182. Sayı Kitap Seçkisi

BEN MERKEZCİ İNSAN VE KAYBOLAN GERÇEKLİK – OKTAY TAFTALI
BEN MERKEZCİ İNSAN VE KAYBOLAN GERÇEKLİK – OKTAY TAFTALI

“Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir.  20. Yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan çok satmaya, fakat çoksatarken de onun gerçekliğini ortadan kaldırmaya yönelir. Gerçeklik hakkındaki algının yitirilmesi, öznede, gerçeklik hakkındaki bilgiyi mümkün kılan sistemin devre dışı kalması demektir. Gerçeklik hakkında bilgiye sahip olmayan özne ise, artık bilen-özne değildir; özne değildir.”

Sistematik felsefe profesörü Taftalı’ya göre Postmodern zamanlarda geçerliliğini yitirdiği varsayılan, Tarihselcilik, Marksizm ve Ekonomi-politik gibi meta anlatıların yerini, hepsi bir araya geldiğinde dahi, herhangi bir toplumsal siyasal güç oluşturmaktan uzak, çevrecilik, feminizm, veganlık, alternatif yaşam, lgbt, etnikçilik gibi paralize eğilimler almıştır. İlk olarak Augustinus’un tanrısal ışık diye söz ettiği Aydınlanma Tanrı’ya yönelimi esas alan hayat tarzı demek iken 17. Yüzyılda insan karanlık Tanrı fikrinden ayıklanarak kendi aklının ışığıyla karanlıktan kurtulmalıdır. Artık dünya, siz kendi hayal gücünüzle nasıl kurgularsanız, nasıl olmasını isterseniz, size öyledir. Bunun için, kendi tininizin idelerinin dışında bir yerden meşruiyet temin etmeniz gerekmez. Ve bu subjektif dünyayı gerçek kılmak için, sadece güce ve eyleme ihtiyacınız var, gücünüz yeterliyse, gerçeklik sizin istediğiniz şekildedir. Dolayısıyla herhangi bir tartışma esnasında başkasını dinlemek ya da onun dünya tasvirini dikkate almak yerine, kendi dünyanızı dayatmanız yeterli ve meşrudur. Böylece, insani üretim, tanrısal yaratının yerini alırken, insani plan ve projeler de, tanrısal kaderle yer değiştirmiştir.

KAN KARDEŞLER, MALCOLM X VE MUHAMMED ALİ’NİN TEHLİKELİ ARKADAŞLIĞI – RANDY ROBERTS, JOHNNY SMITH
KAN KARDEŞLER, MALCOLM X VE MUHAMMED ALİ’NİN TEHLİKELİ ARKADAŞLIĞI – RANDY ROBERTS, JOHNNY SMITH

“Malcolm güçsüz, ezilmiş, sesi çıkmayan siyahlar adına konuşurdu. O siyahî gururu, gücün ve kurtuluşun sahici sembolüydü ve gerçekleri beyazlardan korkmadan anlatmıştı. Amerika’nın en derin yarasına, ülkenin demokratik idealleriyle eşitsizlikleri arasındaki uçuruma hür iradesiyle dokunmuştu. En sonunda Kara Güç mücadelesinde diğer siyahlar korkmadan yaşayabilsin, onların özgürlük hayalleri gerçekleşebilsin diye ölmüştü. O bizim yaşayan siyah insanlığımızdı..“

1960 Roma olimpiyatlarından altın madalya ile döndükten sonra dünya ağırsiklet box şampiyonu olana dek Louisville çenebazı ünlenen Cassius Clay daha gençken kafası çok karışık ve tutarsız biri olarak biliniyordu. Malcolm x ise kendisini hapiste sefalet içerisindeyken kurtaran ve onu cemaatin sözcüsü konumuna kadar yükselten Elijah Muhammed’e tam bir teslimiyet ile bağlı olan ateşli bir hatip ve korkusuz bir eylem adamıydı. Adeta Clay ringde şov yaparken Malcolm ise kürsüde şov yapıyor ve ikili dönemin Amerikasının en önemli müslüman siyahî karakteri oluyorlardı. Kitaba göre Clay, konuşmalarından çok etkilendiği ve kendisine duruşunu ve ahlağını örnek alabileceği belkide ağabeyi olabileceğini düşündüğü Malcolm x ile kısa sürede sıkı bir dostluk kurmuş ama bu dostluk gene kısa sürede Malcolm istemese de Elijah Muhammed’in baskısıyla bozulmuştu. Elijah Muhammed’in bir sahtekâr olduğuna kesin kanaat getiren Malcolm cemaatten uzaklaştırılırken cemmatin yeni sözcüsü ise Muhammed Ali olcaktı. Bu büyük dostluğun bozulmasına razı olan ve Malcolm’a cephe alan Muhammed Ali yıllar sonra Malcolm için şunları söyleyecekti: “Keşke Malcolm’a üzgün olduğumu, onun pek çok konuda haklı çıktığını söyleyebilseydim. Malcolm büyük bir fikir adamı ve büyük bir dosttu, o olmasaydı asla Müslüman olmayabilirdim. Geri dönüp her şeye baştan başlayabilseydim, ona asla sırt çevirmezdim.”

madun konuşabilirmi
MADUN KONUŞABİLİR Mİ? – GAYATRİ CHAKRAVORTY SPİVAK

sömürünün belirli bir aşamasıyla mümkün kılındığını kabul edemez, çünkü onun coğrafi süreksizlik vizyonu, jeopolitik bakımdan Birinci Dünya’ya özgüdür. Şimdi şu soruyla yüzleşmek zorundayız: Toplumsallaşmış sermayeden çıkan uluslar arası iş bölümünün öbür tarafında, daha evvelki bir ekonomik bir metni tamamlayan emperyalist hukukun ve eğitimin epistemik şiddet döngüsünün içinde ve dışında, madun konuşabilir mi?”

Gramsci ye göre bir toplumda sesi olmayan, temsil edilemeyen, kendini ifade edemeyen, ne başkaldıran ne itaat eden subaltern(öteki, alt) kavramı Türkçeye Arapça kökenli madun(alt) olarak tevil edilmiştir ki bu bizce eksik bir anlatıma sebep olmaktadır. Spivak, iktidar ile epistemik şiddet düzleminde “dil”in daha baştan beyaz, batılı ve erkek akademisyenler tarafından temellük edildiğini ve bu durumun öncelikle dışarıdan bakan birinin doğası gereği sınırlı ve tecrübeye değil de söze dayalı olduğu için yanıltmaya meyilli bir çalışma yapmasının sakıncası özerinde duruyor. Yazar spesifik olarak Marx’ın meşhur “Bütün işçiler birleşin” sloganında kastettiği işçilerin Avrupalı işçiler olduğunu ve aslında Marx’ın madunların kendilerini temsil etmeye muktedir olmadıklarını söylüyor. Ayrıca kadını baştan çıkarıcı kabul edip eril emperyalist bir ideolojiye kapı aralayan Freud’u, Foucault’yu, Deleuze’u, Derrida’yı ve dahasını madunun sessizleştirilmesi hususunda kendi metinleri üzerinden eleştiriyor. Spivak’ın teorisini geliştirirken ki esas motivasyonlarından biri de, ölen kocasının cesedi ile beraber yakılan Hintli kadınların dini intihar ritüelleri(sati) olmuştur. Hintli kadınların ses sahibi olabilmesi için hayatından feragat etmesi gerekiyor dolayısıyla Spivak’a göre madun konuşamaz ama kadın olan madun asla konuşamaz.

1br9qfwkn5lg1em1oxy
TÜRK MUHAFAZAKÂRLIĞI: TERENNÜM, TEREDDÜT, TAHAKKÜM – HASAN AKSAKAL

“İçinden geçtiğimiz iletişim devrimi dönemi bizatihi muhafazakârlığı bir yanılsamaya dönüştürecek ölçüde tahripkâr olmuştur. Mevcut ana-akım Türk muhafazakârlığı, fasitliğini resmetmeye çalıştığım çemberinin -Necip Fazılcı nihilist, oportünist, öfke çemberinin- içinde kaldığı sürece, evrensel muhafazakar ilkelere göre kesinlikle muhafaza edilmesi gereken doğa, tarih, kültür, kadim şehir ve estetik gibi pek çok şeyin tahribine yol açmayı sürdürmeye adaydır.”

Siyaset bilimci Hasan Aksakal’a göre muhafazakârların kemalizmi yere sermekte kullandığı silahlar şimdi kendisine dönmüş durumda. Söz gelimi Muhafazakâr düşüncenin çeşitlilik anlayışı ortadan kalkmıştır, muhafazakâr iktidar tahakkümle özdeşleşmektedir. Bunalan ve kafkavari bir başkalaşım geçiren muhafazakâr şuur artık aslını korumak, aslını bozmak şeklinde tezahür etmektedir. Batı muhafazakârlığı 18. Yy’dan beri kapitalizmi eleştirmekteyken bizde anti-komünizm uğruna kaba bir kalkınmacı anlayışla tamamen kapitalizm destekçisi olunmuştur. Yazar kendince Türk muhafazakârlığının prototipi gördüğü Necip Fazıl’ın, din düşmanı zalimlerle göğüs göğse çarpışmış kahraman bir aziz gibi lanse edilmesine rağmen, konduramasak da; tutarsız, kendini beğenmiş, hırslı bir kişiliği olduğunu; hem kutsal mazlum hem de mağrur öfkeyi temsil eden, yalan söyleyen tarih utansın diye diye takipçilerini yalan bir tarih kurgusu içine çeken, kimin düşman neyin doğru olduğundan fazlasıyla emin olan bir kişilik olduğunu anlatıyor. Kitabın ilginç değinilerinden biri de Cemil Meriç’in Edward Said’den daha önce oryantalizmin kapılarını açan metinler yazmış olması. Ve Postkolonyalizm literatürünün neredeyse tüm temalarını, beyaz adamın üstünlüğünü ve sömürenlerin sesi olup olamayacağını Atilla İlhan’ın Spivak’tan önce tartışıyor olmasıydı. Bu iki entelektüel de Ülkenin pek çok entelektüeli gibi, gündelik siyasi polemiklerin verimsiz iklimine dâhil olmuş ve adeta ziyan edilmiştir.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir