karşı çıkar, onu destekler.

İkincisi Sanayi Devrimi‘dir. Bu, daha ziyade İngiltere ile özdeştir. Sanayi devrimi ile birlikte buharlı makinenin yaygın kullanımı ve fabrika tarzı üretimin yaygınlaşması sayesinde üretim biçimi değişmiştir. Bu da tabii (Marksist söyleme özgü bir üslupla söyleyecek olursak) “üretim ilişkilerini” değiştirdiği için en nihayetinde “eski” toplum çözülmüş, parçalanmıştır.

Bu, yeni üretim tarzının kaçınılmaz sonucudur: zira mevcut işgücünü oluşturan erkek çalışanlar yetmiyor; kadınları hatta çocukları da istihdam etmek gerekiyor. Bu da tabiatıyla öncelikle onun onların aile ortamından çıkmasını, fabrikaya girmesini gerektiriyor. 19. yüzyıl fabrikasındaki çalışma ortamı içler acısıdır. O dönemde işçiler 16 veya 18 saate varan kötü koşullar altında çalışıyorlardı. O döneme “vahşi kapitalizm” deniliyor. İşte muhafazakârlık, bu tür bir üretim ilişkisine de tepki olarak doğuyor. Bu zulme karşı eski üretim tarzını korumayı, yani yeni üretim tarzının sebep olduğu yıkıcı etkilere karşı, eskinin sakin üretim tarzını veya ilişkilerinin devamını istiyor. Bir de muhafazakârlık yine Fransız Devrimi’nin gerçekleştiği dönemi başlangıç sayarak, Aydınlanma hareketine tepki olarak doğuyor bilindiği gibi aydınlanma düşüncesinde, akıl, her türlü bireysel ve toplumsal sorunun çözümünde mutlaka otoritedir. Mantıksal basitlik veya kesinliği baz alan rasyonalist, doğrudan doğruya kendi deyimlerinin ve mahkemelerinin sonuçlarına dayanarak toplumsal düzeni yeniden kurmak ister. Bu da geçmişin otoritesinin reddi anlamına gelir ki, bunların başında din gelir. İşte muhafazakârlar Aydınlanmanın bu yaklaşımına da bir tepki olarak ortaya çıkıyor.

Klasik dönemdeki serencamını bu şekilde özetleyebileceğimiz muhafazakarlığı, 3 açıdan, yani insana, topluma ve siyasete bakışı açısından analiz edebiliriz. Aydınlanma’ya karşı çıkan muhafazakârlar aynı zamanda aklın belli şekilde tanımlanmasına yahut kullanılmasına da karşı çıkıyorlar. “Akıl ‘mutlak’ı bulamaz” diyorlar. Burada Hıristiyan düşüncesinden etkilenmişlikten bahsetmekle birlikte, şunu belirtmek gerekir ki, Hıristiyan muhafazakârlar olduğu gibi ateist muhafazakârlar da vardır. Akla bu şekilde bakılınca toplum ve siyasete ilişkin bazı sonuçlarda çıkıyor elbette “Tek başına akıl toplumu dizayn etmeye kalkarsa, buna kesinlikle itibar edilmemesi gerekir” diyorlar. Bu yaklaşım Müslümanların söyleminden farklı olduğu, hatta nihayetinde aklı iptal edici bazı yönleri olduğu söylenebilir bu bir nevi akla güvensizlik olarak nitelenebilir. Nitekim muhafazakâr doktrinin kurucusu olarak kabul edilen İngiliz düşünür Edmund Burke’ün meşhur bir sözü var: “Birey değil tür bilgedir.” Burada her ne kadar rasyonalizmin ‘aklı’na bir güvensizliğin söz konusu olduğu söylenebilirse de, aslında öyle değildir; daha ziyade insanın sınırlı bir varlık olduğu düşüncesinden hareketle akla karşı bir güvensizliğin olduğu görülmektedir. Buna göre akıl, ancak kurum ve değerlerle desteklenirse güçlü olabilir ve doğruyu bulabilir. Dolayısıyla doğru kabul edilecek şeyler insanlık tarihinin biriktirdiklerinden gelir. Muhafazakârlığın topluma bakışına gelirsek, bunu da yine 3 başlık altında, yani aileye, geleneğe ve dine bakış açısından inceleyebiliriz. Muhafazakârlık, aileyi çok önemsiyor, “bireyin hafızası ve kalesi” olarak görüyor. Bütün muhafazakarlarda ailenin bu şekilde önemsendiğini söyleyebiliriz onu da tabii topluma bağlantılayarak yaparlar. Birey, o toplumun tarih içinde biriktirdiği bilgeliği ilk olarak aileden alır. Onun için devlet, aileye karşı bir politika güderse, muhafazakârlar ona karşı çıkar muhafazakârların genelde devletle çok sorunu olmaz ama özellikle aileye yönelik bir tutum söz konusu olunca onu hemen korumak isterler. Bu da onun bireye, liberalizm de olduğu gibi bakmadığını gösteriyor. Benzerlik kuracak olursak sosyalizmde birey ancak puzzle’ın içindeki bir parça olarak anlamlandırılır. Puzzle yoksa puzzle’ın içindeki parçanın da anlamı yoktur. Sosyalizm bireye böyle bakar. Dolayısıyla sosyalizm da birey yoktur diyebiliriz. Ama liberalizmde birey tek başına bir değerdir; aklı ile düşünüp doğruyu ulaştığında ne devletin ne de başka bir otoritenin ona herhangi bir şekilde bir şey buyurması söz konusu olur.

Muhafazakârlığın geleneğe bakışı, bu düşüncenin tipik özelliklerinden birini yansıtır. Gelenek, bu düşüncede neredeyse din yerine geçer. Gelenek ile gelen her şey hakikati yansıtır. Çünkü bunlar zamanın testinden geçmiştir ve kalıcılığı da ispatlanmıştır. Bundan dolayı itibar görmelidir. Muhafazakârlar aklı tanımlarken; “Akıl geleneğin tutarlılığıdır” derler (Bu biraz bizdeki “akıl, vahyi anlamak için vardır” ifadesine benzer). Kısacası, muhafazakâra göre akıllı olmak, geleneğin size vazettiğini kabul etmektir!

Din ise insana aidiyet duygusunu kazandıran değerlerden biri olduğu için olumsuzlanamaz ve korunmaya çalışılır. Hangi din olursa olsun (hatta dogma bile olabilir) bu böyledir. Yani dine işlevinden dolayı prestij edilir.

Ekonomik amaçlı mesleki kuruluşlar, cemaatler, sivil toplum kuruluşları vs. muhafazakar yaklaşımda desteklenir. Çünkü toplum ancak bunlarla ayakta kalır diye düşünür muhafazakârlar. Bu kurumlar, Burke’nin ifadesine göre “siyasi otoriteye karşı bireyi koruyan küçük bir müfrezeler’dir.” Zayıflaması veya yok olması durumunda birey, devlet karşısında ‘çıplak’ ve ‘silahsız’ kalır! (Burada hemen bir dipnot düşelim: Seyyid Kutub’un Fizilal’de: “Müslümanların ayrı bir teşkilatı olmalı; hayır kuruluşu yahut sivil toplum kuruluşları amaca götürmez.” mealindeki sözlerini hatırlayacak olursak, muhafazakarlığın bu görüşten ayrı düşündüğünü söyleyebiliriz. Tabii Kutub’un bunu söylerken yaşadığı şartları da göz ardı etmemek gerekiyor, ayrıca bu sözün bağlamında farklıdır ama yine de sivil toplum kuruluşlarının mahiyetine ilişkin, bulunduğumuz şartlar açısından farklı bir yaklaşımı yansıtması nedeniyle burada anmak istedim)

Muhafazakarlığın siyasete bakışı ise şöyledir: Devlet biraz önce saydığımız aile, STK vs. insanların kolay organize olduğu kurumları tasfiye etmeye kalkarsa muhafazakar ona karşı çıkar. Muhafazakar otoriteye olumlu bakar, hiyerarşik yapıyı savunur (zira bunlar, gelenekten gelen ‘doğru’nun koruyuculuğu gibi bir hizmete götürebilir) Hiyerarşide kastımız piramit şeklinde bir dallanmadır. Ne kadar dallanırsa aşağıdakinin tepeye ulaşması zorlaşır. Özellikle post-modern dönemde bu hiyerarşik yapı, “informel” olarak tanımlanmıştır, yani otorite düzeneği dikey olarak değil, yatay olarak dizayn edilmiştir. Muhafazakarlar ise bunu değil, “formel” olan hiyerarşi tarzını savunurlar. Çünkü onlara göre, tepedeki ile tabandaki arasında mesafe konulursa toplumsal yapı da korunur. Tepedeki toplum gücünü temsil eder. Dolayısıyla bu anlayışta, aslında otorite ve hiyerarşinin asli bir değeri olmuyor. Aslî değeri olan geleneksel kurum ve değerler veya STK’lar ve cemaatler oluyor. Muhafazakar düşüncede siyasetin işlevi sınırlıdır. Çoğunlukla da devletin fonksiyonu bağlamında bir tartışma yürütülür. Devlet ise, modern siyasi düşüncenin merkezi kavramlarından biridir ve bütün ideolojilerin devlet ile ilgili bir görüşü vardır. (Mesela Hegel’de devlet aklın yansımasıdır; onun icraatları, tabiri caizse, lâ yüs’eldir! Marksizmde devlet sadece burjuvaziye hizmet eden bir apparatus’tür; liberalizmde bireyin özgürlüklerini koruma işlevi olan bir kurumdur.) Muhafazakâra göre, siyasetin amacı yeni bir toplum yaratmak olmamalıdır. Fransız devrimi kısa zamanda yeni bir toplum yaratmak istemiş, ama bunu başaramamıştır. (Burke, Fransız Devrimi’nin mimarlarını, her şeyi yakıp yıktınız diyerek şiddetle eleştirir.) Rus devrimi de işçi-merkezli bir toplum oluşturmaya çalışmış, o da nihayetinde başarısız olmuştur. Muhafazakara göre önemli olan, mevcut toplumdur, yenisini aramaya gerek yoktur. Gelenekten devraldığı kurumlarla onun varlığı zaten kalıcılığını ispatlamıştır. Muhafazakar, evrimi devrim’e tercih eder. Devrimde aniden yıkıp yenisini kurarsınız ama Evrim, uzun zamana yayılır ve bu yolla elde edilen değişim kalıcı olur. Muhafazakâr, geçmişten geleni yüceltirken, bir yandan da değişim kavramına ilişkin bir açıklama getirmek zorundadır. Aslında muhafazakâr için “değişim” diye bir şey söz konusu olmamalı ama bakıyor ki toplumlar değişiyor bu yüzden evrimsel gelişime kerhen razı oluyor. 20. yüzyılda muhafazakârlık etkin olunca bazı muhafazakarlar (örneğinin İngiltere’deki Tory partisi), köleliğin kaldırılmasını istiyor; işçilerin daha iyi şartlarda çalışmasını sağlayacak yeni fabrika yasasının çıkmasına çalışıyorlar, vs. yani ‘değişim’e ilişkin bazı şeylere kerhen de olsa rıza gösterebiliyorlar. Bu noktada, muhafazakar anlayışı en iyi yansıtan sözleri yine Edmund Burke’un ifade ettiğini görüyoruz o şöyle diyor: Değişim toplumsal sürekliliğin bir parçası olmalıdır. Bireyler, değerlerin geleneklerin işlevlerini tarayıcısı olarak toplumsal sürekliliği sağlarlar. Bireyin beklenti ve davranışlarında sürekliliği engelleyen her türlü değişme önlenmelidir. Çünkü her toplumun ‘kökler’e ihtiyacı vardır. Geleneksel toplumu yitiren birey, istikrar, güvenlik, yaşamın anlamı ve varlığın amacı gibi duygulardan mahrum olur… Bu kargaşa içinde bireysel değerler ‘atılabilir’ fazlalıklar durumuna gelebilir. Kurumlar işlerliğini yitirmiş ‘iskeletler’e dönerler. Süreklilik duygusunu yitirince bireyler hiçliğe mahkumdur.” Bu cümleler, muhafazakar anlayışın ‘değişim’e ilişkin görüşlerinin özeti gibidir.

Buraya kadar, muhafazakârlığın genel özelliklerini vermiş bulunuyoruz. Tabiatıyla, muhafazakar düşüncenin tezlerine ilişkin başka ideolojilerin taraftarlarının da görüşleri vardır. Kimilerine göre, muhafazakârlık burjuvazinin çıkarlarını korumak üzere icat edilmiştir. Bu sosyalistlerin görüşüdür. Ayrıca var olanı korumayı öncelediği için, hem liberaller, hem de sosyalistler tarafından “aristokrasinin ideolojisi” olarak suçlanmıştır. Burada gerekçe, muhafazakarlığın eşitsizliği doğal görmesi ve demokratik olmamasıdır. Gerçekten de muhafazakârlıkta insanlar ‘eşit’ görülmez. Ancak muhafazakarların eşitsizliği meşru görmesini, Fransız Devrimi ile popülerleşen ‘eşitlik’ kavramı çerçevesinde anlamak gerekir. Muhafazakârlığın meşru görmediği eşitlik, özellikle de rasyonalistlerin ve doğacıların savunduğu eşitliktir. Yine feminizmin savunduğu kadın-erkek eşitliği de muhafazakârlar doğru bulmaz. (Bu kavram bizde, özellikle de Müslümanlar arasında çok tartışırsa da, Batı siyasal düşüncesinde özgürlükten sonra gelen en önemli kavram olarak kabul edilmektedir, bunu da yeri gelmişken ifade edelim).

Bir de “yeni muhafazakârlık” konusu var. Bu yeni tip muhafazakârlık, refah devleti uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Refah devleti kavramı Avrupa’da komünizm liberalizme alternatif olarak belirdiğinde bunun önünü almak için ortaya atılmıştır. Klasik liberalizm bireysel girişimcilik, kişisel hak ve özgürlükler, gölge devlet ilkesini benimser. Yeni muhafazakârlık, özel girişimciliği destekler ve özel sektör bireysel hak ve özgürlükleri korur diye düşünür. Bu anlayışta, pazar ekonomisi, rekabet, bireye planlı ekonomiden daha fazla çözüm sunar. Yeni muhafazakârlık, bugün dev şirketleri yüklediği görev dolayısıyla klasik muhafazakârlıkdan ayrılır. Buna göre, merkezi hükümet verimlilik ve esneklik kurallarına uymadığı için ekonomik girişimcilikten uzak durmalıdır. Çünkü aşırı bürokratikleşmeden dolayı merkezi hükümet ekonomiyi bir anda doğal işleyişinden uzaklaştırır. Yeni muhafazakârlık, doğada eşitlik olmadığı ve yeteneği körelttiği için toplumsal eşitlik ilkesine de karşıdır. Burada klasik muhafazakârlık ile örtüşür. Bu düşüncede, modernleşmenin doğurduğu toplumsal yozlaşmayı önlemek için geleneksel kültürden geriye kalanları korumak gerekir. Bu yüzden, geleneksel kültürlerle yeni kültür arasında bir uzlaşma aramak lazımdır ve bu elbette geleneksel kültür lehine yapılmalıdır. Ayrıca yeni muhafazakârlık küresel çapta hegemonya arayışına da destek verir. Biraz önce değindiğimiz büyük şirketlerin ortaya çıkışı, yeni muhafazakârların ABD ve İngiltere’nin küresel çapta egemenlik kurma planlarını desteklemeleri bununla ilişkilidir. Yeni muhafazakârlık, anti-komünizm olmakla da nitelenebilir. (Çünkü komünizm, rasyonalizmin en uç noktalarından biridir ve değişim ister). Özetle yeni muhafazakârlık eskinin değerleri ile yeninin yaşayabilirliğini kanıtlamış kurumlarını uzlaştırmaya, yeni ile eski arasında köprü oluşturmak suretiyle toplumsal ve kültürel sürekliliği sağlamaya çalışır.

Buraya kadar yaptığımız izahlardan sonra, daha iyi anlaşılmak için çok uzağa gitmeden, somut bir örnek üzerinden meseleyi ele almaya ve bizde de bir tartışma konusu olan mevcut iktidarın muhafazakârlık İddialarını değerlendirmeye çalışalım.

Öncelikle mevcut hükümetin uygulamalarına baktığımızda (tabii burada parti tüzüğü de önemlidir, zira o beyandır) şöyle bir durumla karşılaşıyoruz: Mevcut hükümet, kendisini ‘muhafazakar-demokrat’ olarak tanımlıyor. Ama özellikle de liberal demokratlar AKP’yi muhafazakar olmaktan çok ‘değişimci’ bir parti olarak tanımlıyor. (gerçi son dönemde onların üslubu da değişti artık hükümeti destekleyen liberal pek kalmadı!) Bunun sebebi bellidir: zira uygulamada ‘korumacılık’ yerine değişimciliğe daha fazla yakın duruyor. Ama geleneğe, aileye, STK’lara bakışı daha ziyade muhafazakâr izler taşıyor.

Malum, muhafazakara göre bir kurum varsa ve işlerliği söz konusuysa, onu değiştirmemek gerekir. Batıda ‘cemaat’ yerine inşa olunan ‘cemiyet’ (yani toplum) Fransız Devrimi ile oluşturuldu. Bu ‘toplum’ basit anlamda insanlardan oluşan bir topluluk değil, birçok açıdan örgütlü bir yapı ve içindekiler de özel/tanımlı insanlardır. Bizde eski düzenden kopuş anlamında 1923’te büyük bir kırılma yaşandı ama Batılı manada ‘toplum’ inşa edilemedi. Partiler geliyor ve bunu değiştirmek istiyor. Bu değişimle batıdaki modernleşmenin Batı toplumlarında yaptığı değişim aynı şey değil. Önce bu tespiti yapmalıyız. Bundan sonra, şu soruyu sorabiliriz: AKP’nin değişim adımları muhafazakârlık tartışması bağlamında ele alınmalı mı? Bence hayır! Zira doğru olan, kavramın ortaya çıktığı vasatın dikkate alınmasıdır ve bu açıdan baktığımızda, yani yukarıda sıraladığımız kriterlere baktığımızda, AKP’nin tipik manada muhafazakar bir parti olduğunu söylemeliyiz.

Bir diğer tartışma konusu; gelenek her zaman kendinden beklenen istikrarlı yönlendiricili yapabilir mi? Bir akıl yürütme yaptığımızda, insana mantıklı geliyor geliyor; her toplumda geçmişten süzülerek gelen bir şeyler var. Ama burada ihtiyatlı olunmalı zira gelenek her zaman bu yönlendiricili yapamayabilir. Toplumların pratiklerinde bir süreklilik olduğunu görüyoruz. Toplum ondan yarar gördüğü için o geleneği sürdürüyor. Ama bazen bozulma öyle bir noktaya ulaşıyor ki, örf dediğimiz şey onun içinde kayboluyor, etkisizleşiyor. Toplumda ifsat yaygınlaşmaya başlayınca adetler yolu ile korunan şey asli görevini göremeyebiliyor. Bunun nedeni, toplumun temel de değişmiş olmasıdır. Yani toplumun temel düşüncelerinin, inancının, değer yargılarının değişmesidir. Bu değişim merkeze oturuyor ve gelenekle gelen şeyi belirliyor. Dolayısı ile gelenekten gelen bazı iyi şeyler, o toplumun genel karakterini belirlemek noktasında etkisiz kalıyor.

Son olarak meseleyi Kur’an’dan bazı ayetler bağlamında düşünmemiz yararlı olacaktır. Geçmişten gelen şeylerin bazıları hurafi olabiliyor. Burada Kuran’ın bize önerdiği şey aklı kullanmaktır ama bu akıl Fransız Devrimi’nin önerdiği akıl değildir. Hakikatin yahut her türlü değerin kaynağı olan akıl yerine, bizde işlevsel akıl vardır ama bu tabii ki muhafazakarlığın aklından da farklıdır. İşlevi yönüyle ‘akıllılığı’ Kur’an bize tavsiye ediyor. “Hala akletmiyor musunuz?”, “Bunu ancak akıl sahipleri anlar.” yahut “O aklını kullanmayanlara gökten pislik indirir.” türündeki ayetler bunu açıkça göstermektedir. Fakat daha önemli olanı, geçmişten gelen şeyler konusunda Kur’an’ın ne dediğidir. Konuyla doğrudan ilgili olan ayetler vardır. Örneğin “Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman onlar: Hayır, biz atalarımızı bulduğumuz yola uyarız! dediler.” (Bakara 170-171) ayeti böyledir. Burada ayetin orijinalinde ki ‘el fenâ’ ve ‘nettebiu’ kelimeleri önemli. Bir diğer ayet: “Onlara Allah’ın indirdiğine ve Resul’e gelin denildiğinde; babamızı bulduğumuz yol bize yeter dediler.” (Maide 104) Burada da ‘hasbuna’ ifadesi kullanılıyor diğer başka bazı ayetlerde de şunlar: “Onlar bir kötülük yaptıkları zaman babalarımızı bu yolda bulduk, Allah’ta bize bu emretti derler.” (Araf 28) “Kıyamet gününde, ‘biz bundan habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Ademoğullarından onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da) ‘evet buna şahit olduk.’ dediler. Yahut (ne yapalım) daha önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir nesildik. Ahd-i iptal edenler yüzünden bizi helak edecek misin? demeniz için (böyle yaptık).” (Araf 172-173) “Onlar dediler ki: babalarımızı üzerinde bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve yeryüzünde ululuk sizin ikiniz de olsun diye mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak değiliz.” (Yunus 78) Andolsun biz ibrahim’e de önce rüştünü vermiştik. Biz onu iyi tanırdık. O, babasına ve kavmine: ‘Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykellere de ne oluyor? demişti. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.” (Enbiya 51-54)

Dolayısıyla bu ayetlerde ‘babalarımızı bu yolda bulduk’ mealinde ifade edilen anlayışın muhafazakârlıktaki ‘korumacılığa’ karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Açıkça görüyoruz ki, Kur’an bunu eleştiriyor. Daha çok ayette de hep aynı formatta bir itiraz bulabiliyoruz. Kur’an, Şeytanın ateşe çağırması, delalet ve benzeri ağır ifadeler kullanarak bu anlayışı eleştiriyor. Kısacası, muhafazakârlığın en iddialı olduğu hatta bazen makul bir şeymiş gibi görünen şeyin, yani (kalıcı olanın doğru olduğu düşüncesinin) Kur’an’î bir temelinin olmadığını söyleyebiliriz. Nitekim gözlemlerimiz ve tarihsel veriler de onu gösteriyor ki, toplumlar çoğunlukla hidayet yolu üzerinde olmadan hayat sürüyorlar ve peygamberlere karşı geliyorlar. Bu da gösteriyor ki ‘kalıcılık’ tek başına hakikatin bir kriteri olarak alınamaz. Muhafazakar düşünceye yöneltilecek en önemli eleştiri bu olsa gerektir.


[1] M. Kürşad Atalar’ın Nida Dergisinde verdiği seminerin gözden geçirilmiş bir özetidir.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir