185. Sayı Kitap Seçkisi

z
ZAMANIN İÇİNDEN ZAMANIN DIŞINDAN GELENEK İLE MODERNLİK ARASINDA - BESİM F. DELLAOĞLU – HERETİK YAYINLARI

“Türkiye için burjuvazi de, işçi sınıfı da ‘hayali cemaat’lerdir. Olan değil olması gerekenlerdir. Türkiye’de uzun yıllar burjuvazi açığı ‘asker-sivil bürokrasi’ proletarya açığı da ‘kültürel solculuk’ la ikame edildi. Demokratik bilincin temel bir koşulu, yaşama biçimini bir ideoloji haline getirmemektir. Türkiye’de solcuların yeterince demokrat olmamasının anahtarı burasıdır. Solcu olmanın koşulu ezilen kesimlerin çıkarlarını savunmaktır, onlara ‘doğru’ yaşama biçimi önermek, öğretmek değil. Türkiye’de Kemalizm’in modernliği giyim kuşama bağlanması gibi, solcular da ateizme bağlanmıştır örneğin. Türkiye’de sol, ‘ilerleme’, ‘aydınlanma’, ‘çağdaşlık’ gibi kavramlara peşinen abone olduğu için modernliğe karşı yeterince eleştirel bir tavır asla geliştirememiştir. Ama modern bir sol niye olmasın? Geçmişi, geleneği kategorik olarak reddetmeyen. Dinle, imanla uğraşmakla kafayı bozmamış. Hafızası güçlü. Pozitivist olmayan. Siyasal maneviyatı güçlü bir sol.”

Kendini okur-yazar olarak tanımlayan Prof. Dellaoğlu Türk soluna, Türk muhafazakârlığına ve Kemalizme geniş eleştiriler içeren yeni kitabın da Marksizm’in çeşitli fraksiyonları da eleştirirken Frankfurt Okulu ekolünü ise ideale en yakın kabul ediyor. İslamcılığa yönelik eleştirilerin ise oldukça yüzeysel ve tek taraflı olduğunu ise itiraf etmeliyiz. Dellaoğlu’na göre modernleşme bizim gibi toplumların, yanı başlarında ortaya çıkan modernliğe kayıtsız kalamamalarından kaynaklanan bir tepkidir ve Ona göre artık küresel ve modern olanı kendimiz dışında bir şeymiş gibi algılamaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Hatta bu ısrarlı modernlik savunusunu bir Zizek bile çıkaramadık sözüyle bir üst seviyelere çıkarıyor. Ama aynı zamanda modernliğin bütün sorunları çözmeyeceğini sadece farklı sorunlar doğuracağını da itiraf ediyor. Kitabın en önemsenen konular ise romantizm, melankoli, Walter Benjamin ve ne batıcı ne yerlici ne doğucu ne batıcı tam olması gerektiği haliyle modern dediği A. Hamdi Tanpınar.

n
MİTLERİN ÖZELLİKLERİ - MİRCEA ELİADE – ALFA YAYINLARI

“Mitler kutsal ya da doğaüstü olan şeyin dünyaya çeşitli kimi zamanda heyecan verici akınlarını betimlerler. İşte dünyayı gerçek anlamda kuran ve onu bugün içinde bulunduğu duruma getiren de kutsalın bu akınıdır. Dahası, insan bugünkü durumunu, ölümlü, cinsiyetli ve kültür sahibi bir varlık olma özelliğini doğaüstü varlıkların müdahalelerinden sonra edinmiştir. Mit kutsal bir öykü olarak kabul edilir, öyleyse gerçek bir öyküdür, çünkü her zaman gerçekliklere başvurur. Bir kabile balıkçılıkla geçiniyorsa mitsel zamanda doğaüstü bir varlık onun atalarına balıkların nasıl yakalandığını ve nasıl pişirildiğini öğretmiştir. Mitleri bilmek demek, nesnelerin kökenindeki sırrı öğrenmek demektir. Kısacası mitler dünyanın insanın ve yaşamın doğaüstü bir kökeni ve öyküsü bulunduğunu, bu öykünün de anlamlı, değerli ve örnek gösterilecek nitelikte olduğunu ortaya koyar. Mitler, doğaüstü varlıklar tarafından kurulmuş paradigma modellerini temsil ederler, şu ya da bu bireyin kişisel yaşantılar dizisini değil.”

Romanyalı dinler tarihçisi ve filozof Mircea Eliade insanlığın bugününü anlamak için dününü araştırırken mitlerin çok önemli olduğunu düşünüyor. Eliade’ye göre insan zamanın yaptıklarından kurtulup iyileşmek için geriye dönmek ve dünyanın başlangıcına varmak ister dolayısıyla kökenine, ilk zamana, en eskiye dönmek ister. Kuşkusuz mitler her yerde ve her zaman vardır ve var olacaktır. Afrika kabilelerinde de Uzak Doğu kültüründe de Amerikan ülküsünde de Arap tarihinde de. Söz gelimi Supermen’in kökeninde ki mitsel tasarım veya bir romanın iyi – kötü karakter çatışmasında ki mitsel dokusu kendini her zaman ele verecektir. Eliade’ye göre Yunan kültürü en başlardan beri her ne kadar tedricen mitleri tecrit etse de batı merkezci tarih rasyonelleşse de Hegel ve ardılları yeni bir tarih bilinci oluştursa da insanlık tarih mitlerden tamamen arındırılamaz. Zira mitler bir yerde tarihin hatta insanın kendisi olmuşlardır.

 

nasr
ÜÇ MÜSLÜMAN BİLGE - SEYYİD HÜSEYİN NASR – İNSAN YAYINLARI

“Müslüman toplumun neden birden İslam öncesi bilimlere ve felsefeye yöneldiğine verilebilecek en iyi cevap, herhalde bu dönemde Müslümanların kendi inançlarının ilkelerini savunan ve aynı zamanda Müslümanların habersiz bulunduğu Aristo mantığı ve felsefesinden alınma kanıtlara başvurarak İslam’ın ilkelerine saldıran Yahudi ve Hıristiyan din bilginleriyle ilişkiye girmiş olmalarıdır. En büyük ihtimalle, İslam inancını benzer türde zihni zırhla donatmak ve dolayısıyla kendi otoritelerinin bağlı bulunduğu Şeriat’ın gücünü korumak için olacak; halifeler, özellikle Me’mun, felsefi ve bilimsel eserlerin Arapçaya çevrilmesi için yoğun çabalar harcamıştır. Bütün bu çevirmeler, çevirileriyle Arapçayı alabildiğine zenginleştirmişler ve çeşitli felsefe okullarıyla bilimlerin kurulması için gerekli ortamı hazırlamışlardır.”

Profesör Nasr; Meşşailiği İbn Sina, İşrakiliği Sühreverdi ve Sufiği ise İbn Arabî özelinde üç ayrı akım ve bunların üç önemli temsilcileri vurgusu ile tanıtıyor. Prof. Nasr, Meşşailiğin öncülerinden İbn Sina’yı İslami san’at ve bilimlerin koruyucu meleği rolünde görüp, İslam dünyasında ne zaman ve nerede felsefe ve bilimler bir çiçek açacak olsa, orada onun etkisinin görüleceğini söyler. Ona göre İslam dünyasının neresinde geleneksel tıp hala uygulanıyorsa, İbn Sina’nın sureti oradadır. Meşşai(peripatetik) felsefe, bazı fakihler ve Aristo felsefesindeki rasyonalizme karşı çıkan Sufilerce eleştirilirken Gazalinin rasyonalizme saldırıları ile kelamcıların zaferi ile sonuçlanmış ve Meşşai felsefe İslam topraklarından Batı Endülüs’e kaymaya başlamıştır. Sühreverdi’nin iki hikmet geleneğinin sentezi olarak kurduğu İşrakilik, Meşşailik ve Sufizm arasında Sufizme daha yakın bir yerde dururken Mazdek’i gelenekten de ciddi anlamda faydalanılmıştır. İşraki gelenek, sünni dünyada da bir takım yorumcu ve izleyiciler bulduysa da daha büyük bir hızla Şi’i çevrede yayılmıştır. İbn Arabî ise Nasr’a göre ne panteist ne panenteist ve ne de varoluşçu monisttir.

y

YERYÜZÜNÜN TARİHİ - MARTİN J. S. RUDWİCK – MAYA KİTAP

“Kesinlikle savunulamayacak olan tek şey, yeryüzünün derin tarihinin keşfinin geçmişte ‘din’ tarafından geciktirilmiş veya engellenmiş olduğu yolunda herhangi bir iddiadır. Tabii, dinsel perspektifin hayatlarına bir anlam ve amaç verdiği insanlar, her dönemde, yeni bilimsel bilgileri dünya hakkındaki fikirleriyle bütünleşmek istemişlerdi. Ancak bu projeler genellikle, bilimsel bilgileri sınırlamayı değil, genişletmeyi amaçlayan entelektüel şablonlar sağlamıştı. Bu kitabın kapsadığı her yüzyılda, bilimsel öyküye en çok ve sabırla katkıda bulunanlar da dindarlar olmuştur. Yeryüzünün derin tarihiyle ilgili yeni bilimsel görüş, geleneksel görüşleri alt üst etmekten çok uzaktır. Örneğin insanlar halen son on ya da yirmi yıldır yaşanan iklim değişikliğinin yönü hakkında tartışıyorlar ama kısa vadeli eğilimlerin, derin geçmişteki ve olası gelecekteki çok daha büyük değişikliklerin perspektifinden bakıldığında ne kadar önemsiz olduğunu anlamıyorlar.”

ِِİngiliz jeolog ve tarihçi Rudwick’in kitabı jeoloji biliminin kısa tarihini anlatıyor desek yanlış olmaz. Rudwick’e göre eski zamanlarda doğa dünyasıyla ilgilenmeyi iş veya meslek edinen insanlar –bugün bilim insanı denilmeye başlayan insanlar- yaygın bir şekilde, yeryüzünün daha fazla incelendiği takdirde daha da öngörülebilir hale geleceğini varsayıyorlardı. Onlar doğanın, tanım gereğince dün, bugün ve sonsuza dek aynı kaldığı düşünülen kanunlarını bulmayı hedefliyorlardı. Onlara göre doğanın yasaları ne kadar iyi anlaşılırsa, bireyler ve toplumlar, insani hedefleri ve amaçları doğrultusunda doğanın yapısını o kadar iyi bir şekilde kontrol edecek veya değiştireceklerdi. Bu kitapta anlatılan buluşlar yeryüzünün derin tarihinin –ve dolayısıyla geleceğinin- basit ve öngörülebilir bir şekle indirgenemeyeceğini ortaya koymak istiyor. Kitap kronoloji çalışmalarının başlangıcından, insanların Adem’den önce yeryüzü kavramını incelemesine ordan da insanın evrimine, ve tabi ki Charles Darwin’e, kadar pek çok ilgi çekici noktaya değiniyor.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir