Sunuş (68)

Yedinci Yüzyılda dünyaya hükmeden iki imparatorluk vardı: Doğu’da Sasaniler, Batı’da Roma. Arap Yarımadası ticari iktidar mücadelelerine sahne olduğundan kavruluyordu. Peygamber cahiliyyenin meşruiyetini tartışmayı yasakladığı, kendisini toplum nazarında tek hakim kıldığı, çıkarların hukukun yerini aldığı böylesi bir ortamda o fetişist sistemin insanlara huzur getirmediğini/getiremeyeceğin biliyor ve görüyordu. Fakat Peygamber, zihni ve vicdani dinginliğini Hira’da sağlıyordu. En azından kendisini koruyordu Mekke cahili sisteminin pis putpersetlerinden. Vahiy geldi. Peygamber için ınkılabî bir çağrıydı bu. Mistisizmin aksiyona, etkin olamamanın özne olmaya çağırdığı bir hattı bu hat.

Peygamber hiçbir zaman cahiliyyenin gemisine binmedi. Biliyordu ki Peygamber, kaptan köşkü değil, bizzat geminin kendisi değişmeliydi. Daha müreffeh, daha konformist, daha nufuzlu olmanın mücadelesi değildi verilen. Peygamberin verdiği mücadele, vahiyle ortaya koyduğu proje büyük bir “Islah Projesi’ydi”. Islah edilmeyen bir topluma verilebilecek “lüks hayat” daha fazla şımarmalarını sağlayacaktı.

Toplumu yeniden inşa etmek… Zihinleri dahi köleleştirilmeye yüz tutmuş topluma, söyleyecek bir şeylerin olması… Bunu, doğuracağı tüm sonuçlara rağmen yapmaya soyunmak… Modern ve geleneksel hurafelere karşı bâkir olmak… Peygamber, tüm bunlara, tek başına başlayan yolculuğunda bir ümmetle buluştu.

Frenkleşmiş kafaların sunduğu batı, bir ideoloji değil, cahiliyyenin doğurduğu bir sonuçtur. İşte cahiliye kültürü olarak da ifade edebileceğimiz Avrupa merkezci modern kültür kökeninde yer alan tüm paradigmalarla birlikte ele alınmalıdır ki, alınacak olan duruş İslami bir duruş olsun. Yoksa anti-modern, anti-batı her yorum İslami değildir. Onların Sunacakları her çözümün de İslam’a katacağı bir şey olmayacaktır. Bugün müslümanlar olarak, modern cahiliyyenin saplandığı ve yanlış olduğunu fark ederek kurtulmaya çalıştığı bir bataklığa saplanıyor gibiyiz. Korku!.. Umutsuzluk!.. Karamsarlık!… Bu ruh halinin oluşumunda hakim paradigmanın ölçü alınmasını, Rabbani yardımı bir an olsun unutmuş olmayı göstersek yanılmış olur muyuz acaba? “Kaçışın imkansızlığı, tuzağa düşürülmüş olmanın yarattığı korku” tezi tamamen sanal olup, hakim ideolojinin her seferinde sonuç veren donelerindendir. Fakat bu seferinde bir uyanış, aldanmayış varmı, ne?

Her halûkarda kazanacak bir ilkeler manzumesinin teb’aları, nasıl olur da hayata yenilmişlikle cevap verebilir? Hayatta karşılaştıkları – ki karşılaşılan yeniler eskitilmiş, tedavülden kaldırılmaya çalışılanlar olabilir – her yeniyi gelişmenin adı sayan Frenk zihniyetine öykünebilir? Bu sorular cevap verilmeye matuf sorulardır.

“Eskimeyen yeni”den bahsedilir ya! İşte İslam da, yalın ifadesiyle böyle olup, ne bir “modernizasyona”, ne de “reforma” ihtiyacı vardır. İnsanların – İslâm olma iddiasında bulunanlar – İslam’la tanıştırılmaya ihtiyacı vardır. İslâm harici tüm sistemler belki hükümet’olmayı becerebilmişlerdir. Fakat halk nezdinde hiçbir zaman ne bir meşruiyet sağlamış ne de “muktedir/iktidar” olabilmişlerdir. Onların muktedir olmak dedikleri “diktatörya”, meşruiyet dedikleri de “çaresiz kabul ettirme” halidir. Son olarak yapılan seçimlerin – Her ne kadar Türkiye geleneğinde farklı bir sonuç doğurmasa da – faydası olmadı değil. En azından mübarek Ramazanımız geçen senelerde öldüğü gibi bir kaç fındık kabuğu doldurmaz meselelere teslim edilmedi. Geçen Ramazanları hatırlayınız. Müslümanların sorunları olmayan meseleleri sanki – öncelikle halledilmesi gerekenler – arasında zikredilen konuları sizce, sizler/bizler mi tespit ediyorduk? Bu soruya olumlu cevap vermeyi ne kadar da isterdik… Aslında mesele birazda mikrofonu eline almakla alakalı gibi. Yani ses çıkaran olmak, konuşan olmak… Böyle olmayınca da hoparlörü kulağınıza dayamak zorunda kalıyor ve sadece o alışıldık tepkileri gösteriyoruz. Ömer Şevki Hotar “Modern Ruhbanlar” başlıklı yazısıyla son anda Ramazanımız da ağzımızın tadını bozacak bir girişimi kınayarak katılıyor yükselen NİDA’ya, Sayın Bakiye Marangoz Hanım’da yaptığımız Röportaj da “Ahh… eski Ramazanlar” dedirtecek ve “Ramazanımızın nasıl olacağına ancak onu bize veren bilir” gibi meydan okumaları da yaptıracak cinsten. Keşke aynı rahatlığı hayatın her alanında da gösterebilsek. Mesela uzun zamandır kanayan yaralarımızdan bir kaçı olan başörtüsü ve Filistin-Çeçenistan hattı… Başörtüsünün Türkiye dramında Nehir Aydın Gökduman, Celal Sancar, Bilal Sürgeç… İslam coğrafyasının Filistin-Çeçenistan dramında da Ahmet Varol, Mustafa Özcan aramızdalar. İnadına bilgi, inadına kitap, inadına inşaa diyenlere de “Sahaf(ımız) Toz Bezi”yle yardımcı oluyor ve altından da Halise Ekemen Ve Necip Cengil’in yazısını sizlere sunuyor. Kelimeler’in Tozunu atarcasına….

Değerli okurlarımız, Üstad M.Said Çekmegil’i “Müstesna” adlı eserinden iktibas ettiğimiz yazısıyla ağırlıyoruz. Kendisine acil şifalar diliyoruz. Tıpkı “Asım’ın Nesli”nin inşası için çalışan M. Akif, Batı’ya gösterdiği entelektüel tepkiyle ses yükselten Said Halim Paşa gibi M. Said Çekmegil’de Asrına tanıklık etmiş yüreği geniş bir isim.

İslâmi Duruşunuza Selam ediyoruz.