Sunuş (61)

Size verirken alanları, sizinle paylaşıyorum derken sömürenleri, sizi sevdiğini söylerken ‘mücadelenize eremediklerinden’ yerenleri, kendi beceriksizliğini kamufle etmek için sizi tahkir edenleri, koskoca milletin ataletine/ uyumuşluğuna diğerlerinden farklı mışıltıyla katılıp bunu tefekkür zannedenleri, adına sıla-ı Rahim koyup sıla-ı rahmi şerre tebdil edenleri, paylaşılan hayatta toplumun “lat’larını” aşamayıp bunlara sırf içlerindeki “şu cular” bunu yapmış demesinler gururlarıyla hayatın aktif öğelerini pasifleştirmeye çalışanları, kendi cahilliğinden/ beklentilerindeki kısırlıklardan/ hayatı “birilerini tahakküm altına almak, onlara arzularını dayatmak” olarak tanımlayan kişileri tanır mısınız? İşte bu bahsettiklerimiz sömüren tayfadır. Her şeyi en iyi bilen(?), her olay karısında en isabetli kararı veren(?)’dir.

Ölçü edinmememiz gereken bu gürühu bir bilge şöyle tanımlar: “Cehalet, hastalıklı ve havası bozuk olan otlağa benzer. Cahil adam bu hastalık tesiri ile, doğrusunu yalandan ayıramayarak rastgele toplar ve bunları eserinde (kitabında, kendi ve/ya başkalarının yaşamında) nakleder.” Şöyle bir düşününüz!

Otlağa benzetebileceğimiz şu laçka toplumun adetlerini “İslam kültürü” olarak telakki etmeyen kaç kişi kaldı. İşte bu gelenekçiliktir, statükoya teslimiyetçiliktir. İşte bunlar dışınızdansa büyük bir ihtimalle aşılır. Ya içinizdense? Doğru, aşılmalıdır, fakat bilgisiz olanlar yani cahiller, kendi etkin olamayışlarına”mütefekkir(?)lerden” destek bulurlarsa? O zaman toplumun “mütefekkir(?)i” olarak tanıdığınız kişinin tefakkuhsuzluğu, o cahil güruha haklı oldukları zehabını aşılayacaktır. İşte problem burada başlar. O andan itibaren siz hayatı okuyamayan Olursunuz, faaliyetleriniz eksikliklerinizi kapatmak için tatmin vesilesi olur, hasılı onların “lat”larına meydan okuduğunuzdan/ yanlışlarını örttüğünüzden cahilsinizdir, çocuksunuzdur. “hele başına bir şey gelsin!..”denip haklı çıkmak uğruna başınıza bir şey gelmesi dört gözle beklenensinizdir. İşte böyle bir durumda mütefekkirlerin kendinden az bilgisi olanların nasihatine ihtiyacı vardır. Etki eder mi demeyin, Etki etmiyorsa o mütefekkir değildir. cahillerin arkasına sığındığı bir kalkandır sadece. Mütefekkir gerçekler işine gelmese, toplumun ananelerine ters olsa da doğruyu söyleyendir coşkun olanın kalbine hançer saplayan değil…

İşte tüm bu baştan beri bahsettiğimiz tezgahlar sizi minnet altına alarak yürür. Çıkacak olan bir kaç yasada yapılması düşünülen değişiklerde olduğu gibi daha kötüyü gösterip hal-i hazıra razı etme. Bunları okuduğunuzda kilometrelerce ötedeki kravatlı, apoletli zâtlar gelmesin aklınıza sakın!… Sırf hegemonyaları altında kalasınız, dertleri budur. Sizin hedeflerinizdeki büyüklük dikkate şayan değildir bu zihinler karşısında, Ütopik gelirsiniz, marjinal kalırsınız, onların ceviz kabuğunu doldurmaz muhabbetlerine iğreti düşersiniz.

Şu yukarıda beri bahsettiklerimiz her zaman değil ama dava adamlarının muhtemel imtihanıdır. “Tava adamları”na mantıksız gelir, boş gelir, üç beş sakallı için yapılan oyalanmaca gelir yaptıklarınız. Doğrudur, onun bildiği(?) din (yaşam algılayışı) için boştur tüm yapılan çabalar. Ama Allah’ın dini olan İslam için sadece bir kişi bile başlı başına bir ümmettir. İşte tek başına ümmetlerin maruz kaldığı imtihanlardan biri de, o konunun cehillerine göre haksız olunan “şey”in, her mecliste gündeme taşınıp haklı çıkma güdüleri. Size verilen para başınıza kakılır; “biz değil miyiz seni besleyen” “ya aylık da vermesek sana” “bir lokmamı veriyorlar sanki sana” bu saydıkları Rabbani ölçü değil , O’nun rızasının bir mahsulüdür. Gerek küçük gerekse büyük egemenlerin politikasıdır: “Ölümü gösterip sıtmaya mahkum etme.”

Bir benzeştirme yapacak olursak; “peygamber ve ashabına uygulanan ekonomik ambargoyla, atacağınız her adıma “dur” sesinin farkı nedir? O ambargo da bu talimat da “yeter””bizim istediğimizin dışına çıkıyorsun” kaygısının bir kamuya yansıması değil midir? Rabbani yol, peygamberi metod’da bunlara prim verilmez. Aslolan hakkın rızasıdır. O sizi eleştirenlere “boşuna uğraşıyorsun””bu senin işin değil”diyen Waldo’lara ‘İ. Özel’in tabiriyle “Waldo sen neden burada değilsin” diyebilmelisiniz. Amacı üzüm yemek değil bağcıyı dövmek olanlara bu sözünüz de kifayetsizdir ama Rabbani metod da bunlara da tebliğ vardır. mücadeleye da’vet, anlamazlarsa “selam deyip” yoluna basiret üzere devam vardır.

Bu bilinçle her türlü zorluğa karşı gelişmeleri doğru okumaya çalışıp kısır tartışma ve suni gün-

demlerden uzak bir duruşla bu ayda sizlerle birlikteyiz. Çevrenizde olup biten olaylardan haberdar olma sıkıntılara karşı direncinizle orantılıdır. Kısmi de olsa daha önceki aylarda değindiğimiz 11 Eylül hadiseleri ve müslümanlar özelindeki yansımalarını durum tespiti açısından M. Kürşat Atalar ve Ahmet Varol ile değerlendirdik. Yazarlarımızdan Semra Kürün, M. Said Çekmegil ve kitap tanıtımımızda bu meyyalde ışık tutacağına inanıyoruz. Ve yazarlarımızdan Nehir Aydın Gökduman bu ay sizlerle “Üçüncü sayfadan bir öykü” paylaşıyor. Tabii ki bir şeyler yapmaya talip olmak bir birikim işidir. Kollektif çalışabilecek birikiminiz yoksa kuru bir tenkitten başka bir şey yapamazsınız. Buda İslam davası için çözüm değil problem yaratacaktır. İşte bu sorgulamayı da dergimiz yazarlarından Ferda Kılınç “Potansiyeliniz Var mı” başlıklı yazısıyla yapıyor. Sizleri dergimizle başbaşa bırakıyoruz.

Selam ve Dua ile.