EPİSTEMİK ŞİDDET’E DAİR AFORİZMALAR

Nida Dergisi, 199. Sayı / Kasım – Aralık / 2020

Sınırda Felsefe Yapmak

“Düşünceyi sınır çizgisine taşıyarak sınırda felsefe yapmak, hakikat konformizmine bağlı epistemik kesinlik fikrinin düşünceyi iknâya zorladığı metafiziksel şiddetten kurtulmanın yegâne yoludur.”

***

Epistemik Şiddet

“İnsanın başkasıyla girdiği ilişkiyi belirleyen şey onun benimsemiş olduğu hakikat telakkisidir. Hakikati temellük etmiş, sahiplenmiş, özüne muttali  olmuş bir hakikat telakkisi içerisinde başkasıyla kurulan ilişki, açıkça hakikati kuşatmışlığın rahatlığı içerisinde başkasını kendisi olmaktan alıkoyan, onu epistemik yollarla inşa ettiği öz içerisine hapseden, onu yargılama durumunu ele geçirmiş hümanistik bir söylem çerçevesinde kurulacaktır. Bu epistemik şiddettir,  metafiziksel düşünceye özü bakımından ait olan bir şiddet pratiğidir. İnsan ancak hakikati kuşatma iddiasından vazgeçen etik bir pozisyon aldığı taktirde, yargılamaktan, kınamaktan, sınamaktan vazgeçen ve dolayısıyla epistemik yollarla başkasına ontolojik kisve giydirmekten vazgeçen bir tutum alış içerisinde olabilir.”

***

“Mutlak hakikat, doğru ve anlama sahip olma iddiasındaki bir epistemik kesinlik fikrinin şiddet üretmesi kaçınılmazdır. Kesin bilgiye sahip olma iddiasındaki insan, epistemik yollarla sağladığı düşünsel konfor sayesinde varlığa, insana, eşyaya ve hatta Tanrıya dair öz inşa edici yargılarda bulunma güç ve salâhiyetinde olan bir yargıç konumuna taşınır. Dışsallaştırılan varlıklar epistemik bir yolla irdelenecek, böylelikle de özleri, insanın içsel epistemik güçleri tarafından inşa edileceklerinden dolayı, kendileri olma imkânının yanı sıra, söz konusu dışsallaştırma pratiği içinde başka türlü olma imkânlarını da yitireceklerdir. Düşünce tarihi boyunca çeşitli hümanistik metafizlikler yoluyla varlıklara uygulanan şiddet tam da bu yüzden epistemik şiddet veya metafiziğin şiddeti olarak adlandırılmak durumundadır aslında.”

***

Epistemik Kesinlik Fikri ve Şiddet

“Hak ve hakikat karşısında benimsemesi gereken mütevazı konumunu kaybederek, epistemik bir kesinlik fikrine düçâr olmuş bir benliğin, kendi epistemik evrenine hapsetmiş olduğu hakikat, doğruluk, değer ve anlam kriterlerine bağlı olarak her türlü zulüm, haksızlık ve melaneti meşrulaştırması kaçınılmazdır.”

***

“İnsan hakikat değeri olmasa da, daima yapıp etmelerini anlamlı kılacak bir rasyonalizasyon sürecine ihtiyaç duyar. Epistemik kesinlik fikrinin insana sağladığı şey de, artık eylemlerinin sonuçlarından hiçbir biçimde vicdan azabı duymamasını mümkün kılacak olan söz konusu rasyonalizasyondur. Herhangi bir varlık alanına yönelik mutlak ve kesin bilgiye sahip olunduğu inancı sayesinde insan, söz konusu varlık alanının gerçekte ne olduğundan bağımsız bir  biçimde, o varlık alanına yönelik her türlü müdahalesini meşrulaştıran bir imkân elde etmiş olur. Bilginin genellikle şiddet üretmesi de bundan dolayıdır aslında.”

***

Epistemik Şiddet ve Ahlâk

“Aslına bakılırsa şiddetin en kesif ve sofistike formu ahlâk alanında, özellikle de başkalarıyla kurulan ilişki ve yargılarda kendine gösterir. Kendi egoist ve narsist ben’ine gömülen insan, kendi çıkarı uğruna başkalarına yönelik yapmış olduğu haksızlık ve zulmü meşrulaştırıp vicdanını rahatlatmak için, epistemik yollarla dışsallaştırdığı başkalarıyla olan kişisel tarihini yeniden inşa eder. Öyle ki kendi sihrine yabancı bir sihirbaz misali, insan da, inşa etmiş olduğu bu tarih yoluyla başkasına yönelik gerçekleştirmiş olduğu haksızlık ve zulmü meşrulaştıracak epistemik temelleri de keşfetmiş olur.”

***

Tanımlamanın Şiddeti

“Platon’da iyi ideası zihnin ötesindedir. Hiçbir zaman oluş dünyasında bir mevcudiyet formunda zuhura gelmez ve hep ötededir. Ötede olduğu için değerlidir. Hiçbir zaman kuşatılamayacağını bildiğimiz, onunla hakiki bir diyalog içerisinde, varlığımıza onun ışıldaması sayesinde çekidüzen verme fırsatını bulduğumuz bir imkândır. Derrida’nın ‘differance’ kavramı da aslında ikili anlam pratiğini hayata dökerken, başka olma ve erteleme anlamıyla bir şeyleri öne koyuyor. Ben, Derrida’nın da öne koyduğu şeyin iyi ideası olduğu kanaatindeyim. Burada iyi kavramını özsel bir tanımın nesnesi hâline getirme imkânının elimizden alındığını düşünmemiz gerekiyor. İyiyi tanımladığınız anda iyi olmaktan çıkar. Tanımlanamadığının farkındalığıyla iyiyle irtibat hâlinde olduğunuz takdirde, iyi kılar. Aksi takdirde iyi yoluyla metafiziksel şiddeti pratiğe döken bir özneleşme, hümanistik bir öz inşa edici ameliye içerisinde metafiziğin şiddetinin açığa çıktığı, epistemik bir şiddetin meydana geldiği özcü bir düşünce hayata geçmeye başlar.”

***

Varlık ve Şiddet

“İnsanın hem ‘Hakikat’le temas hâlinde bir düşünce içerisinde olabilmesi hem de buna bağlı olarak ahlâkî olanla uyumlu bir varlık olabilmesi, ruhsal tekâmülüne bağlıdır. Aşağı düzeydeki süflî varlık alanına çakılı ilgilerle donanımlı bir insanın, hakikatle ontolojik bir bağlantı kurabilmesi mümkün olamadığı gibi, sahip olduğu ahlâk da söz konusu düşük düzeydeki varlık alanının ilgi ve çıkarlarıyla belirleneceğinden ötürü, böyle bir insanın, narsist ‘ben’ine gömülüp, kendi ‘ben’i için başkasını yok sayan her türlü eylemini meşrulaştıran şiddet üretmesi de kaçınılmaz olacaktır.”

***

Soyut Antropomorfizm ve Şiddet

“Modern ve çağdaş hümanistik düşünce içerisinde insan, tam bir özgürlük sevdası yüzünden kendi arzusuyla elde etmiş olduğu terk edilmiş olma ya da zincirlerinden kurtulmuş olma hâli, dinî düşünüm açısından ifade edildiğinde, Tanrı’nın kendi hâline bıraktığı bir konumda, tasavvur objesi kıldığı Tanrı’ya kendi gereksinimlerini gidermek için müracaat eden ya da Tanrı’yı kendi gereksinimlerine yükümlü kılan bir Tanrı-insan ilişkisi mantığına sahip olagelmiştir. Epistemik müdahalelerle edilgin kılınmak suretiyle soyut bir antropomorfizm içerisinde inşa edilen ve bir sevgi Tanrısı olarak affetmekten başka bir seçenek bırakılmayan Tanrı’nın ne kadar Tanrı olduğu, kuşkusuz tartışmalıdır. Çağdaş insana hümanist din bilimcilerince özellikle telkin edilen şey, geleneksel korku objesi Tanrı tasavvurunun, sevgi objesi Tanrı tasavvuru lehine değiştirilmesi fikrinin, ya da başka bir deyişle, insanı, bilmediği bir dünyanın tedirgin edici varlığıyla sıkmayan, hele söz konusu dünyadaki yaşamın, bu dünyadaki yapıp etmelerle bağlantılı olduğu düşüncesini akıllara dahi getirmeyen bir Tanrı tasavvurunun gerekliliğidir. Hümanistik bir düşünme pratiğine bağlı epistemik darbeler yoluyla hayli ehlileştirilmiş, insanın şerrinden korkar hâle getirilmiş ve insanın psikolojisine göre kılık değiştirmeye müsait elastiki bir varlığa dönüştürülmüş bir Tanrı’dır aslında burada söz konusu olan.”

***

“Hakikat’in açıklığını gizleyen, insanın hümanistik yorumlarıdır. Hümanistik yorumlarıyla insan Hakikat’in yalınlığını epistemik darbelerle yok ederek, onu kendi sübjektif bilincinin soyut bir nesnesi hâline getirir. Söz konusu epistemik darbelerle bilinçte soyut bir resme dönüşen her şey, kendi olma imkânını yitirmek suretiyle, soyut bir antropomorfizm içerisinde, insanın zihinsel konforuna hizmet edecek şekilde yeni bir form kazanmış olur.”

***

Bilimsel Düşüncenin Şiddeti

“Varlığın sırrını çözmüşçesine tumturaklı cümlelerle bilimselcilik üzerinden ateizm ve deizm edebiyatı patlatanlara bir sormak lazım, canlı olup olmadığı bile muamma olan küçücük bir varlığın mahiyetini kavramak şöyle dursun, nasıl bir mutasyon geçireceğini dahi kestirmekten aciz, kısıtlı bir epistemik evrenden hareketle bütün mevcudatın varlık-oluşsal kodları hakkında bu kadar keskin cümleler kurmak, delice bir cehaletten gayrı ne ile izah edilebilir. Aklı olan düşünüp ibret alır ve anlar, zeka ise düşünmeksizin olanı açıklama telaşı içinde olur ve durmaksızın parçalayıp şiddet uygular varlığa.”

***

İnsan ve Şiddete Dair

“Kadın ve çocuğun zayıflığı üzerinden hak talepleri psişik olarak kadın ve çocuğun zayıflıklarını içselleştirmelerine sebep olmaktadır ne yazık ki. Kemal bir kavram olarak İnsan’ı hatırlayıp, gökten yere indirilmelidir ki, insana, insan onuruna yakışır bir muamele söz konusu olabilsin. Aksi taktirde ne erkek, ne kadın, ne çocuk, ne de bir bütün olarak yeryüzündeki diğer varlıklar arza müptela olan beşerî öznenin şer ve şiddetinden emin olamayacaktır.

***

Hermenötiğin Şiddetine Dair

“Epistemik şiddetin en sofistike formlarından biri de, metin hermenötiği adı altında, önce Kitabı metne dönüştürmek, sonra da subjektivite metafizikleri yoluyla inşa edilmiş bir anlam dünyası içerisinde epistemik şamarlarla metni çeşitli öznellik deneyimlerine açılmaya ikna etmek/zorlamaktır.”

***

Dini Modern Okumaya Tabi Kılmak

“Modern entelektüel kültürleşme içerisinde zuhura gelen modernist perspektifteki din yorumlarının, din ve bilim arasında zoraki bir biçimde birtakım paralellikler kurmak suretiyle, dinî metinleri ve dinden kaynaklı geleneksel yaşam pratiklerini, modern yaşam pratiğine ait ahengi bozmayacak bir şekilde, nihayetinde modern olana uygun kılacak olan tarihsel bir okumaya tabi tutmuş olmaları, dini bir düşünceden kopuk ve dinin temel iddialarını yok sayan bir epistemolojik perspektifin en önemli örneklerinden biridir.”

***

Farkı Kurtarmak

“Temsilci bir epistemoloji yoluyla ileri sürülen her hakikat iddiası, aynı zamanda fark olarak farkı düşünebilmeyi imkansızlaştıran karakteriyle bilgi-iktidar ilişkisine bağlı olarak fark üzerinde gerçekleştirilen bir şiddet ve iktidar biçimini meşrulaştırmaktan başka bir şey değildir aslında. Bundan dolayı  temsil edici teorik şemalardan kaçınma çabası verecek olan bir düşünme pratiği, aslında kuşatıcı hakikat iddiaları yoluyla farklılıkları standardize eden ve kuşatıcı bir söylem içerisine entegre etmek suretiyle ehlileştiren yaklaşımlardan farkı kurtarma çabasıyla aynı anlama gelecek şekilde okunabilir.”

***

Hakikatin Düşüşü ve Şiddet

“Batı düşüncesi ruhsal bir inkişâfın sonucunda ruhun gözünün açılmasıyla elde edilen theoria fikrini, yani temaşa eylemini terk edip, bunun yerine hakikati insan idrakine indirgeyen bir teorik bakış açısı ikâme etmesine paralel olarak, “olanı olduğu gibi bilmek” imkânından kurtarılmış bir bilme eylemi içerisinde, varlık, Tanrı, hakikat, anlam ve değer de dahil olmak üzere her şeyi, özü bakımından tanımlayıp, bilme iddiasına bağlı bir şekilde, yönelmiş olduğu her şeyin doğasını çarpıtan epistemik bir şiddetin nesnesi hâline getirmiştir.”

***

Müteâl Varlık Alanından Kopuş

“Gerçekliğin insanın gözlem ufkunca belirlendiği ve düşüncenin de aşkın referanslarını kaybettiği modern yaşam dünyasında ölçme ve hesaplamaya dayalı bir düşünme eylemi iş başındadır. Modern bilim düşüncesinin en önemli simalarından biri olan Galileo; “ölçebildiğini ölç, ölçemediğini de ölçülebilir hâle getir.” der ve deneyi, “doğaya matematiğin dili ile sorulmuş bir soru” olarak görür. Heidegger’in, “bilim real olanın teorisidir.” sözünü hatırlatırcasına modern düşüncede bilimsel gerçeklik dahi imgelemde kurulan veya epistemik olarak temsil edilen gerçeklikten öte bir anlam taşımamaktadır. Bundan dolayı modern dünyada düşünmenin ufku, müteâl varlık alanı ile irtibat imkânından koparılmış ve insanın imgelemine verilmiş olan gerçeklik de, üzerinde, insanî tahakkümün gerçekleştirileceği bir nesne alanı olarak görülmeye başlanmıştır.”

***

“İnsanın ruhsal olarak geliştirilmesine katkı sağlamayan bir düşüncenin, aşağı düzeydeki insanî ilgilere duçar olup şiddet üretmesi kaçınılmazdır.”

***

Varlık-Eşya İlişkisinde İnsan

“Eşyanın isimlerinin öğretilmiş olmasıyla meleklerden ayrılarak imtiyazlı kılınan insan, varlığını eşyaya açtığı ölçüde bilge ve merhametli, eşyayı adlandırmaya kalktığı ölçüde ise hakikat fukarası ve zalim olur. Varlığını eşyaya açan insanın en büyük kazanımı, her biri birer âyet olan eşyanın, insana, sahipsiz olmadığını, eşyanın hakikatinden bihaber, ilim ve mülkün ise yalnızca eşyanın sahibine ait olduğunu öğretmesi ile kazanılan bilgeliktir. Aslına bakılırsa bu kazanım, insanın, “olanı olduğu gibi bilme” yolundaki en aslî ve temel teşkil edeci ilk uğrak noktasıdır. Bu noktada insan gerçek anlamda bilmenin, olmak ve görmekle aynı şey olduğunu fark eder ve varlığını, kararlı bir biçimde, olmaya teslim eder. Olarak bilen ve gören insan, varlığını açtığı eşyayı kendi epistemik evrenine hapsetmekten vazgeçerek, eşyaya uygulanan asıl zulmün, eşyayı adlandırmak suretiyle onu özüyle bilmek iddiasından kaynaklandığını fark eder. “Ya Rabbi bana eşyanın hakikatini öğret.” diyen Nebevî geleneği, “Adını koma!” diyen sûfîlerle buluşturan da bu farkındalıktan başkası değildir. Öyle bir farkındalıktır ki bu, insana, Hak ve Hakikatin Sahibi’nin karşısında ne denli fakir ve biçare olduğunu, hakka vasıl olmanın yegâne imkânının ise benlik iddiasından vazgeçmek olduğunu öğretir.”

***

Bütünlüklü Düşünebilmenin İmkânı Üzerine

“İnsanlığın gerçek anlamda bilgi veya ilimden kopmuş bir enformasyona müptela hâle gelmesi, çağımızda insan oluşun maruz kaldığı en önemli tehlikelerden biridir. En genel anlamıyla tanımlayacak olursak, enformasyonun, varlıktan beslenmeyen bilgi olduğunu söyleyebiliriz. Francis Bacon’dan beri bilginin, doğa üzerinde hâkimiyet kurmak amacına bağlı olarak, çeşitli gözlem araçları yoluyla realitenin mantığını kavrayıp, onu insana yükümlü hâle getirme amacına hizmet ettiği söylenebilir. Doğruluk veya hakikat kaygısından ziyade faydanın işbaşında olduğu bu bilgi üretme mantığının bilgiden ziyade enformasyon üretmesi de bundan dolayıdır. Zira böyle bir epistemik pratik içerisinde bilginin, ne varlığın ne de insan oluşun anlamıyla hiçbir ilgisi kalmamıştır. Buna karşın tıpkı klasik bilgelik ve dinî düşünce geleneklerinde olduğu şekliyle bilmeyi, “olanı olduğu gibi bilmek”, bunun da ötesinde marifetullah, yani Allah’ı bilmek olarak tanımladığınızda, meselenin mahiyeti de büsbütün değişecektir. Ulvî bir varlık alanı anlamında, yukarıdan beslenen bir varlık-oluşsal kaygıya bağlı bir biçimde zuhur eden ilim, insanın varlıkla ilişkisini ontolojik bir biçimde dönüştürerek insana, doğayı tahakküm nesnesi olarak görmeyi değil, bir emanet olarak görmeyi salık verecektir. Böylelikle insan hiçbir biçimde maliki olmadığı, kendisine emanet edilmiş varlık üzerinde olsa olsa israf etmeden tasarruf edecek ve varlığı bir sömürü nesnesi olmaktan kurtaracaktır. İnsan varlığının ulvî varlık âleminden koparılmadığı bir ilim mantığı içerisindeki insan da, varlık bütünlüğü içerisindeki mütevazı konumuna taşınmak suretiyle zekâ ile akıl arasındaki hakiki farkı fark ederek, varlığı ibret nazarıyla temaşa eden bir akletme faaliyeti gerçekleştirebilecektir.”

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir