Leheb Suresi Tefsiri

Leheb Suresi Tefsiri1

Hamiduddin el-Ferâhî2 – Tercüme: Orhan Güvel – 147. Sayı

Nasr suresini tefsir ederken, Allah’ın; peygamberliği Mekke’nin fethiyle sonlandırdığı gibi bu peygamberliğin kitabını da bu büyük fetihden bahsederek sona erdirdiğini söylemiştik.3 Bu durum hakikatin, peygamberliğin merkezine ulaştığının habercisiydi. Çünkü Mekke’nin fethi Kâbe’nin, tevhidin ve İslâm’ın merkezi olması hasebiyle bu peygamberlik için merkezi bir konuma sahipti. Nitekim biz bu meseleye Bakara Suresi tefsirinde ayrıntılı olarak değinmiştik. Bu fetihten sonra tevhid inancı üzere dosdoğru yürümek ve ona sıkıca sarılmaktan başka bir yol kalmamıştır. Bu yüzden Kur’an’ın son üç suresinde, bu peygamberliğin temel gayesinin tevhid inancı olduğuna dair yapılan vurgu artmıştır. Bu bağlamda İhlas Suresi tevhid inancını kapsayan bir içeriğe sahiptir. Felak ve Nas Suresi ise bu inanç üzere dosdoğru yürümek içindir. Şu ayet bu surelerin arasındaki ilişkiye benzer bir içeriğe sahiptir: “Rabbimiz Allah’tır.” diyen ve Allah yolunda kararlılıkla yürüyen kimselere gelince, melekler onların üzerine inip şu müjdeyi verir: Endişe etmeyin, hiç üzülmeyin. İşte size vaat edilen cennet müjdesi!” (Fussilet/30) Bu meseleye Felak ve Nas Surelerinin tefsirinde ayrıntılı olarak değinildi. Bu surelerin tümünün birbirleriyle ilişkili olduğu açıktır. Bu son dört surenin birbirleriyle olan ilişkisinin bütün olması açısından, Leheb Suresi’nin bu surelerin arasına yerleştirilmiş olmasının bir sebebi olmalıdır. O halde şu bilinmelidir ki, Leheb Suresi bir önceki surede (Nasr Suresi) söz edilen Allah’ın yardımını tek’id eden, müjdeleyen bir içeriğe sahiptir. Sanki bu sureyle şöyle denilmektedir: “Muhakkak ki Allah, peygamberine yardım etmiş ve düşmanlarını helak etmiştir.” Tıpkı Allah’ın şu ayetinde olduğu gibi: “De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (İsra/81) Buna benzer bir ifadeye Hz. Peygamber’in Mekke’nin fethinden sonra Kâbe’de verdiği hutbede rastlamaktayız. O şöyle demişti: “Allah’ın dışında tapınılmaya layık olan hiçbir ilah yoktur.” (Bu, Kâfirun suresiyle aynı anlamdadır.) “O vaadini yerine getirmiş ve kuluna yardım etmiştir.” (Bu, Nasr suresiyle aynı anlamdadır.) “Tüm inkârcı grupları tek başına hezimete uğratmıştır.” (Bu, ise Tebbet suresiyle aynı anlamdadır.) Nasıl bu ifadeler arasında bir uyum ve düzen varsa, içeriklerini genel anlamda inceleyenler için tüm bu sureler arasında da bir uyum söz konusudur.

(تبت يدا أبي لهب) ayetinin yorumu hakkındaki delilimiz şudur: Bilmelisin ki, (تبت يداه) ifadesi: “O zafere ulaşmaya güç yetiremedi, aciz kaldı” anlamına gelir. Çünkü ‘elin kırılması’ (كسر اليد) kuvvetin kesilmesi ve acziyeti ifade eden açık bir kinayedir. El-Fendu’z-Zamanî’ye ait olan şu beyitler buna delilidir:

و تركنا ديار تغلب قفرا        وكسرنا من الغواة الجناحا

Çöl ve kuraklığın yaygın olduğu bir diyarı terk ettik

Ve ayartıcıların kanatlarını kırdık

Peygamberlere verilen diğer kitaplarda da bu ifadelere benzer, açıklayıcı pasajlara yer verilmektedir. İbranice, birçok üslubundaki yakınlıktan dolayı Arapça’nın kardeşidir. Bu yüzden Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Zülkfil (Hezekiel) Peygamberin sahifelerinde şu ifadelere rastlıyoruz: O şöyle diyor: “Bana on birinci senenin ilk ayının yedinci gününde gelen Allah’ın kelamı şöyle diyordu: Ey İnsanoğlu, Mısır Firavunu’nun kolunu kırdım. İyileşmesin, kılıç tutacak kadar güçlenmesin diye kimse onu bağlamadı, sargı beziyle sarmadı.

Bu yüzden Rab şöyle diyor: Mısır Firavunu’na karşıyım. Her iki kolunu, sağlam olanı da kırık olanı da kıracağım. Kılıcı elinden düşüreceğim.” (Hezekiel/20-22)

Tüm bunlardan, eli kırık olandan kastın, kılıcını tutmaya güç yetiremeyen; aciz kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Dolayısıyla bu ilk ayette Ebu Leheb’e yönelik ne bir beddua ne de bir yerme vardır. Aksine O ayette övgüye yakın anlamlı bir lakabla anılmıştır.4 O halde bu ayetten açıkça ortaya çıkan sonuç şudur: Ayet Allah’ın düşmanlarının elebaşı ve bu ümmetin firavununun (Ebu Leheb) helakını haber vermektedir. Tıpkı bir sonraki ayette olduğu gibi: “Ne serveti ne de [diğer bütün] kazanımları ona hiçbir fayda sağlamayacak.” (Tebbet/2) Daha sonra bu ayet hakkında daha geniş bir açıklama yapılacak.

Eğer bana, Hz. Peygamber’e ve ashabına düşmanlıkta daha şiddetli, o vakit çok az kişide bulunan olanaklarıyla mü’minlere bin bir türlü eziyette bulunan Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gibileri varken niçin Ebu Leheb’i ümmetin firavunu olarak isimlendirdin diye soracak olursan sana cevabım şu olur: Öncelikle Allah birçok İslam düşmanı varken Kur’an’da Ebu Leheb’in ismini zikretmeyi tercih etmiştir. Bunun yanısıra düşündük ve birçok sebeb bulduk. Şimdi bunları sıralayalım:

2.BÖLÜM

Birinci Sebep: Özellikle Ebu Leheb’in zikredilmiş olması O’nun dini statüsünden kaynaklanıyordu. Bu O’nun isminin zikredilmiş olmasının gerçek nedeniydi.

Öncelikle şunu bilmelisin ki Allah, Hz. Muhammed’i; düşmanlarının elinde bulundurdukları siyasal otoriteyi ele geçirmek için mücadele eden bir kral olarak göndermedi. Ancak O’nu hakikate çağıran, müjdeleyici, uyarıcı ve ışık saçan kandil misali bir peygamber olarak gönderdi. O’na sabrı, namazı, Allah’ın adını yüceltmeyi, marufu emredip, münkeri nehyetmeyi, kavmini Hz. İbrahim’in dinine döndürmesini ve Kâbe’yi inşa edene (Hz. İbrahim) verdiği vaadinin yerine gelmesi için onu şirkin pisliklerinden temizlemesini emretmiştir. Bu meseleyi Bakara Suresi tefsirinde açıklamıştık.

Bu yüzden Allah, O’na Kâbe’nin koruyucusu olan yakın akrabasını uyarmasını emretmiştir. Bu tüm peygamberlerin davetlerinde takip ettikleri bir yoldur. Mesela İsa’nın (a.s) Yahudi âlimlerine karşı sert bir tavır takındığını ve çok ağır sözler sarf ettiğini görmekteyiz. Çünkü Allah’ın dinini temsil ve davet etme sorumluluğu onların üzerindeydi. Bundan dolayı hesaba çekilecek olanlarda onlardı. Bunun yanı sıra onlar kavimlerinin ileri gelenleriydi. Davet öncelikle onlara yapılıyordu ki, onların durumlarını düzeltmesiyle toplumda düzelebilsin. Eğer peygamberler kavimlerinin yöneticilerini uyarmayı terk etselerdi bu, dinde dalkavukluk ve toplumda barışı yıkıma uğratan bir durum olurdu. Bu her toplumun haricilerinin uyguladığı bir davranıştır. Onlar toplumun yöneticilerine davette bulunmaksızın, halkı onlara karşı kışkırtırlar. Böylece kralın taraftarları ve

peygamberlerin taraftarları arasında çeşitli fırkalaşmalar baş gösterir. Allah’ın Musa’ya (a.s.) şöyle emrettiğini görmekteyiz: “Firavuna git; çünkü o iyice azdı. Ona de ki: Azgınlıktan, günahkârlıktan arınmaya niyetli misin? Sana rabbinin yolunu göstermemi, böylece sende O’na karşı saygılı bir kul olmayı ister misin?”Nâziât/17-19

Aynı şekilde Daniel’in, (Hantasar) diye bilinen (Benu Huz Nasr)’ı dinine davet ettiğini, Yeremya’nın da Kuzey bölgesinin krallarını uyardığını görmekteyiz.5 İşte Hz. Muhammed’de kendi döneminde yöneticilik yapmakta olan krallara davette bulunmuş ve onları barışa çağırmıştır. Bu meselenin ayrıntılı olarak ele alınacağı yer burası değildir. O yüzden bu kadar değinmekle yetiniyoruz.

Mâ’ûn Suresi tefsirinde geçtiği üzere Ebu Leheb Kâbe’nin koruyucusu ve emanetlerinden sorumlu olan kişiydi. Dini riyasete ihanette o kadar aşırıya gitti ki, bu otoritesinin yardımıyla çokça mal topladı. Zaten şirk inancı, Kâbe’nin inşa ediliş amaçlarından bir rüknün yıkımı anlamına geliyordu. Bunu, malı toplama ve kendi zimmetine geçirme hasletinden dolayı, ikinci rükün olan kurban etlerinin yardıma muhtaç kimselere ulaştırılması ve Allah’ın misafirleri olan hacıların doyurulması işinin kesintiye uğraması takip etmiştir. Ebu Leheb tüm bunlardan dolayı kınanmayı ve Kâbe’nin yönetiminin elinden alınmasını hak etmiştir.

Peygamberliğin en büyük hedefi Kâbe’yi şirk pisliğinden kurtarmak ve O’nu bunlardan temizlemekti. Hz. Peygamber, emanete ihanet eden ve (İbrahimî) dini bozan Ebu Leheb’i önemsediği kadar; Dâru’n-Nedve, Mekke’nin yönetimi ve bayrak sorumluluğu gibi merkezi öneme sahip yetkileri ellerinde bulunduran diğer Kureyşlileri -kendisiyle savaşmış ve ashabıyla birlikte Mekke’den çıkartmış olmalarına rağmen- önemsememişti. Ebu Leheb sahip olduğu statüden dolayı İslam’ın gerçek düşmanıydı. Diğer Kureyşlilere gelince onlar Ebu Leheb’in takipçileri konumundaydı. (تبت يدا أبي لهب) denildiğinde sanki şöyle söylenmiş oldu: “Küfrün önderi harap oldu. Fesadın kaynağı kökünden söküldü. Ey Peygamber! Daha önce Allah’ın yardımının gelişiyle müjdelendikleri gibi, mü’minleri bu haberle de müjdele!

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İkinci Sebep: Ebu Leheb, kişiliği ve davranışları açısından İslam’a düşmanlık gösterenlerin en büyüğüydü.

Yüce Allah, Peygamberimizi güzel ahlak üzere göndermiş, O’da insanları bu güzel hasletlere davet etmiştir. Allah’ın şu sözünde olduğu gibi: “Muhakkak ki sen mükemmel bir ahlaka [Kur’an ahlakına] sahipsin.” (Kalem/4) Hz. Peygamber’de şöyle buyurmuştur: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” Araplar üstün bir cömertlik, akrabalık hukukunu gözetme (sılah-ı rahim) ve zayıfı koruyup kollama gibi faziletli davranışlar üzere yetişmişlerdi. Bu yüzden Hz. Peygamber kavmini tevhide ve yardımlaşmaya davet ettiğinde, onların ileri gelenleri bu davete; şirk inancını benimsemiş olmaları ve ahiret gününe iman etmiyor oluşları nedeniyle karşı çıkmışlardı. Ancak Ebu Leheb’in karşıtlığı, şirkinden çok hırsından ve hasedinden kaynaklanan bir karşı çıkıştı. Onun hayatı incelendiğinde bu rahatlıkla görülebilir.

Kureyş, Hz. Peygamber’e karşıtlıkta zulüm ve cahiliye taassubu üzere bir araya geldiklerinde, boykot bildirisini yazmışlar ve mü’miniyle müşrikiyle Beni Hâşimi yardımsız bırakmışlardı. Bu olayda Ebu Leheb zalimlerin yanında yer almış ve Araplarda büyük bir günah ve suç addedilmesine rağmen akrabalık bağlarını koparmıştır. Öyle ki akrabalık onların nezdinde her şeyin üzerinde bir öneme sahipti. Onlar Allah’ın adına şiirler okuyup, dileklerde bulundukları gibi akrabalık adına da bunları yapıyorlardı. Şu ayet buna örnektir: “Kendisiyle ve akrabalık

bağlarıyla dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun.” (Nisa/1) Hatta öyle ki akrabalık bağları Araplarda kötülüğün önündeki en büyük engel, toplumun ıslahında temel belirleyici bir unsurdu. Züheyr’in, Herem bin Sinan’ı övdüğü şu beyit buna örnektir: ومن ضريبته التقوى ويعصمه      من سئ العثرات الله والرحم

Takva Onun mizacındandır, Allah ve akrabalık bağları Onu tökezlemekten korur”

Bu meseleye Nisa Suresi tefsirinde değindik.

Ebu Leheb, Beni Hâşimle bağlarını kopardığında en büyük zillete uğramıştır. Eğer Arap asabiyetinden ve şerefinden azda olsa bir haslet taşımış olsaydı, kavminin dinine bağlı olmasına rağmen Hz. Peygamber’i savunan Ebu Tâlib’i ya da Arap asabiyeti ve Ebu Cehil’in yeğenine reva gördüğü eziyetten dolayı öfkelenerek İslam’ı kabul eden Hamza’yı örnek alırdı. Bunun yanı sıra Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’e ve diğer Beni Haşimlilere olan karşıtlığı, inancındaki kararlılıktan kaynaklanmıyordu. Nitekim Kureyşlilerin tümü Hz. Peygamber’le savaşmak için Bedir’e gittiklerinde ki bu onların en büyük savaşıydı, Kureyşin tüm ileri gelenleri bu savaşa katılmış; ancak Ebu Leheb Mekke’de kalmayı tercih etmiş ve savaşmaktan kaçınmıştı. Bu mesele sekizinci bölümde ayrıntılı olarak ele alınacaktır.

Eğer Onda azda olsa dini bir şuur olsaydı, Kureyşin diğer ileri gelenleri gibi Bedir Savaşı’na katılır ve dini uğrunda çarpışırdı. Atalarının dinine sıkı sıkıya bağlı olan Ebu Cehil’in Bedir’de iki ordu birbiriyle karşılaşıp, birbirlerine iyice yaklaştıklarında söylediği şu sözler buna örnektir: اللهم أقطعنا للرحم وآتانا بما لا يعرف فأحنه الغداة

Allah’ım! O, (Hz. Peygamber) akrabalık bağlarını kopardı ve bize bilinmedik şeylerle geldi. Ona bu gün boyun eğdir!..

İslam hakkındaki cehaleti olmasaydı, bu söz onun asaletine ve akrabalık bağlarına ne kadar riayet ettiğine işaret eden çok güzel bir sözdür. Burada Ebu Süfyan’ın tavrı da hatırlanabilir. O zor durumda kaldığında, Hz. Peygamber’e gelerek bağışlanma ve akrabalık bağlarından dolayı kendisine iyi davranmasını istemişti. Ancak bu durum Onu yalana başvurup, tevhid inancı ve Hz. Peygamber’in peygamberliği hakkında kalbinde beliren şüpheleri açıkça söylemesine mani olmamıştı. Kureyş’in bu ileri gelen iki yöneticisinin söz ve fiillerinin Arap asaletine yaraşır davranışlar olduğunu görmekteyiz. Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’e inatla karşı çıkışı, kabîlevî asabiyetten ya da dini taassuptan kaynaklanmıyordu. Eğer öyle olsaydı bu durum Onun Beni Haşim’le tüm ilişkilerini koparmasına bahane olabilirdi. Bunların dışında karşı çıkışının bir tek sebebi kalıyor ki oda, dünyevi menfaatleri için kâfirlerle birlikte olup bu yakınlıktan birçok mal elde etmesi ve bunları kendisi için yığmasıydı. İşte surenin ikinci ayeti bu duruma dikkat çekmektedir. Bu ayetin tefsirinde bu meseleye değineceğiz.

Eğer insanlar, Ebu Leheb’in alçak ve mal toplamaya düşkün birisi olduğunu bilmeselerdi, fazileti ve cömertliğiyle temayüz etmiş seçkin Arap kabilelerinden birine mensub olmasına rağmen, Onu Kâbe’de bulunan altın ceylan heykelini çalmakla itham ederler miydi hiç?! Tüm bu söylediklerimizden anlaşılan şudur: Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’i reddetme gerekçesi, ne Ebu Cehil gibi inananları küçümsemekten ne de Ebu Süfyan gibi liderliği kaybetme korkusundan kaynaklanıyordu. Öyle ki onlar bu sebeplerden dolayı Hz. Peygamber’e öfkelenmiş ve Ona karşı çıkmışlardı. Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’e yönelik öfkesi ve inadı, Onun cömertliği emredip, cimriliği nehyetmesi, yetimlere ve ihtiyaç sahiplerine iyilik yapmaya, köleleri hürleştirmeye ve Beni Haşim’in, ataları İbrahim’den kalan; arınmak ve Kâbe’nin yönetimini ellerinde bulundurmanın gereği olarak yerine getirdikleri zor günlerde ihtiyaç sahiplerini doyurmaya teşvik etmesinden kaynaklanıyordu. Hz. Peygamber’in sözleri Ebu Leheb’e bir kor parçası gibi dokunuyor, kendisinin de farkında olduğu hainliği ve cimriliğinden dolayı Ona karşı içi nefretle doluyordu. O sadece Müşrik olmakla kalmamış, buna inkârcılığı; hayır işlerini ve erdemli davranışları işlevsiz kılmayı da eklemişti. O, Hümeze Suresi’nde bahsedildiği gibi dünya hayatıyla yetinen ve onunla tatmin olan biriydi. Bu yüzden Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin en büyük düşmanı O idi. Islah ve erdemli davranışlara düşman olanların başıydı. Bunun yanı sıra yardımlaşmayı seven cömert arkadaşlarının da en büyüğüydü. Bu mesele Leyl Suresi tefsirinde ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Üçüncü sebep: Ebu Leheb’in İslam karşıtlığında şiddetli bir tavır sergilemesi

Daha önce Ebu Leheb’in isminin zikredilmiş olmasını, sahip olduğu statü ve davranışlarına değinerek delillendirmiştik. Onun İslam karşıtlığı adına yapmış oldukları da buna eklenebilir. Hz. Peygamber İslam davetine başladığında henüz hiç kimse karşıt tavır sergilememişken, Ona karşı çıkan inkârcıların ilki Ebu Leheb idi. Hatta diğer Kureyşliler neredeyse Hz. Peygamber’in sözüne kulak verip, Ona itaat edeceklerdi. Çünkü Ondan hayır ve iyilikten başka bir şey görmemişlerdi. İslam mesajının önünde engel olan, insanları ondan nefret ettiren ve kalplerini ifsada uğratan Ebu Leheb’di. Allah, Hz. Peygamber’e; kavmini uyarmasını emrettiğinde, O safa tepesine çıkmış ve Mekkelilerden toplanmalarını istemişti. Mekke ehli Hz. Peygamber’in etrafında toplandığında onlara şöyle seslenmişti: “Ben şiddetli azap sahibi Allah tarafından sizi uyarmakla görevlendirilmiş bir elçiyim .” Bunun üzerine Ebu Leheb şöyle demişti: “Kahrolasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?” Bu olay, Ebu Leheb’in Hz. Peygamber’e karşı takındığı düşmanca tavrı açıklar niteliktedir. Allah, Hz. Peygamber’e yakın akrabalarını uyarmasını emrettiğinde; oda onları davet etmiş ve yemek ikram etmişti. Yemekten sonra Hz. Peygamber bir konuşma yapmak istemiş ancak Ebu Leheb: “Yakınınız sizi büyüledi.” diyerek topluluğun oradan ayrılmasına neden olmuştu. Böylece Hz. Peygamber yakınlarıyla konuşma fırsatı bulamamıştı. Daha sonraları Hz. Peygamber kendi kavminin davetini kabul etmesi noktasında yeise kapılmış ve davetini hac günlerinde Mekke’ye gelen diğer kabilelere yöneltmişti. Hz. Peygamber onları bir olan Allah’a iman etmeye çağırıyordu. Bu esnada Ebu Leheb O’nun arkasından kabilelere giderek şöyle diyordu: “Ey filan oğulları! Bu, sizi Latı, Uzzayı ve yakın müttefikiniz olan Malik bin Kays oğullarına mensub cini terk etmeye, kendi getirdiği bidat ve sapkınlığı kabul etmeye çağırıyor. Ona itaat etmeyin ve Onun sözünü dinlemeyin.” İşte Onun İslam olan düşmanlığı bu haddedeydi. Onun İslam’ın ortaya çıkmasıyla başlayan kin ve öfkesi ölünceye dek sürdü.

BEŞİNCİ BÖLÜM

Dördüncü sebep: Ebu Leheb’in isminin zikredilmesinin dördüncü nedeni, Hz. Peygamber’e olan yakınlığıydı.

Surenin, kendinden bir sonra gelen Sureyle (İhlâs) olan ilişkisi

Buraya kadar ki bölümde Mekkeli kâfirlerden özellikle Ebu Leheb’in isminin zikredilmiş olmasının nedenleri açıklandı. Tüm bunlar ise surenin bir önceki sureyle (Nasr) olan yakın ilişkisine ve Ebu Leheb’e yönelik olarak Hz. Peygamber’e karşıt oluşundan kaynaklanan bir beddua ve yerme anlamı içermediğine işaret etmektedir. Şimdi bu anlamı destekleyici bilgilere yer vermekle beraber, Allah’ın düşmanlarıyla ilişkiyi kesmenin, Tevhid inancına sıkı sıkıya bağlanmanın ve kendini sadece Allah’a vermenin ne anlama geldiğine değineceğiz. Leheb Suresi, kendinden bir sonra gelen surede ilan edilen ihlâs için bir hazırlık mesabesindedir. Allah’ın, Hz. Peygamber’e türlü türlü eziyetleri reva gören onca kâfir varken; özellikle amcasının ismini açıkça zikretmiş oluşu, bizi bu durumun tıpkı İbrahim-Azer örneğinde olduğu gibi bir darb-ı mesel olduğu sonucuna ulaştırır. Bu darb-ı meselle bize öğretilmek istenen şey, rabbiyle olan ilişkisini kesen kişiye; salih insanlara olan yakınlığının -bu kişi sevgili peygamberimiz dâhi olsa- bir fayda sağlamayacağıdır. Allah’ın şu sözü buna örnektir: “Kıyamet günü akrabalarınızın da çocuklarınızın da size hiçbir faydası olmaz. Çünkü Allah o gün sizin aranızda –akrabalık bağına göre değil- dünyada iken neler yaptığınıza göre hüküm verecektir. Unutmayın ki Allah bütün yaptıklarınızı görmektedir! [İnanç temelinde kâfirlerle ilişkiyi kesme noktasında] İbrahim’de ve onun izini takip eden peygamberlerde sizin için gerçekten güzel bir örneklik vardır. Vakti zamanında onlar kendi halklarına şöyle demişlerdi: “Şunu bilin ki bizim ne sizinle ne de Allah’ı bırakıp ta tanrı diye tapındığınız o putlarla hiçbir ilişiğimiz yoktur. Allah’ın tek gerçek tanrı olduğuna inanmadığınız sürece sizi reddediyoruz ve bundan böyle sizinle bizim aramızda sürekli bir kin ve düşmanlık olacağını bildiriyoruz.” İbrahim’in [belki tövbe eder imana gelir düşüncesiyle] babasına, ‘’Senin için Allah’tan af dileyeceğim. Bununla birlikte [şirkten vazgeçmediğin takdirde] Allah tarafından çarptırılacağın cezayı önleme gücüne sahip değilim.’’ demesi bu konuda bir istisnadır. İbrahim ve onun izini takip eden peygamberlerin Allah’a yakarışları şuydu: ‘’Ey rabbimiz! Biz yalnız sana güvendik, sana yöneldik. Sonunda senin huzuruna çıkacağız.’’ (Mümtehine/3-4)

İbrahim (a.s) hakkındaki şu ayette buna örnektir: “İbrahim’in babası için bağışlanma dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden dolayı idi. Allah’ın düşmanı olduğunu kesin olarak anlayınca ondan uzaklaştı. İbrahim gerçekten çok içli ve yumuşak kalpli idi.” (Tevbe/114)

İbrahim (a.s) nasıl babasına öğüt verme hususunda tüm çabasını harcamış ve onun kesinkes inanmayacağını anlayınca ondan uzaklaşmışsa, aynı şekilde Hz. Peygamber’de İslam davetini açıkça duyurduktan ve [inanç bağlamında] ayrışma kaçınılmaz olduğunda amcasına karşı hakikatin gerekliliklerini yerine getirmiştir. Bu durum onun için oldukça ağırdı. Çünkü o davranışlarından öğrendiğimiz gibi tüm insanlara, bilhassa yakın akrabalarına karşı son derece merhametliydi. Öyle ki O, Allah kendisini men edinceye değin; davetini inkâr eden ve kendisine düşmanlık gösterenler için bağışlanma dilemişti. Bu sure, Allah’ın; Hz. Peygamber’in yakınlarından birine yönelik mutlak güç ve kudretini konu alan büyük bir olayı canlandırmaktadır. Çünkü o Allah’a karşı isyan etti ve haddi aşmada çok ileri gitti. Tüm bunlardan Allah’ın, mutlak hüküm koyucu; tüm işlerin kendi elinde olduğu, adalet üzere ve hiç kimseyi kayırmaksızın hakikat üzere hüküm veren biri olduğu sonucuna ulaşırız. Bundan dolayı O’na bağlanmalı ve yalnızca O’na tevekkül etmeliyiz. O’na ulaşmak için yalancı ve asılsız vesilelere tutunarak kendimizi aldatmamalıyız. Çünkü O’na ulaşmak ancak Onun razı olduğu vesilelerle olur. O yetki vermedikçe de hiç kimsenin şefaati yarar sağlamaz. O hiçbir şeye ihtiyaç duymayacak kadar varlıklı, birlenen ve tapınılmaya layık olan tek ilahtır. İhlas suresi bunun apaçık delilidir: “Ey Peygamber! De ki O Allah’tır; tektir. Allah her bakımdan eksiksizdir. O ne bir çocuk sahibi olmuş, ne de bir anadan doğmuştur. O’nun hiçbir dengi yoktur!” (İhlas/1-4)

Müşrikler, Allah’ın; kullarına şefaat edecek oğullar edindiği zannına kapıldılar. Allah’ın şu sözü buna örnektir: “Allah’ın yanı sıra bir takım putlara tanrılık yakıştıran o müşrikler, “Biz bunlara sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapınıyoruz.derler.” (Zümer/3) İşte surede Ebu Leheb’in âkıbetinden bahsedilmiş olması, bu zayıf damarların kopmuş olduğuna işaret etmekteydi.6 Bu açıdan Leheb suresi kendinden bir sonra gelen İhlas suresiyle bir anlam bütünlüğüne kavuşmuştur.

ALTINCI BÖLÜM

Surenin -Ebu Leheb ve yandaşlarının helakını- haber verdiği, beddua ve yerme anlamına gelmediği hususundaki delillerin serdedilmesi

Bize surenin doğru yorumu net olarak açıklandıktan sonra, bu surenin Hz. Peygamber’in öfkesini dindirmek ve kendisine Safa Tepesi’nde konuşma yaparken “Kahrolasıca! Bizi bunun için mi çağırdın?” gibi sözlerle hakaret eden Ebu Leheb ve karısını aşağılamak ve yermek için indirildiği yönündeki görüşün tercihe şayan olmayacağı kanaatindeyiz. Şüphesiz Safa’da Ebu Leheb’in, Hz. Peygamber’e sarfettiği sözler; onun saçmaladığı ve aptalca hareket ettiği yönündeydi.

Kur’an bizlere insanlara karşı güzel sözlerle hitap etmeyi ve kendini bilmezlerden yüz çevirmeyi emretmektedir. Şu ayetler buna örnektir:

(Bütün insanlığı) hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır; ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış.” (Nahl/125)

Öyleyse artık, sana (açıklaman) emredilen şeyi açıkça ortaya koy ve Allah’tan başkasına tanrısal nitelikler yakıştıran o kimseleri kendi hallerine bırak! Çünkü ilahi mesajı küçümseyen, onunla alay edenlere karşı biz sana yeteriz.” (Hicr/94-95)

Hiç şüphe yok ki kıyamet bir gün gelip çatacak. Sen şimdilik halkının inkarcı ve alaycı tavrına aldırma, kibir ve küstahlıklarını olgunlukla karşıla.” (Hicr/85)

Ama sen onlar(ın yaptıkların)a dayan ve de ki: “Selam (olsun size)!” Çünkü onlar zamanı geldiğinde (hakikati) anlayacaklar.” (Zuhruf/89)

Yine Kur’an’da Rahman’ın kulları şu şekilde övülmektedir:

Rahmân’ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, “selâm!” der (geçer)ler.” (Furkan/63)

Bir ayette de Hz. İbrahim’le babası Âzer arasında geçen bir konuşmaya değinilmektedir:

(Babası) : “Ey İbrahim, sen benim tanrılarımdan hoşlanmıyor musun?” dedi, “Eğer bu tutumuna bir son vermezsen, seni mutlaka öldüresiye taşa tutarım! Haydi, şimdi bir süre benden uzak dur!” (İbrahim:) “Sana selam olsun!” diye cevap verdi, “Rabbimden seni bağışlamasını isteyeceğim: Çünkü O bana karşı hep lütufkâr olmuştur.” (Meryem/46–47)

Hz. Peygamber, peygamberlik görevini yerine getirmede ve kavminin sözlerine sabretmede Hz. İbrahim’e ittiba etmekle emrolunmuştur. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

O müşriklerin [Kur’an ve peygamberliğin hakkında] söyledikleri çirkin sözleri şimdilik sabırla karşıla; onlarla kavga, niza etmekten uzak dur.” (Müzzemmil/10)

Eğer Allah, peygamberinin öfkesini yatıştırmak isteseydi, onu hiç kâfirlere ‘müsle’7 yapmaktan alıkoyar mıydı? Nitekim Onun çok sevdiği sütkardeşi ve amcası Hamza’ya ‘müsle’ yapıldığında üzüntüsünden kalbi daralmıştı. Bunun yanı sıra Hz. Peygamber’in öfkesini yatıştırmak gibi bir niyeti olsaydı, Mekke’nin fethinde insanları serbest bırakır mıydı hiç? Nitekim O fetih günü, Müslümanların Mekkelilere kötü davranmasını yasaklamıştı. Haddi aşan ve anlaşmaları bozanlara yönelik sert tutumu ise, adaletin yerini bulması; yeryüzünün fesattan ve çirkin eylemlerden temizlenmesi içindi. Hz. Peygamber’in düşmanlarına yönelik uygulamalarını inceleyen kişi, onun hiçbir zaman kendisi için intikam almadığı sonucuna ulaşacaktır. O, mümkün mertebe güzellikle muamele etmeyi; kaba ve sert davranışlara tercih ederdi. Eğer Allah ve Resulü kafirlerden birinin ismini vererek yermek isteseydi, şüphesiz Ebu Cehil ve münafıkların reisi Abdullah ibn Selûl buna daha layıktı. Kur’an, kâfirleri yererken onların kimliklerini belirtmemiş, bunun yerine kinaye üslubunu kullanmayı tercih etmiştir. Bu ise inkar sahibinin tutum ve davranışlarının yerilmesinden başka bir şey değildir. Bu üsluba Hz. Peygamber’in kavmine yönelik söylediği sözlerde de rastlamaktayız. Mesela O şöyle söylüyordu: “Bu kavme ne oluyor ki şöyle şöyle yapıyorlar!?” Nitekim Onun geçmiş kitaplardaki sıfatlardan biriside sert ve yüksek sesli olmayışıdır. Belki de Onun bu özelliği, Hz. İsa ile arasını ayırıcı bir vasıftır. Nitekim İncil’de Hz. İsa’nın, karşıtlarına karşı sert ve yerici bir tavır takındığını görmekteyiz. Kim bilir belki oda kavmine karşı Hz. Peygamber’inkine benzer bir üslup kullanmış, ancak Hrıstiyanlar bunu yanlış aktarmıştır. Matta’daki bir pasaj şöyledir: “ Ey engerek yılanının evlatları! Siz şerlilerin dik alâsıyken, nasıl salih ameller hakkında konuşabiliyorsunuz?” Matta: 12/34 Yine onun, en önemli takipçilerinden biri olan Şimon Safâ’ya yönelik söylediği şu sözlerde buna örnektir: “ İsa, Petros’u (Safâ) azarladı ve ona şöyle dedi: Uzaklaş benden ey şeytan!” Markos: 8/33 İncil’de yer alan benzer pasajlarda buna delildir.

Eğer Kur’an askeri güç, toplumu yönetme ve kabilelere önderlik yapma noktasında daha yetkili ve daha soylu olan kâfirlerin ileri gelenlerini, isimlerini vererek yermeye tenezzül etmemişse; bir takım saçma dini ritüelleri yerine getirmekten öte bir yeteneği olmayan birini yermeye tenezzül ettiği düşünülebilir mi?!

Bunun yanı sıra sureyi -Ebu Leheb’i yerme anlamına geldiği- yönünde anlamak, surenin bulunduğu yerle uyumlu değildir. Bir tarafta Mekke fethi, istiğfar ve tesbih etme, diğer bir tarafta açıkça tevhidi ilan etme gibi iki büyük olgu varken, burada yermenin ne yeri olabilir ki?

YEDİNCİ BÖLÜM

Sureyi, yerme anlamına geldiği yönünde yorumlamaya neden olan yanılgı sebepleri

Tespit edebildiğim kadarıyla sureyi, yerme ve sövgü içerdiği şeklinde anlamaya iten başlıca dört neden vardır. Bunların tümü ise zayıf ve kabul edilemeyecek niteliktedir. Ancak ben bunları, surenin yanlış anlaşılmasında mazeret olmaması ve zayıf yönlerini belirtmek için açıklayacağım.

Birincisi: Ebu Leheb’in, Hz. Peygamber’e kahrolasıca anlamına gelen تبا لك ifadesini kullanmış olmasıdır. Allah (c.c.) Kur’an’da sadece Ebu Leheb’e yönelik olarak, Hz. Peygamber’e söylemiş olduğu bu sözün aynısıyla mukâbelede bulunmuştur. Bu meseleye daha önce değindiğimizden bir daha tekrarlamayı gerekli görmüyoruz.

İkincisi: Geçmiş zaman kipi haber ya da inşa anlamında kullanılır.8 Bu sure Ebu Leheb’in helakından önce indiğine göre haber anlamında olamaz. O halde sure inşa anlamındadır. Buradaki inşa lanet için kullanılmıştır. Bu tıpkı şu ifadelere benzer: تربت يداه Eli tutmaz olsun” , شلت يمينه kötürüm olsun”.

Bu iddiaya cevabımız şu şekildedir: Geçmiş zaman kipi genelde haber verme anlamında kullanılır. Haber verilen şey, gelecek zamanda vuku bulacak ya da Allah tarafından gerçekleşmesi karara bağlanmış bir olaydır. Bu tür haber ise Allah’ın, gelecekte vuku bulacak bir olayı bildirmesidir. Geçmiş dönem kutsal kitaplardaki peygamber sahifeleri ve Kur’an’da ki, vuku bulacak olayların haber veriliş üslubunu dikkatlice inceleyen kişi;

[تبت يدا أبي لهب وتب ما أغنى عنه ما له وما كسب]  ayetlerinin, tıpkı “Allah’ın buyruğu (mutlaka) yerine gelecektir: öyleyse artık onun tez gelmesini istemeyin!” (Nahl/1) ayetinde olduğu gibi gelecekte vuku bulacak bir olayı haber verdiğini görecektir. Yuhanna’da geleceğe dair öngörülerini bildirme sadedinde: “Büyük Babil hükümranlığı sona erdi” demesine rağmen bu olay gelecekte gerçekleşecekti. Bu surenin haber içerikli olduğunun diğer bir delili ise üçüncü ayette “(Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak.” buyrulmasıdır. Bu ayet kesinlikle haberdir. Aynı şekilde bu ayetin hemen öncesinde gelen: “Ne serveti ne de [diğer bütün] kazanımları ona hiçbir fayda sağlamayacak.” sözü de haberdir. Bir önceki surenin (Nasr) haber içerikli olduğu yönünde görüş birliği vardır. Aynı şekilde bu surede haber içermektedir.

Üçüncüsü: تَبَّتْ يَدَا اَبى لَهَبٍ وَتَبَّ cümlesi onları bu ayetteki ifadenin تربت يداهEli tutmaz olsun” sözüyle aynı anlamda kullanıldığı sonucuna ulaştırmıştır. Ancak bu tek başına iddialarını kanıtlamaya yetmez. Beddua anlamında kullanılan özel sigalar vardır. Araplar helak olmak anlamındaki “التباب kelimesini beddua anlamında kullanırken sadece geçmiş zaman kipini تبا kullanırlar. Bunun surede beddua anlamında geldiğini farz etsek bile, tercih edilecek görüş; surenin bağlamına en uygun, delaleti en kuvvetli ve yorumu en iyi olandır. Bu görüşten başkasına da iltifat edilmez.

Dördüncüsü: “حمالة الحطب ifadesindeki “حمالة kelimesinin mansub (fethalı) gelmesi, sövgü ve yerme anlamına gelir. Bu iddiaya cevabımız şudur: Bir kelimenin mansub oluşunu, yerme anlamına geldiği yönünde yorumlamak sorunlu bir çıkarımdır. Evet, kelimenin cümledeki konumu “Hal”dir. “Hal” ise mansub gelir. Allah’ın inayetiyle bu meselenin açıklamasını onuncu bölümde bulacaksın. Surenin bu ilk cümlesinin haber içerikli olduğunu anladığımıza göre, şimdi bu haberin Ebu Leheb hakkında nasıl doğrulandığı açıklamaya geçebiliriz.

SEKİZİNCİ BÖLÜM

İkinci ayetin tefsiri ve surede sözü geçen haberin gerçekleşmiş olduğuna dair…

Daha önceki yaptığımız yorumlarda, Leheb Suresi’nin tıpkı kendisinden önce gelen Nasr Suresi gibi haber verme gayesiyle indirilmiş olduğu iyice anlaşıldığına göre, şimdi tarihi veriler ışığında bu haberin Ebu Leheb hakkında nasıl doğrulandığını açıklamaya geçebiliriz.

Bilmelisin ki Bedir Savaşı’nın yapıldığı gün, İslam tarihinin en büyük günlerinden biridir. Allah (c.c.) bu günü “Furkan(hak ile batılı ayıran) günü” olarak isimlendirmiş, peygamberine vermiş olduğu yardım, fetih ve düşmanlarını helak etme vaadini de bu günde gerçekleştirmiştir. Hz. Peygamber’in o günde yapmış olduğu meşhur duası buna işaret etmektedir: “Allah’ım bana vaad ettiğin şeyi gerçekleştir.” Allah, Hz. Peygamber’e Kureyş’in ileri gelenlerinin düşüp ölecekleri yeri gösterdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber’de bu yerleri bir bir ashabına gösterdi. Bunun nedeni Bedir günü, Kureyşin; Habeşli askerleri, müttefiki olan diğer kabileleri, Mekke’nin en iyi komutanlarını ve ileri gelenlerini bir araya toplamış olmasaydı. Öyle ki Kureyş ordusu, Müslümanları çepeçevre kuşatıyor; tüm teçhizat ve asker sayısıyla Bedir’i alabildiğine ele geçirmiş bulunuyordu. Kureyş bu savaşta kendi öz çocuklarını dahi öne atmış, öyle ki Hz. Peygamber’e olan sevgisine rağmen amcası Abbas bile buna katılmaktan geri duramamıştı. İşte Kureyş için böylesi hayati öneme sahip bir günde Ebu Leheb geride kalmayı tercih etmiş ve yerine Âs bin Hişâm bin el-Mugîre’yi göndermişti. Bu zat Ebu Leheb’ten dört bin dirhem borç almış ve bu parayı kullanırken iflas etmişti. Bunun üzerine Ebu Leheb, onu belirli bir meblağ karşılığında satın almış ve ona borcunu ödeme hususunda erteleme gibi bir kolaylıkta sağlamamıştı. İşte cimriler ve korkaklar hep böyle yapagelmiştir.

Araplar malı, saygınlıklarını koruma noktasında bir kalkan olarak kullanmıştır. İşte Ebu Leheb’te hayatını kaybetmekten korktuğu için geride kalmayı tercih etmişti. Ancak kâfirlerin ileri gelenlerine vaad edilen helaktan yakasını kurtaramadı. O, kendisine Bedir savaşının haberi geldikten sonra ancak yedi gece yaşayabildi. Ades9 hastalığına yakalandı ve çok geçmeden öldü. İki oğlu, onu iki veya üç gece ölü halde terk etti ve hastalığının bulaşmasından korktuklarından dolayı onu gömmediler. Öyle ki cesedi evde şişti. Bunun üzerine onları bu davranışlarından ötürü kınayan bir adam, onları da yanına alarak cesedin yanına gitti. Uzaktan üzerine su serpme dışında da onu yıkamadılar. Sonra onu taşıdılar ve Mekke’nin çok yüksek bir yerine gömdüler. Onu, cesedinin üzerine taş atarak gömdüler. Fil Suresi tefsirinde açıkladığımız üzere “taş atmak” deyimi lanet etme kabilinden bir ifadedir.

Ebu Leheb’in helakına işaret eden durumları beş madde halinde sıralayabiliriz:

1- Onun hakkında verilen haberin nasıl gerçekleştiğini görmektesin. O zafere ulaşmaya güç yetirememiş, kılıcını eline alamamış ve savaşa çıkamamıştır.

2- Bunun yanı sıra onun, (Bedir’de) müşrik elebaşı yardımcılarının birçoğunun öldürülmesi; onu hepten güçsüz bırakan bir durumdu. İşârî yorumlara düşkün biriysen, bu durum -ilk ayette geçen- “iki el” ifadesinin ne anlama geldiğini anlaman için yeterli olacaktır. Araplar yardımcı/işbirlikçi kelimesini “iki el” olarak isimlendirirler. Hz. Peygamber’in şu sözü buna örnektir: “falanca kavim kendileri dışındakilere karşı birbirlerinin “يد yardımcılarıdır.” ‘El’in ilim ve amel anlamına geldiği yönündeki görüş ise Arap diline uymayan bir görüştür. Bu tamamıyla keyfi bir çıkarımdır.

3- Ebu Leheb sadece güç ve kuvvetini kaybetmekle kalmamış, bizzat kendisi helak olmuştur.

4- Gördüğün üzere, kendisi yerine savaşması için birini tutmuş olmasına rağmen kendi helakını önleyememiş oluşu, bu noktada malının ona bir fayda sağlamadığı anlamına gelir.

5- Tüm bunların yanı sıra ne malı ne de kazanımları ‘كسبonu helak olmaktan koruyamamıştır. Ades hastalığına yakalandı. İnsanlar onu bu halde yalnızlığa terk ettiler. Öyle ki sonunda iki oğlu da onu terk etti. Eğer nisbeti sahih ise İbn Abbas’a göre ayette ki kesb

/kazanımdan kasıt Ebu Leheb’in iki oğludur. Ebu Leheb’i terk eden ve cesetini gömmek için üzerine taş atanda onlardı. Oğul (İbn) kelimesinin kazanım anlamına gelmesi, hakiki manası kalmakla beraber bir lafzı, delalet ettiği tüm manalarını esas alarak yorumlama üslubudur. İbn Abbas’a nispet edilen görüş bu kabildendir. Veya ayetteki kazanımlarıما كسب ifadesiyle, gerçekte Ebu Leheb’e ait olmayan mallara işaret edilmiştir. Çünkü onun kazanımları helal ve haram yollarla kazanmış olduğu tüm mallarını kapsamaktaydı.

Her iki yoruma göre de, ilk iki ayet arasındaki ilişkinin yorumu birdir. Oda Ebu Leheb’i bu denli bir ihanete ve cimriliğe iten nedenlerin, onu helaktan kurtarma noktasında bir fayda sağlamadığı gerçeğidir. Aile, çocuk ve insanın dinindeki samimiyetin sınandığı en büyük şey mal…!

Şu ayetler bunun delilidir:

Muhakkak ki, mallarınız ve evlatlarınız bir imtihan vesilesidir.” (Teğabun/15)

Ey iman edenler! Eşlerinizden ve evlatlarınızdan size düşman olanlar da çıkabilir.” (Teğabun/14)

Bazı kadınlar zinetler elde etmek için eşlerinden çokça mal toplamalarını isteyebilir. Bu ise onları, eşlerinin helak olmasının temel nedeni olmalarına ve eşleriyle birlikte ateşe girmelerine yol açabilir.

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz: Ebu Leheb’in güç ve izzet adına sahip olduğu malı ve evlatlarının ona hiçbir faydası dokunmamıştır. Kur’an’daki Ebu Leheb zihniyetli kimselerin itirafları buna örnektir. Bir ayette şöyle buyrulur:

Onca servetim bana hiçbir fayda sağlamadı. Olanca güç ve iktidarım yok olup gitti.” (Hakka/28-29)

Büyük bir hırsla elde ettiği şeyler, mala ve ailesine olan sevgisinden kaynaklanan ihaneti; Allah’ın kudreti karşısında ona hiçbir fayda sağlamadı. Daha sonra da öğreneceğin gibi bu yorum, ayetle; kendisinden bir sonra gelen ayet arasında anlam bağı kurmaktadır.

Buraya kadar ki bölümde ilk iki ayetin yorumuna yer verdik. Değinmediğiz tek bir şey kaldı ki, oda Ebu Leheb’in ayette künyesiyle zikredilme nedenidir. Bu meseleye bir sonraki bölümde değineceğiz.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Üçüncü ayetin tefsiri, hesap günü verilecek olan ödül ve cezanın amele benziyor oluşunun beyanı…

Bilmelisin ki Allah, kutsal ev olarak isimlendirmiş olduğu mescidinin (Kâbe) saygınlığına gölge düşürenleri helak etmeyi karara bağlamıştır. Şu ayet bunun delilidir:

Bilin ki, hakkı inkâra şartlanmış olanlara, (başkalarını) Allah’ın yolundan çevirmeye, (keza) hem orada yaşayan, hem de dışarıdan gelen bütün insanlar için tayin ettiğimiz Mescid-i Haram’dan (alıkoymaya) çalışanlara ve (bile bile) haksızlık yaparak oranın saygınlığına gölge düşürmeye kalkışanlara (öte dünyada) çok can yakıcı bir azap tattıracağız.” (Hac/25)

Allah tarafından karara bağlanmış olan bu hüküm hala geçerliliğini korumaktadır. Maûn Suresi tefsirinde geçtiği üzere Allah, Kabe’nin yöneticiliğini hainlerin elinden almış ve zalim inkarcıların düzenlerini darmadağın etmiştir. Söz konusu kurala binaen Allah, bu hainin dünya hayatındaki helakını haber verdikten hemen sonra onun ahirette karşılaşacağı azabı haber vermiş ve şöyle buyurmuştur: “(Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak.” (Tebbet/3)

Bunun nedeni insanın, ahirette; yapmış olduklarına göre karşılık alacak olmasıdır. Bilakis o yaptıklarının tam karşılığını alacaktır. İnsan, ahirette; toprağa ne işlemişse onu hasat edecek ve her ne ekmişse onun meyvesini devşirecektir. Tıpkı Allah’ın şu ayetlerinde olduğu gibi:

Girin oraya (cehenneme)! İster azabına sabredin, ister etmeyin; artık hepsi bir… Siz, yalnızca yapmış olduğunuzun karşılığını görüyorsunuz.” (Tûr/16)

(O Gün) zalimlere: “(Hayatta iken) kazandıklarınızı (şimdi) tadın bakalım!” denilecektir.” Zümer/24

Eğer bu kural sana kabul edilebilir gibi geldiyse, Ebu Leheb’in dünya hayatındaki durumu ve surede sözü geçen ahirette alacağı karşılık üzerinde derinlemesine düşünmelisin. İşte o zaman onun, bu iki hali arasındaki ilişkiyi anlayacaksındır. Daha önce Ebu Leheb’in tuhaf, alev gibi ışık saçan bir yüze sahib olduğunu; bu yüzden de “Ebu Leheb” ismiyle lakablandığını öğrenmiştik. Bu lakabın daha yaygın olarak kullanılıyor oluşu, asıl ismi olan Abdul’uzzâ’nın yerine kullanılmasına neden olmuştur. Eğer akıllı biri olsaydı, nefsinin isteklerini yener ve saygınlığı elde etmek için onu; cömertlik, hilm sahibi olma ve insanlarla iyi geçinme gibi güzel hasletlerle süslerdi. Tıpkı Samûel’in dediği gibi:

وإن هو لم يحمل على النفس ضيمها     فليس  إلى حسن  الثناء  سبيل

Eğer yaptığı haksızlıkları kendisine nispet ediyor değilse

Ona güzel övgüler yağdırmaya mecal yoktur

Hansâ ise şöyle söylemiştir:

تهين النفوس وهون النفوس     عند  الشدائد  أبقى لهـا

Nefisler zillete düşer ve bu zillet felaketlerle karşılaşıldığında açıkça ortaya çıkar”

Allah, nefsin yüceliğini; zorluklar ve meşakkatlere tahammül etmesiyle ilişkilendirmiştir. İşte bu onun imtihanıdır. Ancak Ebu Leheb yanıp tutuşan inkârcı nefsini ıslah etmek istemedi. Aksine hırs, düşmanlık ve hased gibi şer ameller işleyerek onu fesada uğrattı. Sanki o nefsinin ateşini üflemiş ve yakıtını kullanarak onu tutuşturmuştur. Bu tahayyül edilemez bir durum değildir. Araplar ve Acemler, Ebu Leheb’in yaptığına benzer davranışları ateşe benzetmiştir. Bu hasletleri hissi, somut şeylere benzetmeleri mümkün değildi. Gördükleri olumsuz etkileri nedeniyle bu tür davranışları ateşe benzetmeleri gerekiyordu. Bu benzetmenin, çoğu aklın kolayca bilebileceği türden bir benzetme olduğunu öğrendik. Nitekim Kur’an’da da ödül ve ceza çoğu kez, bazı hakikatlere işaret etmek maksadıyla; bunlara karşılık gelen amellerle birlikte zikredilmektedir. Her kim bu üslup üzerinde derinlemesine düşünür ve dikkatlice incelerse basireti artar. Yine o kimse şehvetler ve olumsuzluklarının ateşe ve onun tutuşmasına benzer bir şey olduğunu anlar. Bunu bilmenin bize en büyük faydası ahirette alınacak karşılığın, yapılan ameller ve sonuçlarıyla eşdeğer olduğu gerçeğini yakini olarak öğrenmemizdir. Böylece Allah’ın mutlak adaletine iman eder, onun el-Hakku’l-Mubîn ismi hakkında ve onun hüküm vericilerin en hayırlısı olduğu ve zerre kadar zulmetmeyeceği hususunda daha fazla bilgi sahibi oluruz. Allah’ın şu sözünde olduğu gibi:

Allah insanlara zerre kadar bile haksızlık etmez. Ne var ki insanlar kendilerine zulüm ve haksızlık ederler.” (Yûnus/44)

Bu ayeti ahirette ki ödül ve cezanın amellere benzemesi açısından incelersek, daha önce bahsettiğimiz; surenin tefsiri, Ebu Leheb’in durumu ve bu ikisi arasında bulunan uyumu destekler nitelikte olduğunu görürüz. “(Öteki dünyada) şiddetle parlayan bir ateşe atılacak.” Ayeti, yaşanan bir gerçeklik olması hasebiyle, gerçekleşmesi kaçınılmaz olan bir olayı haber vermektedir.

1 Ferâhi’nin bu yazısı Nida Dergisi’nin 147. sayısında (Mayıs – Haziran) yayımlanmıştır.
2 Hindistanlı Âlim Hamîduddîn el-Ferâhî (1863–1930). Müellif Arapça yazdığı kitablarda kendisini Abdulhamid ismiyle tanıtmayı tercih etmiştir. Süleyman en-Nedvi’ye göre bunun nedeni, Hamiduddin isminin Arapçada övgü içeren bir lakap olmasıdır. Müellif tevazu gereği bu ismi kullanmayı tercih etmiştir. Müellif Urduca, Arapça, Farsça, İngilizce ve İbranice bilmektedir.

3 Müellif burada Nasr suresinin son inen sure oluşuna işaret etmektedir.

4 Hz. Peygamber’in amcasının adı, Abdul’uzzâ idi. Ama halk arasında, daha çok parlak yüzünde ifadesini bulan güzelliğinden dolayı Ebu Leheb (lafzen, “Alev sahibi”) lakabı ile tanınıyordu. Bk. Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, İşaret yay. İstanbul, 2000, s. 1320.

5 Bk. Kitab-ı Mukaddes/Daniel ve Yeremya sahifesi6 Müellif burada, Kabe’nin yöneticisi ve dini lideri olan Ebu Leheb’i; sahip olduğu statüsünün helak olmaktan kurtaramamış oluşunun, müşriklerin sapkın şefaat inancını nefyeden bir durum olduğuna işaret etmektedir.

7 Müsle: Vücudun çeşitli uzuvlarını kesip, işkenceyle öldürme.

8 Bütün sözler haber (bildirme) veya inşâ (dilek) şeklindedir. Haber: Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancıdır  diyebileceğimiz  sözlerdir. Mesela: “Ali evinde ikamet ediyor.” , “Muhammed, sefere çıktı.” Sözünde olduğu gibi. Haberin doğru olmasından maksat, onun gerçeğe uygun olmasıdır. Yalan olmasından maksat ise; onun gerçeğe uymamasıdır. İnşâ: Sözü söyleyene; o, bu sözünde doğrudur veya yalancıdır diyemeyeceğimiz sözlerdir. “Ey Muhammed sefere çık !” “Ey Ali ikâmet et!” gibi.9 [“Tâun” türü sivilce] Bu hastalıktan kurtulan çok azdır. Ebu Leheb’te bu hastalık sebebiyle ölmüştür. Bk. Halil bin Ahmed, Kitab-ul Ayn, عدس mad.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir